1. HABERLER

  2. KIBRIS

  3. Anastasiadis müzakereleri neden terk etti?
Anastasiadis müzakereleri neden terk etti?

Anastasiadis müzakereleri neden terk etti?

Rum liderin “al-ver” sürecinden rahatsız olduğu vakıaydı. Uluslararası toplumun dikkat önceliğinin IŞİD'in yarattığı 'savaş hali'ne çevrilmesi onun için biçilmiş kaftan oldu. Bu bahane arayışı aslında bir gerçeği daha su yüzüne çıkardı:

A+A-

Mehmet Hasgüler

Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis, iki lider arasında 9 Ekim 2014’te yapılacak görüşmenin arifesinde “Kıbrıs”ın Münhasır Ekonomik Bölgesine Türkiye’nin savaş gemileri göndermesi üzerine müzakereleri terk etti. Bilindiği gibi 11 Şubat 2014’te iki liderin adıyla ve BM’nin gözetiminde Eroğlu-Anastasiadis ortak deklarasyonu yayınlandı. Ortak deklarasyondan sonra müzakereler hem liderler hem de atadıkları özel temsilciler düzeyinde sürmekteydi. Ortak deklarasyonun Kıbrıs sorununa son vereceği ve sürecin ortaklık antlaşmasıyla sonuçlanması beklentisi güçlüydü. Yeni müzakere süreci özlü görüşmelere ve “al-ver” sürecine odaklanmıştı. Müzakerelerden çekilme kararının, 9 Ekim görüşmesine katılmak ve göreve sahada devam etmek üzere atanan BM Genel Sekreteri Özel Danışmanı'nın Kıbrıs’a geldiği gün ilan edilmesi de ilginçti. Rum liderliğinin işin “halkla ilişkiler-propaganda” kısmında maharetli olduğu ve zamanlamaya özen gösterdiği aşikârdır. Yani gerektiğinde meşruiyeti ve egemenliği tartışmalı devletin resmi “hükümeti” ve “egemen” devleti olduklarını da BM Genel Sekreteri'ne hatırlatmayı ve güç gösterisinde bulunmayı ihmal etmemektedirler. Her ne kadar devleti kuran uluslararası antlaşmalar ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası açısından egemenliği sınırlı olduğu açık olsa bile... Sürecin kopmasına ilişkin BM yetkililerinin tek kelam etmemesi de Anastasiadis’in zamanlama konusundaki göreceli başarısını işaret etmektedir.

Anastasiadis'in müzakerelerden, daha açık ifadeyle “al-ver” sürecinden rahatsız olduğu vakıaydı. Bu zorlu süreçten bir an önce kurtulmak için hem mahreç hem de ona konjonktür lazımdı. Doğalgaz ve uluslararası toplumun dikkat önceliğinin Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) yarattığı 'savaş hali'ne çevrilmesi bunun için biçilmiş kaftandı. Bu bahane arayışı aslında bir gerçeği daha su yüzüne çıkardı: Doğalgaz, Kıbrıs dosyasına bu krizle yeni bir unsur olarak eklendi. Kıbrıs’ta doğalgaz tartışmaları henüz yenidir. Lakin Kıbrıs yaşlı ve “kütürüm” bir sorundur. Sadece 1968’den beri liderler düzeyinde müzakere edilmesi bile bunu anlatmaya yeter. Burada enerji müzakereler dosyası dışında olmasına rağmen uyuşmazlığın kendisi olmaya da adaydır.

Anastasiadis aslında müzakereleri terk ederek belki de iç kamuoyunda rakiplerinin kendisini yıpratma ihtimali yüksek olan “al-ver”den yakasını kurtardı. Al-ver demek, sorunun temel meselelerine ilişkin görüşmeler yapmak ve süreci bir ortaklık antlaşmasıyla selamete erdirmek demektir. Bu noktada Kıbrıs Türkleri toprak verecekler, Anastasiadis de onlarla medeni şartlarda federal yönetimi ve gücü paylaşacak. Yani toprak üzerinden Kıbrıs Türkleri uluslararası kimliğe ve ortaklık devletinde eşit bir taraf olarak katılacak.

Uyuşmazlık uzadıkça Doğu Akdeniz'de gerilimler beklemek muhtemeldir. Müzakerelere ABD başta olmak üzere büyük güçler, Avrupa Birliği, BM doğrudan destek vermekteydi. Hatta ABD Başkan Yardımcısı Biden sürece destek vermek adına Kıbrıs’a gelmiş ve her iki liderle de yüksek profilden görüşmeler yapmıştı.

Kıbrıs’ta masadan çekilmenin aslında Ortadoğu’daki yeni denklemde aktörler içi güç devşirmesiyle ve yatay işbirliğiyle de ilintisi bulunmaktadır. Kıbrıs’ın statüsüyle ilgili Eylül 1955’teki Londra Konferansı'yla Bağdat Paktı girişimi ve stratejik olarak Ada'nın artan önemi, 1973’teki Arap-İsrail Savaşı ve onun doğal sonucu petrol kriziyle 15 Temmuz 1974 Albaylar Cuntasının Kıbrıs darbesi eş zamanlı olarak yaşanmış bölgesel gelişmelerin karşılıklı etkileşimine sahipti. Bu olguların siyasi boyutu yanında dolaylı ekonomik niteliği vardı. Şimdi ise buna doğrudan Kıbrıs merkezli enerji boyutu, yani maddi çıkar eklendi.

Kıbrıs’ta müzakerelerin tam “al-ver” eşiğine geldiği günlerde Birleşik Krallık hükümetinin Ada'daki egemen askeri üslerinden IŞİD’i bombalamaya başlaması ve Kıbrıs topraklarının misilleme alanı haline gelmesi arasında da bağlantı kurmak mümkündür. Doğrudan Anastasiadis’in müzakereleri terk etmesiyle bir bağı olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Ama bu savaş dinamiğinin oluşmasının da Anastasiadis’in müzakerelerden çekilmesine zemin yarattığı rahatlıkla iddia edilebilir. Öte yandan “Kıbrıs” hükümetinin IŞİD konusunu sürekli uluslararası gündemde tutarak Türkiye ve Müslümanlar konusunu istismar etmek istediği şeklinde yorumlar da yapılmaktadır. IŞİD meselesine dönük birçok ülke teyakkuz halindeyken ortam müzakerelerden ayrılmayı kolaylaştırıcı faktör oldu. TBMM’den tezkere kararı çıkmış ve aynı günlerde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, İslam İşbirliği Örgütü'nde KKTC’nin statüsü konusunda Türkiye’yi sıkıştırmak üzere bir öneri ortaya atmıştı. Öyle ki aynı günlerde Sisi’nin Güney Kıbrıs ziyareti de gündeme gelmişti. Müzakelerden çekildiğini ilan ettikten sonra Anastasiadis’in Atina ziyareti ve Başbakan Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesiyle İsrail başbakanının Kıbrıs’a resmi ziyaret yapacağının ortaya çıkması da rastlantısal değildir. Bunların tümü birbiriyle belirli bir mantık ve çıkar manzumesiyle bağlantılı eylemler zinciridir.

Yeni müttefikler, sorunu çözümsüz hale getirebilir

IŞİD’in durdurulması konusunda Türkiye’nin ortaya çıkan özel önemi Batı içinde yeniden kritik bir vaziyet almıştır. Bunu idrak eden orta büyüklükteki bölge ülkeleri olası bir paylaşım mücadelesinde konumlarını “küçük-büyük” müttefiklerle güçlendirmek arayışındadır. Anastasiadis’in müzakerelerden çekilmesinin özel sebebi doğalgaz ve iç siyasi denklemdeki hegemonya mücadelesi olabilir. Lakin bu kararın oturduğu uluslararası ve bölgesel aktörlerin konumlanışı anlamak ve çıkar ortaklaşması hususuna da nüfuz etmek gerekmektedir. Türkiye’nin bölgedeki yeni konumunu AB içerisinde enerji merkezli tartışma yaratarak aşağı çekmek isteyen görüntüyle de Anastasiadis’in müzakereleri terk etmesi arasında bir ilinti vardır. Ortadoğu krizlerinde Türkiye’nin etkisi artmaya başladığından mutlaka bir Kıbrıs hatırlatması ya da eskiden Kürt kışkırtması ve provokasyonu tertip edildiği bilinmektedir. Buna ilişkin emsaller vardır. 

“Kıbrıs” münhasır ekonomik bölgesindeki doğalgaz parselleri üzerinden İsrail, Mısır ve Lübnan’ın doğrudan anlaşmalar yaptığını da unutmamak gerekmektedir. Kıbrıs uyuşmazlığının kökeninde halen, BM üyesi olarak kabul edilen devletin ortaklık haklarının yarısının Kıbrıs Türklerine ait olmasına rağmen onları tek başına Rum elitleri kullanması yatmaktadır. Bu gerçek ışığında Türkiye’nin tanıdığı KKTC, münhasır ekonomik bölgedeki haklarını Türkiye ile yaptığı anlaşmayla devretti. Kıbrıs Rum liderliğinin sıkıntısı da buradan itibaren başlıyor. Özellikle münhasır ekonomik bölge üzerinde bazı ülkelerle işbirliği anlaşmaları yaparak Türkiye’yi dengelemek istiyor. Bir de Türkiye’nin Güney Gaz Koridoru'yla kuracağı enerji borsası konusunda sağladığı başarıyı da dikkatten uzak tutmamak gerekiyor. Öyle ki İsrail ve Güney Kıbrıs doğalgazı için rantabl ve makul yol, gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk etmektir. Lakin siyasi düzeydeki gerilimler nedeniyle her iki ülke Türkiye dışında bir alternatif işbirliğini gündemlerine almışlardır.

Buna rağmen Türkiye’ye “rakip” veya onunla “husumeti” olan ülkelerle yapılan bu anlaşmalar ne Rumları ihya ediyor ne de dostlarını. Aslında Güney Kıbrıs, Kıbrıs Türkleriyle federasyon kurup “ortaklar-paydaşlar” olarak onları görse bu kadar ülkeyle zaman harcamasına gerek kalmayacaktır. Rum siyasi elitlerinin özünde Kıbrıs Türkleriyle yönetimi paylaşmak üzerinden bir yaklaşım olmamasından ötürü karşılarında sürekli Türkiye ve KKTC’yi rakip olarak bulmaktadırlar. Bu yüzden de Türkiye’yi dengelemek için sürekli dostlarını artırmak zorunda kalmaktadırlar. Kıbrıs’ta yönetim ve güç paylaşımı üzerinden bir “denge modeli”yle federasyon kurulması konusunda işlevsel bir işbirliğine (enerji ve su temelli) yönelinmiş olsa hem çözüm kısa sürede gelecek, hem de bu kadar 'dost' bulmak için kaynak/zaman tüketmek zorunda kalmayacaklar.

Yeniden müzakerelere ve özel olarak al-ver sürecine bakıldığında Güney Kıbrıs basını müzakereleri ve dolayısıyla Anastasiadis’i spekülatif yanı güçlü haberlerle güç durumda bırakmıştı. Anastasiadis müzakereleri bir yerde keserek mola vermek ve nefes almak istemiştir. KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve müzakere heyetinin masadaki kararlı duruşunu da belirtmek gerekir. Bu arada mola alan Anastasiadis masaya geri dönüşünde şartlar öne sürmek yoluyla bazı yeni kazanımlar elde etme saiki içinde olabilir. Özellikle müzakeler sürerken Atina ve Lefkoşa’da son derece ağır ekonomik kriz koşulları hâkimdir ve bu şartlarda iki başkentin karar vericilerini “taviz” korkusu kuşatmıştır. Öyle ki bu kadar uluslararası destekle başlayan sürecin bir ortaklık antlaşmasını da getirmesi olasıydı. Bu süreci kesintiye uğratmak ve Nisan 2015’te KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bu süreci sarkıtmak risk almaktan evla olacaktı. Bu sürecin sonunda yeni cumhurbaşkanıyla yeniden müzakereler başlayana kadar zaman da kazanmış olacaktı. Bu şartlarda en iyimser biçimde Eylül 2015’e kadar da müzakereler gündemden düşmüş oluyordu.

Orta vadede Kıbrıs uyuşmazlığı enerji ve Türkiye’den gelecek suyu da kapsamına alabilir. Bölgenin iki konudan ötürü yaşadığı çatışma ve savaşları dikkate aldığımızda Kıbrıs uyuşmazlığının bu mutedil halini ileride arayacak bir duruma da gelinebilir. Özellikle bu iki konu üzerinden Kıbrıs yeni dostları ve düşmanları da sorunlarına ortak etmektedir. Aslında Anastasiadis “bütün” ülkesini düşünmekten çok, güncel siyasetin getirisi ve cazibesiyle hareket etmektedir. Dolayısıyla müzakerelere dönerek kısa zamanda bu yaşlı sorunu, AB üyesi bütünleşik demokratik bir federasyonla taçlandırmak kaçınılmazdır. Bunun dışında soruna başka gailelerle yeni müttefikleri ortak etmek hem sorunun boyut değiştirmesine hem de dosyanın çözümsüz hale gelmesine neden olacaktır.

Türkiye ve KKTC, müzakereleri ve çözümü, masada kalarak sonuna kadar zorlayacağını ilan etmiş ve bu konuda da yapıcı tutumunu sürdürmüştür. Lakin çözümsüzlüğün galebe çalacağı bir ortam, Kıbrıs Türklerine ortaklık dışındaki seçenekleri de düşündürebilir. Her şeyden önce Kıbrıs Türklerinin seçeneksiz olmadığını görmek ve uluslararası toplumla buluşmalarının farklı yollarını konuşmaya başlamak gerekebilir.  

Kaynak: Aljazeera

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.