1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Açıklıyorum: Afrika Gazetesi’ni ben kurşunladım!
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Açıklıyorum: Afrika Gazetesi’ni ben kurşunladım!

A+A-


-Nazar değmesin diye yazıya bir miktar kurşun dökülmüştür-


Yalnız kurşunladım fakat yalnızca kurşunlamadım aynı zamanda kendi kendimin azmettiricisi de oldum. Ben bu aralar çok oldum, baktım gazete de çok oluyor, o esna içimizden kuvvetli bir istisna delisi çıkıp dedi ki; yazıyla olacak şey değil, kendimizi kurşunlayalım (mı) ne endamlı fikir lan dedik, bu paragraf lan diyen sadece benim, zaten ben lan dediğim için kurşunlama görevi de bana verildi. Kimsenin suçu yoktur, kendi kendimin azmettiricisiyim, Şener Levent’in yazıları kanıma dokundu, kanım bana ne zaman dokunsa cebime silah da dokundururum ben, gidip gazeteme dokundurayım dedim, içli okkalı bir de mektup döşeyerek dayandım kapısına. Anlatacağım durun, tam olarak böyle de olmadı aslında.
   
Faize mektubun ana hatlarını bana verdi. ‘Bunun hatlarını bir hattat gibi al geri kalanı postudur o postundan da mektup çıkar’ dedi. Önce ürktüm, sonra ürkmem ama önce ürkerim, birden o ürkme arası bir yerde Şener Abi aradı ‘Biz gazetede olacağız, o esna mektubu bırak, içinden geldiği kadar kurşun kapıya sık’ dedi, ‘Sık mı’ dedim, ‘Sık’ dedi, ‘Sıktır’ dedim, kapattık. Telaşlıydım. Telaş ile ürkünç arası bir yerde Ali Osman Abi aradı; ‘Silahı Ercan’a bırak’ dedi. ‘Ercan kim lan’ dedim, ‘Çok lan diyorsun yeter lan’ dedi Ali Osman Abi. ‘Pardon Abi’ dedim. ‘Ercan diye bir tanışıklı dövüştüğüm insan yok da ondan’ dedim, ‘Havaalanı lan’ dedi, ‘Havaalanı’. ‘Sen de lan diyorsun Abi dedim demek lan demekle değil seçilmiş insan olmam, kaç gibi geleyim kurşunlayım’ dedim, ‘Bütün gün gazetedeyiz ne zaman istersen gel kurşunla’ dedi. Telefonu kapattım. Olayın bir ‘lan hadisesi’ olmadığını o akşam anlayacaktım.

İşin içinde derin bir parmağın ovalayarak eşelediği ve hem ovalananın hem de ovalatanın bu ovalanmaktan orgazmın sınırlarını zorladığı görülüyordu. Neden ben, neden biz, niye kendi gazetemizi kurşunluyoruz demeye kalmadı ki telefonum acı-acı çalmaya başladı. Açtım. Karanlık bir ses bozkırın ortasında kalmış rüzgâr fısıltısı gibi konuşuyordu. Ürküşüm, telaşım yanına bir de korkum bindi, üçü de bozkırda dörtnala koşmaya başladılar, at tamam silah da tamam avrat nerede lan diyecektim ki, karanlık ses konuşmaya başladı: ‘Siz teşkilatın adamlarısınız. Sen de artık, bu eylemden sonra, teşkilatın bünyesindesin’ dedi. Gık dediysem yetmiş tane arap üstümden Türkçe alt yazılı geçsin. Ki demedim. Yutkundum, baktım olmadı, gene yutkundum, dedim ki ‘Nasıl?’. Ses birden gıcıklaştı ‘Ne nasıl lan’ dedi. ‘Lan dediniz dedim’. ‘Ne diyorsun lan’ dedim. ‘Siktir et’ dedim. ‘Doğru konuş lan’ dedi. ‘Mevzudan kayıyoruz sanki’ dedim. ‘Sana buradan bir kayarım’ dedi. Sustum. ‘Gerekli bilgiyi ve detayı Şener Beyden alacaksınız’ dedi. Yutkunarak cümleye katılmayı yeğledim. ‘Aramıza hoş geldin’ dedi. Çat kapattı. Çat gene telefon çaldı. Çata pata kurşun yağmuru gibi durmuyordu telefonum. Beni arayan gene Faize’ydi. ‘Kendini iyi azmettir’ dedi. ‘Neye’ dedim. ‘Azme’ dedi. ‘Azme kim’ dedim ‘Ercan’ın sevgilisi mi?’ ‘Ne diyorsun lan’ dedi. ‘Sen de lan diyorsun’ dedim. ‘Lan’ın teşkilatta bir anlamı mı var’ dedim. ‘Dinle lan’ dedi. ‘Azimle kurşunlarsan kapıyı da delersin, azimle del’ dedi. ‘Tamam’ dedim, hiç de anlamamama rağmen. ‘Biz her şeyi ayarladık’ dedi. ‘Olay sonrası da bütün her şey planlı programlı’ dedi. ‘İyi’ dedim. ‘Kapat o zaman. Kendimi azmettireceğim daha.’ Kapattık. Sabaha kadar kendimi azmet-azmet öyle bir heyecana geldim ki, nasıl gitmişim, nasıl kurşunlamışım, nasıl eve geri dönmüşüm, hatırlamıyorum. Ama olaylar tam olarak böyle gelişti, arz ediyorum lakin belli bir talebimiz yoktur, her şeyi teşkilatın birliği, bütünlüğü ve bekası için yaptım. (pişman değilim fakat gene olsa gene yaparım)
   
Çünkü bazı aklı kadar aynı zamanda kalpleri de kıt olan insanlar için muazzam bir cahillik sınırındayız. Okumaktan yazmaktan geçmeyen insanlar için, yalnızca okuduğunu anlamak yetmez, sorgulamanın ve merak etmenin ve neden sorusunu sormanın da çok uzağındayız. Algının tecavüze uğratılarak boş olan zihinlerin de pusla doldurularak adına zihin denildiği bu yerde, cahile cahilsin diyememekteyiz. Çünkü cahile cahilsin demek, bilginin kazandığı değil, bilginin kırıntı edildiği bu denizde, bu sular kurusun diye, durmadan pompalanıyor, durmadan cahil kalsın diye uğraşılıyor. Cahili yenmek daha zordur dostlar, egemenler o kadar cahil değil; onlar kendi tuzakları için bir sürü cahil yaratırlar, onlardan iş, onlardan işsiz, onlardan patron, onlardan gazete, onlardan köşe yazarı, onlardan seçmen yaparlar, çünkü başka türlüsüyle yapamazlar. Cahile cahilsin diyememek neyse de cahilin yürüdüğü yerden ilerlenecek bir yol diye demokrasi, siyaset, sanat, kültür, edebiyat, fikir bekliyor olmamız en içler acısı, en kötüsü. Bu algının tecavüzü çok önemli bir hadise, zira sorgulamayan insanlar için, boş bir teneke kutusundan ve onun çıkaracağı sesten farksızdır insan zihni.
Zihnin en çok yanılsamasını sağlayacak araç da gözdür. Gözümüzü kandırıyorlar, gözümüze saldırıyorlar, gözümüzün içine kadar yalan pompalıyorlar ve buna inandırdıktan sonra sıra algıda yaptıklarını yanılgıyı (yani yalan olduğunu bildiğin halde öyle değildir diyemediğin, yapamadığın şu ‘yazık hal’i insanın’) gerçekmiş gibi, hatta bir müddet sonra ‘doğru’ ve ‘olağan’ gibi bu zihinlere satıyorlar. Bakınız, bir örnekle izah edeyim, Başbakan’a soruyorlar işte Japonya’da böyle böyle oldu koca teknoloji devi bile nükleer ile baş edemiyor, Mersin Akkuyu’da yapılacak olan nükleer santrali bir daha değerlendirecek misiniz’ diyorlar. Verdiği yanıt, hem algının hem de zihnin tecavüzüdür; çünkü yaratılan algı da AKP hükümeti ‘ileri demokrasinin’ ‘doğrunun’ ‘hakkın’ ‘adaletin’ bekçisidir, yoksa bir insan evladı şuna ‘neden’ diye sormaz mı? ‘Evinize tüp almıyor musunuz’ dedi TC Başbakan’ı. ‘O tüpün patlama tehlikesi yok mu’ dedi. Peki, soruyorum, o tüpün patlamasıyla o nükleer santralin patlaması aynı şey midir? Hiç mi televizyon izlemiyorsun, internete bakmıyorsun, etkilerini görüp bunu 12 kg Aygaz şişman tüpüyle bir tutabilir mi insan? Bu nasıl bir zihnin ifadesidir, kimse buna ‘ne diyorsun’ diyemez mi?

Bazı dostlar, Afrika’da yazmaya başladığımdan beri soruyor ‘neden yazıyorsun yazma o gazetede’ diye, artık cevap veriyorum ki cahilliğiniz yeter artık. Siz, akıl mı arıyorsunuz, insanca bir şey mi arıyorsunuz, ülke mi seviyorsunuz memleket mi kurtaracaksınız, siktir edin, neden inanıyorsunuz onların uydurduğu yalanlara. Ankara sana küfretti, anana sövdü, sana sövdü, önce eylem yapıyorsun sonra gidip benim paramı yiyorsun, ahlaksızsın, utanmazsın, dedi, sen ne dedin! Onurun insan olman için bir şey değilse, yani sen sonunda bir şey edemedin diye, bir şey edene neden kızıyorsun!

Sen korktun belki, diyemedin, belki de ta başından beri kandırdın ve onlarla kol kolaydın, yani çok konuşuyordun çok yalanın görünmesin diye, başkasına neden saldırıyorsun, herkes sana benzeyecek değil ya! Algı dediğin fikir bulanıklığı eder bütün bilgisizliklerde, bilgiyi neden sevmiyorsun da algıya inanıyorsun, çok mu zekisin, bir tek sen biliyorsun da biz mi bilmiyoruz, komplo arama, gerçek çoğu zaman en hakiki halindedir, ey dostlar Ankara’ya ne yaptın, ne diyebildin, çocukların için, dedelerin için! Yaseminciler, KTÖS, Barakacılar dışında siz kimin parmağı, hatta şıklattığı parmağısınız ki otur deyince oturuyor kalk deyince kalkıyorsunuz? Sonra da ‘OTURMAYACAĞIZ’ diyene ‘YAFTA’ yapıştırıyorsunuz! Hepinizi gördüm işte, onların uydurduğu yalana inandığınız için, 2 Mart Mitingi'nde tek sıra halinde, hazır olda yürüyerek kutladınız ‘Toplumsal Varoluş Mitingini!’ Sizin toplumsal sorununuz var, sosyolojik olarak yardıma ihtiyacınız var; sizin Varoluş probleminiz var, daha az şükran ve daha az itaat etmeniz gerek, ne oldu, siyaset yalanı unutturma yarışı mıdır, hıı? 

Neden mi Afrika’da yazıyorum; Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce destek vereceği adayı yerden yere vurduktan sonra artık hangi vurgunu on ikiden vuracaksa birden Cumhurbaşkanı olarak onu desteklediği için. Unutmadık o seçimlerde, Valide Sultan ile el ele kol kola meydanlarda dolaştığınızı. Neden mi? Yalanın da üslubu kalmadığı için, döndürdüğünüz yalanların artık izahı kalmadığı için. Partisi ‘Toplumsal Varoluş Mitinginde’ (bu Toplumsal Varoluş Mitingini yazmayı çok seviyorum, özellikle Toplumsal ve Varoluş, size de ironik gelmiyor mu, benim meydana bakınca, bazılarını ayırdığımda, 2 Mart günü, çok gülmek geldi. Sizin sokağa gelmedi mi? Yok gelmez. Sizin sokak, çıkmaz sokak.) Ankara’ya ve AKP hükümetine şirin görünsün diye ‘bayrak’ istediği için Afrika’da yazıyorum. Zamanında ‘sol gibi düzen’ ‘hak gibi düzen’ ‘emek en yüce değerdir’ diye dümene gelenlerin, sırf tarihten öç alsın diye, onlara benzeyerek ve giderek dümenine göre siyaset yaptığı için yazıyorum. Dün söylediğinizi bugün inkâr etmeyi marifet saydığınız için. Çünkü bunu yazacak adam gibi başka yer yok biliyor musunuz? Neden mi yazıyorum, çünkü efendi gibi biriniz çıkıp, Ankara elini yakamızdan çek, diyemediğiniz için. Neyse, siz daha iyi biliyorsunuz dönen dümenleri! Sizin dümeni buralarda bir tek Afrika kırmaya çalışıyor da ondan salya döken öfkeniz…

Çünkü sizin yalanlarınız, parsel parsel bölünmüş, gazete olmuş, köşe yazarı olmuş, fikirsizlik içinde bir tartışma, çoğu zaman ne dediğini kendi bile anlamayan yazılarla bu halkı uyuttuğunuz için yazıyorum. O gazeteden başka gazeteye ‘transfer ücretle’ geçip ‘başyazarlığı’ ‘başyalancılıkla’ karıştıranları gördüğüm için yazıyorum. Manşetlerinde ‘sol’ gibi kıvırıp içeriğinde durmadan aynı yere bal sürenlerin bu ülkede gazeteci, bu ülkede köşe yazarı, bu ülkede her sabah insanların zihinlerine ‘yarattıkları algıyla tecavüz etmelerinden’ rahatsız olduğum için yazıyorum.
   
Bir gazete, çok komik, adı kendisinde algıda tetikçiliktir, yazık, artık ülkemde gazeteciler birilerinin ekmeğine yağ sürüp şirin görünmek için, isim de veriyorlar aleni. Tetikçilik bir gazetecilik öğretisi midir? O zaman aleni tartışacağız güzel kardeşim, algıda tetikçilik bir gazetecilik değildir ve şimdi başlıyoruz. Mağusa Gümrüğü'nde bir devlet memurunun ‘Başbakana ve Cumhurbaşkanına hakaret ettiğini duyduğunuzu ve bunun için bir işlem yapılıp yapılmayacağını’ soruyorsunuz. Ey algıda tetikçi gazeteci, küçücük bir soru, senin Başbakanına, milyonların önünde, canlı yayında ‘kaç para maaş alıyorsun’ diye soranları şikâyet edebilir misin? Onlar için de müfettiş görevlendirebilir misin? Senin Cumhurbaşkanına, çok değil, geçen yaz, uçakta hakarette bulunan ‘saçları favorim olan sarı saçlı deyyusa’ da bir şikâyette bulunup müfettişleri göreve çağıracak mısın? Mesela halkına ‘Rumcu’ ‘Besleme’ ‘Tembel’ vb hakaretlerde bulunanlar için de ‘onurlu bir insan gibi’ ‘gözün yiyorsa’ ‘aklın yetiyorsa’ ‘vicdanın varsa’ sorabilecek misin? Orada bir tane memura tetikçilik yaparak gazetecilik yaptığını sanmak hüner değil, efendi, çok Başbakanını düşünüyorsan, seviyorsan, hakkını arayacaksan, Ankara’da, AKP Binasında oturuyor, bir tek satır ona da şikâyette bulun, yer mi? (yemez)
   
İşte yemeyince ve bütün bu yiyemeyiciler aynı teraneyi döndürüp duruyorlar. Efendim, öyledir. Afrika’nın son elemanı benim. YİE olarak geldim, umarım üstlerimi sevindirip basamakları birer ikişer atlayarak terfi de edeceğim. (YİE ne mi, araştır bul, Gogıl amca var artık kitap almasak da olur, okumak zaten çok pahalı hadise aynı zamanda faydası yok. Bkz: KPSS 2010) Sizin buruşuk zihin (çünkü uzun zamandır açıp sayfalarını okumuyorsunuz, öyle duruyor,) bundan memnun olacaksa, öyledir efendim. Fakat hani belki bir yerlerinize incinerek dokunur diye bir şey söyleyeyim. Aslında önce Arat Dink’in, Ahmet Şık’ın cezaevinden yazdığı mektuba verdiği yanıtın çok kısa bir yerini yazacağım, sonra da ekleyeceğim. Ahmet Şık sormuş mektubunun bir yerinde "Bir daha görüştüğümüzde bana tıpkı baban gibi sarılacak mısın yine? Çünkü babanı katleden ırkçı faşist zihniyetin üyesiymişim?" diyorsun. Arat Dink dünyanın en güzel yanıtını veriyor: “Devletten mi öğrendik ki düşmanlarımızın adını, dostu da ondan soralım. Dostumuzu da düşmanımızı da insan gözümüzle, sözümüzle, tenimizle tanıdık. İlk kez de kara çalınmıyor bir sevdiğimize, o dillerin kirliliğini en iyi biz biliriz, en iyi sen bilirsin.” Sözümüz birdir bizim, ve çoğu kere sözümüz yüzümüzü görmese de dokunur birbirine ve biz tanırız dostu daha başlayan ilk cümlesinin noktayla buluştuğu yere kadar.

Neden mi Afrika’da yazıyorum. Canım kardeşim; birkaçının yüzünü gördüm, birkaç saat konuştuk o kadar, gerisi hiç bilmem, hiç de tanımam, ama öyle sıkı fıkı, öyle omuz kardeş, öyle yan yana, öyle biriz ki. Mesela çok tanımadım ama Ali Osman Abi’nin yazıları çok bildiğim birini hatırlatıyor bana hep. Ya da Faize ne zaman bizim oralarla ilgili bir şiir yazsa, ben düşüyorum içine, bir sözcüğün içine, yani bir insanın içine…

Ama onlar anlamazlar. Çünkü onlar Arat’ın babasını da anlamadılar. Çünkü onlar durmadan birilerini anlamayıp, bizim de anladığımızı bize unutturmak için, kendi yalanlarına yer arıyorlar. Bütün anladıklarımızı öteleyip kendi anladıklarını koyuyorlar yerine. Çünkü değiştirmek istedikleri bir ülke, bir şehir, bir ev, bir insan değil yalnızca. Değiştirmek istedikleri, ötelemek istedikleri bir zihin, bir algı, bir fikir, bir düşünce...
     
Hrant Dink sokak ortasında kurşunlandığında devlet cinayeti çok öncesinden biliyordu. O yüzdendir ki, Hrant değil, devlet Şişli’de Agos gazetesinin önünde upuzun yatıyor. Ve ne kötü ki bu resimde devletin ayakkabısının altı deliktir. Ben burada bütün cinayetin nasıl geliştiğini, nasıl olduğunu anlatmayacağım, merak edenler, şimdi Ergenekon üyeliğinden Silivri’ye tıkılan Nedim Şener’in ‘Kanlı Cuma Hrant’ın kalemini kim kırdı’ kitabını okuyabilir, hem neden içerde olduğunu hem de cinayetin bağıra çağıra gündüz vakti yol ortasında nasıl işlendiğini görürler.

Ben hem Afrika gazetesinin kurşunlanmasından sonra, ‘kendi kendilerini kurşunladılar’ diyenlerin, hem de ‘neden Afrika’da yazıyorsun, yazma artık’ diyenlerin, hem de çeşitli ebatlarda ve suçlarda gazeteye atfedilen ithamlara bir nebze tutuşsun diye Arat Dink’in Agos gazetesinde yazdığı bir yazının bir kısmını paylaşarak bitireceğim. Malum konu AİHM’e gittikten sonra devletten savunma istenir ve devlet savunmasında kısaca özetlersek Hrant Dink’in ‘halkı kışkırtacak yazılar yazdığı’ ve bu sebepten dolayı da ‘öldürüldüğünü’ savunmasına ekler. Arat Dink’in verdiği yanıtı, herkese havale ediyorum, neden diye sorgulaması gerektiği yeri değil de kendisine pompalanan ‘yalanı’ algısına ‘gerçek’ diye koyan ‘zihinlerin’ hepsine havale ediyorum.
   
(…)Savunmada aynı terane bolca döndürülüyor yine: “Koruma istememiş”miş. Siz dalga geçmeye devam edin. Tehditçisine “beni koru” demek babamızın meşrebine uygun değildir. Lafı dolandırmayalım, bu ülkede söz konusu kuvvetler halka hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Onlar kendine ayrıdır. “Devlet” diyorsak, “devlet” ne demekse onu söylüyoruz. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı alın, bunlara bir de “devlet güdümlü medya” ve “devlet güdümlü sivil toplum kuruluşları”nı ekleyin, bütün bunları alıp boynumuza beşi bir yerde yapan egemen ideolojiyi de unutmayın. Devlet budur. Katil de budur. Şimdi bunların cinayette tek tek nasıl sorumlulukları olduğunu anlatamayacağım. Hâlâ anlaşılmamış bir şey kalmışsa, uygun bir vakit madde madde anlatırız.

Diyorlar ki “Devlet deme”, yok “bir kısım de”, yok “derin de”. O kısmı neyse çıkar ortaya, sen söyle. O kısım tamamen ortaya çıkmadıkça bunun adı “devlet”tir.
Diyorlar ki “Devlete katil deme”, “dedirtmem”. “Ben devletim” diyen katilleri çıkar ortaya, onlara “sen devlet değilsin” de önce, sonra beni tashih edersin.

Rahip Santoro cinayetine bakıyoruz, öldürüldüğü güne kadar devletin emniyet teşkilatı “pontusçuluk”tan dinlemeye almış. Malatya’daki “misyoner cinayetleri”ne bakıyorsun, dava dosyasının yarısı maktuller hakkında devletin topladığı bilgilere ayrılmış. Babam hakkında fişler tutulmuş. Bunları bilmek için bu belgelere ihtiyacımız var mıydı? Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar bu devletin güvenlik konsepti içinde birer tehdit kaynağı olarak ele alınmıyor mu? Geçmişe dönüp faili sözde meçhul cinayetlerin bütün kurbanlarına bakalım mı, ortak noktaları ne diye? Kürtlere yapılanlara bakalım mı? Yoksa birilerinin hidayete erip “devlet itirafçısı” olmalarını mı bekleyelim?

Bize tek araç “söz” kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki “Devlete katil deme”. Olur. Seri Katil.”
   
    Siz bilmezsiniz, böyledir bizim söz’ü’müz!
    Bizi ‘birer ikişer’ alabilirsiniz ama ‘söz’ü’müz’ü’ asla, asla alamayacaksınız!
    Çünkü biz ‘eksilsek’ de ‘söz’ü’müz çoğalacaktır, çoğalacaktır!

17 Mart 2010
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.