1. YAZARLAR

  2. Levent Özadam

  3. Ağlamaktan korkma gözüm…
Levent Özadam

Levent Özadam

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Ağlamaktan korkma gözüm…

A+A-

Gözyaşım... Dizeler güzeli dedim sana inci inci ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi… Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın hem canımı verdiğimsin uzak yakın… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni… Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni. 

Gözyaşım,
Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken, zamanından geriye düşmüş acılar için, manada biçimleri yitiren sancılar için, aynalarda eriyen sırlardan taşarak ucu kıyamete çıkan asırları aşarak gerçekten daha gerçek kelamlarda ve güzeller güzelinden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın...
Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı, gönülleri arıtır en kara kirinden. Mademki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.
Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri gözyaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya… Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya… Aşığa göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...
Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.
Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin’de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları ama düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.
Gözyaşı ki kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.
Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır… Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.
Tohumu eken bilir
Göz yaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir
Ve ey gözyaşım,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git… Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalın kalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…
Ve ağlamaktan korkma gözüm!




Kırgın durduğuma bakma…

Kırgın durduğuma bakma, aslında bende her şey aynı.
Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma.
Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.
“Hiç değişmeyeceksin” diyor bir dostum.
Bu söz, tarifi imkansız bir mutluluk veriyor bana.
Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgar müsait.
Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulamıyorum.
Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir daralma oluyor nefesimde.
Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki?
Yaşım daha küçük yüreğimden.

Ben aslında rüzgar olsam, hep doğudan eserdim.
Ben aslında, hayatın sayfalarına ölüme dair dipnotlar hiç düşmedim.
Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına emindim.

Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.
Ben aslında anladım, yaralarıma uzanacak ellerin çok uzak olduğunu.
Ben aslında anladım, cami avlusuna terk edilen kundaklık bir çocuktan bir farkım olmadığını.
Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.
Ben aslında, cürümüm kadar yer yakardım.

“Neyse” deyip toparlanmalıydım artık.
Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı onarmalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden.
Bu kadar hassas olmanın vakti değildi artık.
Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktu.
Zira hayatın tutunacak dalları vardı.
Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim.
Sıkıca tutmalıydım bana uzanan elleri.

Değişmem zor aslında.
Acılar hep aynı çünkü.
Acılarım hep aynı...

Yine de değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm.
Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum.
Biliyorum, denizi özlemem de kar etmez.
Kim bilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı’nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum.
Belki de oturup ağlayarak başlamalıyım değişmeye...
Oturup ağlamalıyım halime.
Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terk eder beni böylece…

 


An ve hüzün…

Bir beyaz kağıda yazmaya başlamak ne kadar zor, tüketmek ve tükenmek “an” kadar basit.
Bir anı tüketmek kişiye ne kadar zorsa, beyaz kağıda başlaması ona o kadar basit. Anı yaşamakta zorlanandır yazarken yaşayan kişi.
Hayat basittir ve an’lar geçer gider bir damla “gerçek” gözyaşından mahrum. Hayat basittir ve durmadan akar iç titremesi nedir habersiz. Hayat basittir ona bakan gözün basitliğince. An’dır hayat, ne dakika ne saniye... An’dan habersizdir hüzünsüz bakan kişi...
Bir an ki; yürekten kopan bir şey çıkıyor göğüsten yukarı doğru, an içinde tek bir ‘şe’ var beş duyu organında, beden kaskatı ve ruh büklüm büklüm o şey’in haşyetine gebe: Hüzün... Anlar üstü an’ın maşuku, efendisi, sahibi hüzün...
Hüznün de bir sahibi var; insan. Boş kağıdı doldururken dolar, onunla dolar boşalmamacasına ama bir de gözyaşı vardır beklenmedik zamanda çıkagelen. Gelince fark etmiştir ancak onu hüznün sahibi. İşte yine gözyaşıyla terk etmektedir hüzün bedeni. Yakın bir zamanda tekrar ruhtan çıkışını yapacağı an yine gelecektir. An gelecek ve hüzün de gelecektir. Ruhun bir köşesinden, en güzel köşesinden yaşamı tattırmak için çıkıp gelecektir.
Hüzünde an, an da hüzün gizli. Ve her ikisi de ruhun mayasında gizli. Birbirlerini kollar, paslaşarak yaşarlar. Çünkü beraber yoğrulmuşlardır, birbirleriyle bütündürler. Biri mekan, diğeri zamandır, biri somut, diğeri soyuttur. Kimi zaman hüzün çöl, an sudur. Kimi zaman hüzün nâr, an odundur. Bazen hüznün geldiği an ruh rahatlar, bazen daha çok özlemi artar, yanar. İnsan bu, dünya gibi döner durur. Uzaktan belli olmasa da üstünde yaşayanlar bilir; mevsimler değişmektedir.
Kimi insanlar da vardır ay gibidir, döner, sadece döner, uzaktan bakınca da yaşam yoktur, yanına varınca da... Ne için döner, ne için yorulur bilmez. Ay olmak onun için yeterlidir, sadece dönmek kafidir. Ama en azından geceleri dünyayı aydınlatmaya yardımcı olur, ya diğer gezegenler ya uzak yıldızlar peki ya meteorlar...



Kıssadan Hisse
Kadınlara…


Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.
Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek, “Bu mu?” diye bakışanlara sorar.
Yan masadakiler yüksek sesle gülerek, “Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!” diyerek sırıtmaya devam ederler.
Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek, “Lütfen masama buyurun bunu tartışalım” der.
Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir utanma ve sıkıntı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.
Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle, “Bu rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.
Ben bu rozeti annemin adına takıyorum” der.
Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı, “Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü” diye sorar.
“Hayır” diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder: “Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.”
“Hımmm” diye kekeler delikanlı.
“Bu rozeti karım için takıyorum” diye devam eder orta yaşlı adam.
“Karınız da herhalde iyi” diye sorar delikanlı.
“Evet, evet” der adam.
“Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce
sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah’a şükrediyorum.”
“Sanırım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?”
“Hayır... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.
Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.”
Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle, “Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim” der...
Orta yaşlı adam, “Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş” deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz diye sorar…




Günün Fıkrası : Adem ile Havva
Tanrı Adem’le Havva’yı yaratalı birkaç saat olmuştu ve
ikisi üzerindeki son rötuşları yapıyordu. Elinde sadece monte
edilecek iki parça daha kalmıştı. Bunları hangisine takacağı konusunda
kararsızdı. Sonunda onlara sormaya karar verdi. Elimde iki parça daha
var, dedi. Bunları da sizlere monte edeceğim. Bunlardan biri ayakta
işemeye imkan veriyor. Bunu hanginiz ister?
Adem büyük bir coşkuyla atıldı: Ben, ben! Bana ver
onu. Çok eğlenceli olacak. Onunla ayakta işeyebileceğim. Ne olur bana
ver onu. Adem’in ısrarları ve çocuklar gibi zıplayıp durmasına fazla
dayanamayan Tanrı, Havva’da bu konuda çok heyecanlı görünmeyince o
parçayı Adem’e monte etti.
Adem sevinçten çılgına dönmüştü. Hemen etrafta koşturup
her yere işaretini bırakmaya başladı. Bir kayayı ıslattı. Sonra kuma
adını yazdı. Sonra da ilerideki bir taşı vurmaya çalıştı yeni
oyuncağıyla. Nihayet sakinleştiğinde Tanrı diğer parçayı monte etmek
için Havva’nın yanına gitti. Havva sordu:
- Bana takacağın parçanın adı ne?
- Beyin…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.