1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. 28 Şubat mazluma yapılmış darbe midir? Zalimin yaptığı darbe midir?
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

28 Şubat mazluma yapılmış darbe midir? Zalimin yaptığı darbe midir?

A+A-

       Zira biz o kadar dedik kimse inanmadı. Mazlum diye yedirmeye çalıştıklarının öyle mazlum olmadığını (ki durmadan mağdur edebiyatı yapmalarından belliydi, herkes olmadığı tarafından konuşur dururmuş, herkes eksik olduğu yerden büyüklenirmiş, birisi cümle içinde durmadan para diyorsa biliniz ki parayla ciddi bir münakaşası vardır ve büyük ihtimalle para hayatta hep eksik kaldığı tarafıdır, olmamış yanıdır, o sebeple para karşısında hep eksik kalır, 28 Şubat’a durmadan ‘üstümüzden bir darbe geçti’ diyenler aslında başka bir ‘olmamışlığını’ ve ‘eksikliğini’ ört bas etmek gayesindedirler, çünkü öyle olmamıştır işte; öyle de olmadı zaten, ha bir de şu da var tabi demokrasi yetmiyor bir de ultra-demokrasi diyorlar varın gerisini siz düşünün gayri) hatta mazlumdan ziyade mağrur ve zalim olduğunu yeniden okuyoruz.

            Nedim Şener ‘Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat’ adlı kitabında çok geniş ve detay barındıran bir bakış açısıyla bu konuyu çok leziz incelemiştir. Ben kitabın tekrarını etmeyeceğim, çok merak edenler, kitabı okuyabilirler. Ve fakat sanırım Nedim Şener fena halde bu yüzden 1 senedir (evet tam bir sene oldu dün 3 Mart günü tam bir sene oldu) hapiste. 28 Şubat’ı hep doğru okuyanların içerde olması acaba sadece bir tesadüf müdür?

            Ahmet Şık daha kitabı basılmadan kendisi basılıp hem kitabı hem kendisi derdest edilmiştir. Zira ileri demokrasilerde basılmamış kitapları devletin basması gibi bir lüzumluluk vardır, vallahi öyle, bir hayal etsenize; bütün matbaaların başında Tayyip Bey duracak, bu bomba değil, bu bomba, bu patlayabilir, bunun önsözü olmamış, bu kapak değiştirilsin buyuracak, olmaz mı? Derdest etmek, faşizmin tutuklama biçimidir. Derdest ne kadar “yakalama” manasında türemiş olsa da faşizmin elinde “yaka paça götürmek” manasında şekillenmiştir, belki Farsçanın bile bu kadar tahayyül gücü yoktu. Ama iktidarların her zaman vardır. Zira Ahmet Şık Abimizde 28 Şubat’ta (ve hatta 12 Martta ve hatta 12 Eylül’de) Ilımlı-İslam modelinin mazlum değil zalimin yanında, hatta olabildiğince şakşakçısı olduğunu 28 Şubat’ın ve tankların kendi üzerlerinden değil, kendi üzerlerini tanklardan geriye çekerek ve 28 Şubat darbesini derdest ederek içinden “2. 28 Şubat’ı” yarattıklarını anlatmıştır. Ve fakat yine fena halde sanırım ki Ahmet Şık Abimizde 1 senedir (evet tam bir sene oldu dün 3 Mart günü tam bir sene oldu) hapiste.  28 Şubat’ı hep doğru okuyanların içerde olması acaba bir tesadüf müdür?

            Nuray Mert, 28 Şubat sürecinde ne kadar ‘mert’ ve ‘dürüst’ olduğunu göstermesine rağmen, bugünkü başkan kendisini ‘namert’ olarak suçlamıştır, çünkü Nuray’da 28 Şubat’ta faşist olanın karşısına dikilmiştir. O günlerde İslamcı basında alkışlanan Nuray Mert’in şimdi yuhalanması mazlumun zalim olduğunun ve zalimin mazlum rolü oynadığının açık göstergesidir. Nedim Şener, Fettullahçı örgütlenmenin en büyük başarısının, o dönem iktidarda kim varsa onlardanmış gibi yapmanın ustası olduklarını ve fakat o esna benzemeye çalıştıkları ya da benzedikleri erkin içine sızarak (Sızıntı bir dergi adları olmasından başka şey ifade ediyor olabilir mi) at izi ile it izini birbirine karıştırarak (Haksızlık etmeyelim bu tabir Nedim Abimiz kadar Ahmet Abimizindir de) şizofrenik bir durum ve kargaşa yaratarak istedikleri noktalara gövdelerini yerleştirmeleridir. Bir sabah bir uyanırsınız, kendinizi bile tanıyamazsınız. Ahmet Şık’tan Nedim Şener’den Ergenekoncu yaratmanın (ilahi bir kudret olduğu kesindir) başka izahı yoktur, zira istihbarat demek sen ne kadar erk sahibi olursan ol, senin hikâyeni ben yazıyorum demektir, şimdi bir sabah, bir ülke uyandı, onlardan olmayan herkes kendisini değil kendisiyle beraber etrafında olan ne kadar kimse var kimseyi tanımıyor hale geldi.  Çünkü bu şizofrenik durum ya da kargaşa psikolojisi şudur, artık benden önce ve sonra diye yeni bir tarih yazıyorum, öncesi ve sonrası yok, bütün lügat yeniden yazılacaktır ve mesela demokrasi kelimesinin karşısında sadece ‘ben’ olacağım. Bu yolları (duble duble dedikçe onlar insanın rakıyı sevesi geliyor) bu tokileri, bu binaları, bu ekonomiyi, bu ormanları, bu uçakları, ve bu yeri ve bu göğü ve altındakileri ve üstündekileri hep ‘ben’ yarattım. Bundan böyle ‘benden önce’ konuşan herkes demokrasi düşmanıdır, tez kellesi alına! O yüzden 4+4+4, o yüzden Kürt Meselesi varsa biz çözeriz, o yüzden KKTC’yi tanıtırız, o yüzden yoksulluk da yok işsizlik de yok, o yüzden Nuray Mert ‘yazı yazmama tatilinde’ (öyle deme ileri çok ileri) o yüzden Ece Temelkuran kovuldu, istihbaratla tahribat ettikleri ve değiştirdikleri ‘kendimizi’ şimdi ‘eğitim ve öğretim’ yoluyla toptan insan zihinlerinden silmeye yok etmeye çalışıyorlar. Korkunç bir faşizmin ürünü! Korkunç bir planın parçası! Ve elbette bunu ‘hiç kimsenin’ “tek başına yapma” yetkisi yoktu.        

            Darbeleri doğru okuyamama sorunu ya da okutmama sorunu bu ülkenin Eğitim Sorunudur, ve şimdi belli ki iktidar önümüzdeki maçlarda sahaya doğru dizilmek için daha defansif oyun tarzından artık daha ofansif bir oyun tarzına geçerek 4+4+4 sistemine geçmektedir. Artık belli ki değil okuyamama gözlerine de perde indirme niyetindeler bu halkın. Bu oyun tarzının yaratıcısı ve teknik direktörü 1952 yılından beri hiç değişmemiştir, zira TC bir ‘ekolun ülkesidir’, bakın Başkanlar durmadan değişir, Menderes, Demirel, Özal, Çiller, Tayyip ve fakat teknik direktör ve oyun tarzı asla değişmez, teknik direktörümüz Amerika’dır. Hâlihazırda kadrolarında Hakan Şükür varken, 4+4+4 sisteminde gol yollarında başarılı olacakları aşikârdır ama dikkat etsinler Hakan Şükür kaleciyle karşı karşıya kaldığında golleri neden kaçırdığını ‘O esna golden o kadar emin oluyorum ki, daha topa vurmadan hangi tribüne koşacağımı düşünüyorum. Ondan dolayı golleri kaçırıyorum’ diye söylemiştir, dert ettiğin şeye bak Hakan Şükür; 60 küsur senedir bütün başkanların teknik direktörlerinin buyurduğu golü ‘bizim çocuklar başardı’ diyerek tribünlere heyecanla anlatmıştır, daha gol olmadan hangi tribüne koşup ‘milli kahraman’ ve ‘dünya lideri’ olduğunu kafasından geçirmiştir, golü kalemize hep Amerika atmıştır, hep bizim başkanlar kaybetmiştir ama olsun, biz golden çok eminiz Hakan Şükür, öyle olmasa 12 Eylül’ü bize ‘Atatürkçülük elden gidiyordu’ diye satar mıydı o dönemin başkanı, 28 Şubat’ı da  ‘üstümüzden tanklarla geçtiler, demokrasiyi ezdiler, biz size geri getirdik’ diye satar mıydı bugünün başkanı, o esna golden o kadar emin olacaksın ki Hakan Şükür, daha vurmadan koşacağın tribünü düşüneceksin, gol olmasa da olur, maksat doğru okuyamasınlar, zaten o sevinme ve çıldırma anında kimse durup düzgün okuyamaz.

            Teknik direktör yoksa bile sahada bir takım olabilir. Ama teknik direktör yoksa o takımın sahada bir ‘taktiği’ yani ‘nasıl oynayacağı’ garanti yoktur. Büyük Şef, asla başkanlara dokunmaz, sadece bu ülkede değil, her yerde, ama takımı her zaman kendisi dizer, ve nasıl oynatmak isterse öyle oynatır.

            12 Eylül’e gelmeden önceki süreci birazcık okuyun, nasıl bir ‘taktik’ ve ‘oyun düzeni’ olduğunu anlarsınız. 28 Şubat’ın yarım kalmış bir 12 Eylül işi olduğunu 28 Şubat’ın birazcık gerisini (90’ların başını) okursanız anlarsınız. Zira 12 Mart ‘Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye’ diyenlerin desturu idi, sesleri kesildi, susturuldu, ama yetmedi, zira halkın zihni hala açıktı, o zaman bulanıklaştırmak lazımdı, ve açık zihnin ‘bitkisel hayata’ sokulması lazımdı. (Denklem: Bitkisel hayat: Apolitizm: Özal Kuşağı) 12 Eylül’ü hazırlayan sürecin takımı sahneye sokuldu, başkanlar el değiştirildi, ‘İnsan Zihni Engelleyici Faşist Darbe’ yapıldı. Ve ama yetmedi. Yerine 24 Ocak kararlarının uygulayıcısı ve İran gibi olmayacak bir Ilımlı Model lazımdı. Yani hem modern hem İslamcı. Yaşasın Özal! Zaten biz onu modernist-ilerici diye de satarız, sattılar da. Ama yetmedi. Şimdi insan zihinlerinin en tabandan –bir daha 12 Martlara dönmemek için, çünkü emperyalistler için 12 Mart’lar çok korkunçtur- yok edilmesi lazımdı, ona uygun bir tavan da bulunmalıydı, ama taban ile tavan rahatsız ettirilmemeliydi, yine ‘Atatürkçülük için kurtardık’ yalanbazlığı gibi (Zira buna inanan CHP’liler var aramızda ve solcu olduklarını iddia etmektedirler)  bir uydurma-takvim gerekliydi, nasıl ki Maraş’ta ‘nereden geldikleri ve çıktıkları belli olmayan kimseler’ ya da Konya’da darbeden sadece 1 hafta evvel “şeriat isterük” diye bağıranların kim olduğu ve nereden çıktığı belli olmayan kimseler’ olduğu gibi (ama aynı takımdan olduklarını söyleyebilirim) tabi bu örnekler uzayabilir ben az tutuyorum ama şöyle uzatayım hadi, Çorum, Fatsa, Sivas, Malatya, Hrant Dink, ve son Taksim’de Hopalı Katliamı’nın Anması’nın yeni bir ‘katliama yol açması temennileriyle kapanması’ tesadüf değildir. Şimdiki Ilımlı-Amerikancı-İslam Modeli (şimdi bunu Ortadoğu’ya da satmaya çalışıyorlar, her gün gazetelerde ‘Arap Baharı’ tandanslı yalan haberlerle zihni kurcalıyorlar, aslında Arap Coğrafyası’nda çok başka şeyler oluyor, ama okumasını bilenlere, ama okumasını bilmesinler diye yeni bir saha dizilişine geçiyor teknik direktör: 4+4+4)

12 Mart, Denizler 6. Filoyu denize dökerken Amerikan gemilerini ‘kıble’ yaparak namaz kılanların yavaş yavaş iktidar yürüyüşüne hazırlanması için ‘zihni açıkların’ katledilmesiydi; 12 Eylül, ‘zihin kapamak ve zihni karartanların iktidarı alması için bir ön-hazırlıktı’; 28 Şubat ‘bütün evvel-i zihinlerin derdest edilerek yeni bir zihinle bir ülkenin tarihinin yok edilmesinin başlangıç noktasıydı.’ Ne biçim bir tasarım, ben yazarken korktum, dilerim sen de okurken korkarsın!

Hatta Nedim Abi hani şu ‘tek başına yapma yetkisi olamaz’ hususunda “Fethullahçı örgütlenmenin CIA’nin sivil toplum örgütü mü olduğu” sorusunu soruyordu. Hem ‘zihin açıklığı’ hem de ‘okuyabilmek’ ki her okur biraz ‘sorgulayıcıdır’ da; ve fakat faşizmler sevmez; o yüzden güzeller güzeli Nedim Abim Ergenekoncu yaftasıyla yatar upuzun Silivri Cezaevi’nde…

            Hayır, neden anlatıyorum bunları. Başta da dedim, zira biz o kadar dedik kimse inanmadı. Belki şimdi bizatihi ‘içinden’ denildiği için tribünler şakşakçılığı keser de biraz ‘okumaya’ başlar. Geçenlerde Refah-Yol döneminin önemli isimlerinden Oğuzhan Asiltürk “Merve Kavakçı’nın yemin için TBMM’ye girmesi Erbakan ve benim bilgimin dışındaydı. Meclis’i yöneten Septioğlu ile anlaşmıştık. Kendisi ‘Başörtülü birinin yeminini engelletmem. Sizden istediğim tenha bir zamanda getirin’ dedi. Bir de baktık ki, Merve Hanım salona girmiş, nasıl girmiş bilmiyorum. Kavakçı’yı salona Ak Parti’yi kuracak isimler götürdü’ diyordu. Ve bu bahisteki Merve Kavakçı Bakanlar Kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı. 1999 yılında ABD’ye yerleşti. Halen Washington’da üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Ne dersiniz, nasıl okuyalım?

            Aynı günlerde yine gazetelerde bir haber daha vardı. Has Parti İstanbul İl Başkanı Mehmet Bekaroğlu (güzel adamdır vesselam, bazen ideolojiden önce sanırım ‘iyi insan’ ‘kötü insan’ meselesi hepsinden öncedir. Bekaroğlu güzel dinlenilirse, güzel adam olduğu ‘iyi insan hamurundan’ olduğu gayet net görülebilir) 28 Şubat sürecine ilişkin “AKP’de görev alan bazı isimlerin Fazilet Partisi’nin kapatılması için kulis yaptığını’ iddia ediyordu. Ve Bekaroğlu şöyle devam ediyordu: “AK Parti’nin 28 Şubat’ın ürünü olduğu tartışılıyor. Ürünü değil de sonucu demek gerekir. Ak Parti ile 28 Şubat’ın üç yönden bağlantısı var: 1) RP ve FP kapatılmasaydı AKP kurulamazdı. Nitekim şimdi AKP’nin önemli aktörleri olan bazı kişiler FP’nin kapatılması için kulis yaptı. 2) AKP 2001 krizinin üzerine oturdu. 2001 krizi 28 Şubat hükümleri dönemindeki soygun dolayısıyla çıktı. 3) AKP 28 Şubat’ı mümkün kılan anayasal ve yasal zemine dokunmuyor. Vesayet sisteminin kurumları aynen devam ediyor. Dönemin gazetelerine bakınız, FP kapatılma davasında şimdi AKP’li olan önemli isimlerin tavrı ilginçtir. Mesela; FP’yi AYM’de savunan Cemil Çiçek’in söyledikleri, ‘hasarlı araç’ benzetmesi…28 Şubat Dönemi devam ediliyor derken ne demek istediğim soruluyor. Şöyle; 61 anayasası ile kurulan ve 82’de tahkim edilen sistem duruyor. Bu sistemin tüm vesayet kurumları (AYM, MGK, YÖK, YAŞ…) duruyor, aynı şekilde tüm yasaları (siyasi partiler yasası, seçim yasaları, TBMM içtüzüğü, sendikalar yasası, TMK…) hepsi duruyor. 28 Şubat’ı mümkün kılan düzen aynen duruyor. 28 Şubat’ta MGK’da eğitim görülmüştü, önceki gün yine doğu ve güneydoğudaki öğretmenlerin durumu MGK’da görüşüldü…”

            Fettullah Gülen 12 Mart’ta ne dediyse, 12 Eylül’de de onu dedi. Ve 28 Şubat’ta da onu dedi. Çok merak eden açar, okur. (Okuyun, sorgu sahibi eder. Ha sonra devlet seni bir de ayrıca sorgu sahibi ediyor ama olsun, gene de okuyun) Ilımlı-Ilımsız Faşistlerin tamamı darbelere ne gözle baktılarsa öyle baktılar. Çünkü faşizmin su ayarı yok. Kendisine benzemeyen herkesi öldürür! Şimdi Zamangastesigillerin demokrasi havari kesilmesi olsa olsa tarihin bir kısmı yok edilmek istendiği için, herkesi evveliyatın olmadığı gibi bir algıyla kandırıp, yeni yazılan tarihlerinde demokrasinin mimarının kendilerinin olduğuna inandırma çabalarıdır.

Ey kardeşler, bunlar bütün darbelerde hep teknik direktörlerinin yanına oturdular. Bunlar ‘Halkın Lideri’ diye ‘Ortadoğu’nun Lideri’ diye ‘Dünya Lideri’ diye ancak okutmama sorunundan mütevellit okuyamama sorunu olanları kandırırlar. Bunların her yasaları, her demokrasi manevraları, attıkları özgürlük naraları da ancak budur, daha çok okumasınlar diye. Yoksa bu Amerikan gömlekli üniformalarını herkes maazallah görür. Bunlar Başkandırlar, büyük tribünlere oynarlar, tarih boyunca böyle olmuştur, her üç kişiden, her iki kişiden biri bunları tutar, büyük takımdırlar bunlar, ama bir kere bile ‘golü atmadan evvel’ insan gibi iç geçirerek ‘tribünlerini’ düşünmezler, bunlar daha golü atmadan (zira o kadar emindirler ki golden) hangi tribüne koşacaklarını düşündükleri için dışarı atarlar, yoksa bunların vurdukları goldür.

Güzel kardeşlerim, biliyorum, desem ki yanlış tribündesin ya da yanlış gole seviniyorsun anlamayacaksın, ama diyorum ki bu giydikleri forma ‘bizim formamız’ değildir, çünkü bunlar vurur gol olur gol olmaz sıkıntıları bu değil, bunlar ‘Bizim Çocuklar Başardı’ takımından, bilirler ki, teknik direktörleri bir şekilde bu maçı onlara aldırır (12 Mart–12 Eylül–28 Şubat öyle olmadı mı?) Bunlar tribünleri de düşünmezler, siz eliniz yırtılırcasına çünkü onları alkışlamak zorundasınız, sevmek zorundasınız, bakınız Tayyip Bey’e, kendisini seviyorsanız ‘ala demokrat’ sizsiniz ama eleştirirseniz ‘namert’ olursunuz, nasıl bir müsabaka aklıdır ben anlamıyorum, en azından sportmenliğe aykırıdır, ama alıştırmış teknik direktörleri ‘her maçı kazandırmaya’, bunlar ‘halkın tribününe’ koşmazlar kardeşlerim, gol olursa hangi tribüne koşayım diye fiyaka peşindedirler, sen alkışlayacaksın, sen yalnız alkışlayacaksın, çok seveceksin onları, sahadaki oyunu, takımı, dizilişi, kazanma biçimini falan sorgulamayacaksın, bunların attığı ‘gol’ ‘böyle gol’ kardeşlerim, her gole de sevinmeyin!

            Bir daha, bir daha okumak gerekir tarihi. Okumak, sorgulamaktır. Bu yüzdendir ki egemenler okuyanları sorgu odalarından bu kadar çok geçirirler. Evet, sen, yani öyle çok umursamayan, haber kanalları falan, spor kanalları falan, gazeteler falan, yani Kürt dendiğinde Ermeni dendiğinde Kıbrıs dendiğinde aşağı yukarı ‘okutulmuş-üfletilmiş’ üç-beş cümleden ibaret olsan, evet sen, can sıkıntının yalnızlığından daha büyük olduğu için kendin dahil yanındaki herkesten sıkılmayı yaşamak diye düşünen (bunda senin suçun yok bu bir projenin eseriydi, sen de bir esersin, zaten gençlik hep birilerinin eseridir, çünkü yalnız başına bırakılırsa ne olacağı belli değildir.) ve başka yaşamakları başka hayatlara bir kez bile dokundurmadığın için ‘empati’ sözcüğünü hiç duymadığın, ve hatta devlet derslerinde bazı kelimelerin adlarının bile değiştirildiği yahut hiç öğretilmediği sen; yani sen, hiç okumadığın için bugün Tayyip Bey Oğuz Atay’ın bir cümlesini ‘bir amaca hizmet etsin diye araç yapar’ ve evet sen eğer okusaydın, bugün Oğuz Atay iktidarda olacaktı Oğuz Atay’ın cümlesini ‘araç yapanlar değil’, mutlu musun şimdi bilmiyorum, ama şunu biliyorum fena halde mutsuzsun, çünkü sadece iyiler mutlu olurlar, gerçek iyi olanlar, onlar için kötü bir son, erken bir son, hatta amaç ettiği şey için (bazen bir ağacın gövdesinin büyüdüğünü seyretmek kadar basit) kötü ancak araç olabilir, amaç iyidir çünkü ve iyi çok fazla iyi olmayı da düşünmeyendir, evet, sen, senden, senin yüzünden yani…

Niye sorgulayanlar hep içerde?

            Neden okutmak istemezler tarihi, sorgulanması gerektiği için mi?

            Tanksız-topsuz faşizm olmaz mı?

            En büyük faşizm insan zihninin şavksız bırakılması değil midir?

            Birilerinin senin yerine düşünüyor olacağı bir dünya korkunç değil midir?

            Bana sorarsan da “Emperyalizm bin yıl sürecektir” ve adları değiştirilerek ’28 Şubat’ ya da ’12 Eylül’ yapılarak…

            O ki, sen hep sevindiğin halde, ve temsili senin seçtiğin ve kazanan başkanın olduğu halde, sen hep yenilen tribünde olacaksın, ne çelişkisel-büyük yalnızlık değil mi, ama öyle. Emperyalizm, budur kardeşim…

            Ama işte öyle olsun diye, okutmuyorlar seni, Kürt Sorunu, Kıbrıs Sorunu, Ermeni Sorunu, Irkçılık Sorunu, Kadın Sorunu, Çocuk Hakları Sorunu vs bence en büyük sorun bu; yenidünyanın yeni modeli; doğru okuyamama ve okutmamama sorunu, zira hayal ediniz, böyle ‘engelli beyinlerde’ bu sorunlar ‘Bin Yıl’ okutulsa, düşünülse, bişeyler söylense, ortaya çıkacak olan nedir? Ne olur ki bu tribünle bu kavramları tartışıp dursan? Hiiiç. Gol oluyor mu? Oluyor. Seviniyor musun? Evet. Maçı kim kazanıyor? Teknik direktör. Haydi maç bitti, evlerinize!

Bir kere daha okumak ve okutmak lazım: 28 Şubat mazluma yapılmış darbe midir yoksa zalimin yaptığı darbe midir?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.