1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tolgay

  3. Atatürk filmleri üzerine…
Ahmet Tolgay

Ahmet Tolgay

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Atatürk filmleri üzerine…

A+A-

Çok değil daha 10 - 15 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili film üretmek, sinema ve televizyon yapımcılarının cesaret edebileceği bir iş değildi. Çünkü en ufak bir hatanın ya da teknik yetersizliğin Türk kamuoyunda yaratacağı fırtına tahmin edilebiliyordu. Belleklerdedir:  Başrollerinden birinde Fikret Hakan’ın da oynadığı Tony Curtis ve Charles Bronson’lu Hollywood yapımı “Paralı Askerler” filmi Türkiye’de çekildiğinde ve Mustafa Kemal rolü sıradan bir İngiliz karakter oyuncusuna verildiğinde, Türkiye’de yer yerinden oynamış ve bu filme uzun süre sansür getirilmişti. Dahası, yabancıların Atatürk üzerine yazdığı kimi ayrıntılı kitaplar da, Türkiye’de uzun süre yayımlanamamıştı.
  
TRT yapımı “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” dizilerinin arkasından artık kendine güvenen Türk yapımcıların Atatürk’e dair filmler yapmaya başlamaları, elbette ki hem anlayış ve hem de görsel teknoloji açısından büyük aşamadır. 2008’de Can Dündar’ın çektiği “Mustafa” ile 2010’da Zülfü Livaneli’nin çektiği “Veda”, bunun örneğidir. Canlandırmalı bir belgesel olan Can Dündar’ın “Mustafa”sının, Atatürk’ün küçük düşürüldüğü savıyla belirli çevrelerin yaygın protestosunu aldığı belleklerdedir.
  
Kıbrıslı Türkler genel olarak Atatürkçü bir halkı oluşturur. Atatürk’ün tüm devrimleri hiçbir zorlanmaya gereksinim duyulmadan, dahası İngiliz sömürge yönetiminin caydırıcı ağır baskılarına karşın, Kıbrıslı Türkler tarafından gönüllükle ve coşkuyla özümsenmiştir. Atatürkçülük Kıbrıslı Türklerde öylesine bir coşkudur ki, sömürge yönetimi günlerinde bile Atatürk’ün fotoğrafları ve büstleri gizlice her Türk mekanına girebilmiş, sinema perdesinde izlenen Yeşilçam filmlerinde Atatürk’e dair her kare ve her ima salonları inleten alkışlarla, sevgi ve bağlılık gösterileriyle karşılanmıştır. Böyle bir halkın Atatürk’e dair çekilmiş filmleri büyük ilgiyle karşılaması çok doğaldır. O nedenle gerek Can Dündar’ın “Mustafa”sı, gerekse Zülfü Livaneli’nin “Veda”sı Kıbrıs Türk belleğinde etkin izler bırakmıştır. Atatürk’ün 73’üncü ölüm yıldönümü dolayısıyla Dündar’ın “Mustafa”sı ile Livaneli’nin “Veda”sının bir yandan bazı TV kanallarının programına alındığına, bir yandan da her iki filmin DVD’lerinin kitlesel ilgiyi çektiğine tanık olduk…
  
Can Dündar, Atatürk üzerine en yoğun araştırmaları yapmış aydınlardandır. Yazılı ve görsel çeşitli araştırma dizilerinden ve ünlü "Sarı Zeybek" belgeselinden sonra,  sinemasal nitelikli "Mustafa" ya el attı. Kolay durulmayacağı anlaşılan çalkantıları da beraberinde getiren farklı bir çalışmaydı bu...
  
"Sarı Zeybek" bir televizyon ürünüydü... "Mustafa" ise sinemasal teknikle üretildi. Film, Atatürk'ün imza attığı Türk Kurtuluş Savaşı'nı, modern Türkiye Cumhuriyeti'ni ve akıllara durgunluk veren devrimlerini belgelemekle kalmıyor... Onun özel yaşamına da derinlemesine giriyor. Yıllardır Genel Kurmay Başkanlığı arşivlerinde saklanan ve Dündar'ın yoğun uğraşlar sonunda ulaşabildiği özel not defterleri üzerinden, büyük önderin fırtınalı duygu dünyasının kapıları açılıyor...O günlüklerin tümü, filmin gösterileri sırasında bir Türkiye gazetesinde de yayımlandı. Günlüklerde, Atatürk’ün de sıradan insanlar gibi yalnızlıklar, aşklar ve hüsranlar yaşadığı; geciken sevgili mektupları için üzüldüğü, para sıkıntısı çektiği, çaresiz kaldığında ağladığı satır satır kendi kaleminden naklediliyor... İçkili sofralarından, yaşadığı çelişkilerden ve ikilemlerden, dinle ilgili özel görüşlerinden söz ediliyor...
  
Efsanelerin, şablonların ve tabuların sarmalından çıkarılan Atatürk'ün alışılagelen resmi betimlemelerin dışında "sıradan insan" olarak sunulması, cesaretli bir denemeydi... Bu denemenin çalkantılara yol açması da sürpriz değildi.                            
  
“Mustafa” filmine dair özel izlenimlerime gelecek olursak,  “başarılı bir çalışma” diyebilirim... Ama satır aralarındaki bazı savların  kanıttan yoksun olduğu düşüncesine vardım... Ki bunlar, bugünün çok duyarlı Türkiye'si ortamında yaşamsal derecede  önemli konular... Örneğin İznik'teki bir sohbetinde Kürtlere özerklik verilebileceğini söylediği iddiası... Ya da  yaşamının son döneminde devlet işlerinden soyutlanarak sorumsuz, savruk ve yaşlı bir emekli kimliğine büründüğü yorumu... Gün boyunca uyuduğuna, geceleri de sabaha dek nikotin dumanlı içki sofralarında bir şişe büyük rakıyla, yalnızlık ve diktatörce duygular içinde zaman tükettiğine dair sekanslar...
  
Atatürk'ün sofraları, düşüncenin ve eylemin  üretildiği ortamlar değil miydi?.. Cumhuriyetin bile o sofralarda kurulup geliştirildiğini savunanları haksız görmek mümkün mü? O gözü kara bir devrimciydi... Karşısına suikastçıların ve karşı devrimcilerin çıkması doğal olarak sertleşmesine yol açmıştır. Devrimcide demir gibi irade olur. Bunu "diktatörlük" olarak betimlemek ne derece doğru olur?...
 
Mustafa Kemal'in son Padişah Vahdettin tarafından vatanı kurtarmakla görevlendirildiğine ilişkin bir sahne var yine örneğin... O sahne üzerine, yazar Fikret Bila gazetesindeki köşesinde "Peki onun için çıkarılan idam fermanında imzası bulunan bu Vahdettin değil mi?" sorusunu sürdü önümüze haklı olarak...
  
Ya O'nun karanlıktan korktuğuna dair o vurguya ne demeli?.. Sönmeyen bir meşale gibi ölümünden çok sonra bile karanlıkların üzerine yürümeyi sürdüren bir savaşçı ve  devrimci, karanlıktan nasıl korkar?.. Asıl karanlıkların ondan korkması gerekmez mi?...
  
Atatürk'ün insan yönünün ön plana çıkartılabilmesi için bazı abartmalara gidildiği kanısındayım... Ama bu abartmalar bile yapımın önemini gölgeleyemiyor..          
  
Eleştiriler ve tartışmalar  "Mustafa" filmine akın edenlerin hızını kesemedi... Belgesel, izlenme oranı yönünden bir rekora imza attı zaman içinde...
  
Görsel anlatım, Atatürk'ün artık son günlerini yaşadığı Dolmabahçe Sarayı'nın o hüzünlü odasında başlayıp, yine orada bitiyor. Belgeselin kahramanı, duvarda asılı bir tablodan Selanik'teki çocukluğuna döner... Dünyayı sarsan muhteşem serüvenini yeniden yaşar...  Ve finalde,  çocuk Mustafa, sıradan bir yaşamın özlemi içinde, yine aynı tabloda sonsuzluğa yürüyüp kaybolur... Gregor Begoviç'in fondaki Balkan ezgileri, Mustafa Kemal'in Balkanlılığına ince bir gönderme...
  
Bazı bölümlerinde canlandırmaların da yer aldığı belgeselin anlatıcısı Can Dündar... Atatürk'ü Yetkin Dikiciler, Zübeyde Hanım'ı Beyhan Saran canlandırırken; mektup, yazışma ve gazeteleri Arif Soyaslan seslendiriyor...
  
Zülfü Livaneli’nin yazıp yönettiği “Veda” filminde ise, 6 yaşından başlayarak Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının önemli kesitleri sinematografik bir dille sunuluyor. Bu bir belgesel değil, konulu ve uzun metrajlı bir sinema ürünü… Can Dündar’a gönderme yaparcasına  “Mustafa Kemal gibi bir dahinin zayıf yönlerini arayacak değildim” demesine karşın Livaneli’nin filmine de tarihçiler bazı hatalar bulup eleştiri getirmekte gecikmediler. Ama filmin geneline ve etkileyici sunumuna bakıldığında, Livaneli hem cesaretinden ve hem de yeteneğinden dolayı koskoca bir alkışı hak ediyor…
  
“Veda”da, Atatürk’ün yaşamı, 6 yaşından itibaren kendisiyle kader arkadaşlığı yapan Salih Bozok’un intiharından önce oğluna yazdığı veda mektubundan sunuluyor.
  
Atatürk sevgisi uğruna intihar eden iki tarihi figür vardır. Bunlardan biri ona tutkulu bir aşkla bağlanmış olan talihsiz Fikriye, öteki ise ona dostluğun en tutkulu bağlılığını gösteren özel kalem müdürü Salih Bozok’tur. Atatürk’ün Selanikli üvey babasının yeğeni olan Fikriye, Latife Hanım tarafından Çankaya Köşkü’nden kovulduktan sonra kalbine sıktığı kurşunla derhal ölmüştü. Salih Bozok ise 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün sonsuzluğa göçünün hemen arkasından yine tabancayla gerçekleştirdiği intihar girişiminde komaya girmiş ve aldığı ölümcül yaranın etkisiyle ancak 1941’e kadar yaşayabilmişti…
  
Öykünün sinematografik omurgasında esas ağırlık bir bu intiharla sonuçlanan Atatürk tutkularına ve bir de Atatürk’ün yaşamındaki üç kadınla ilişkilerine veriliyor. Bu kadınlar ise annesi Zübeyde Hanım, en çetin günlerinde yaşamını paylaşan Fikriye ve kısa bir evlilik yaptığı Latife Hanım…  Filmin finalinde Atatürk’ün ölümü de bir cennet kameriyesinde annesi Zübeyde Hanım’la buluşmak şeklinde sunuluyor…
  
Atatürk’ün bilinen resmi ve muhteşem tarihsel serüveni, bu duygusal sekansların üzerine kurgulanıyor. İzleyiciyi oldukça etkileyen aşk, dostluk, sevgi ve şefkat temaları etkin bir sinema diliyle ön plana çıkarılırken, bazı tarihsel eksiklikler de pek o kadar göze batmıyor. Filmde Salih Bozok ve Kazım Karabekir Paşa bolca Mustafa Kemal’in yanında görülürken, diğer önemli kurmaylarının, özellikle de İsmet İnönü ile Rauf Orbay’ın izine rastlanmıyor.  20’nci yüzyılı en fazla etkileyen dehalardan biri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih sahnesindeki muhteşem serüvenini yanındaki tüm figürlerle birlikte bir filme sığdırmak mümkün değil miydi yoksa?..
  
Savaş sahneleri dahil harika bir görsellikle donanmış olan filmin görüntü yönetmeni Peter Steuger. Müzikler tabii ki Livaneli’ye ait… Baran Uğurlu’nun başarılı kostümleri, bu dönem filminin atmosferine hayli katkı yapıyor. Başrol oyuncuları Sinan Tuzcu, Serhat Mustafa Kılıç, Dolunay Soysert ve Özge Özpirinçci…
  
Atatürk’ün yaşamına dair net ve sürükleyici bir anlatım içeren filmin eğitici ve bilgilendirici niteliği de var. O nedenle eğitimcilerimize öğrencilerini bu filme yönlendirmelerini özellikle tavsiye ederim… Filmin izleyici bağlamında yaş sınırı yok.

Sonuç itibarıyla gerek “Mustafa” ve gerekse “Veda” filmleri, Atatürk hakkında yeniden düşünebilmek adına kaçırılmayacak fırsatlar.       


Kaynak: Kıbrıs Gazetesi

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.