1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Başka dilde kürtaj ve sezaryen hikayeleri
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Başka dilde kürtaj ve sezaryen hikayeleri

A+A-

           “Erkektir döver de sever de karıyla koca arasına girilmez” yazısız yazılı anayasasız anayasalı kurallarla boyalı hafif kestane rengi saçlarının arasından kadınlar tarafından erkekçe büyütülmüş kocasından tokadını yiyordu Nesrin. Her şey kızılmayacak kadar nahifti. Mesela o esna apartmanda kimse karı ile koca arasına fiilli bir türkçe cümle kurarak girmek istemiyordu. Çünkü o esna fiilli bir türkçe cümle kurmak ‘türk aile yapısına’ uygun değildi. . O akşam bütün akşamlar olduğu gibi apartmandakiler yani Tabela Fakültesi Skor Akademisi Bölümü’nden mezunlar ve durmadan Hayat Üniversitesi’ni bitirdiği için övünenler gene ses çıkarmıyorlardı. Yakın bir zamanda dört artı dört artı dört ofansif eğitim sisteminde müfredata bağlı olarak aşağıdakilerden hangisinde yapı olarak büyük evlilik uyumu aranmaz gibi soru işaretli cümlelerin yanıtı; e dayak atan koca ile dayak yiyen kadının arasına girilmez olacaktır. O gece de kimse girmedi. Sabaha kadar türk aile yapısına uygun ve büyük evlilik uyumuna nazır dayağını yedi kocasından Nesrin. Şiddetli bir dayaktı. İç geçirdi, ama dedi, hiç böyle sevmedi beni, hiç böyle sevmemenin anayasa kapsamında suç olduğu, vicdansızlık olduğu ve ayıp sayıldığı bir devlet var mıdır? Biraz daha içinden konuşursa, gözlerinin buğulu kıskacından belli olacaktı ki anayasaya aykırı düşler kuruyordu, kocası duysa öldürebilirdi ve öldürüldüğü öle kadar onu koruyacak hiçbir anayasa yoktu. Hâlbuki ben bir anayım dedi içinden, bu ne biçim yasa? Sustu. Kırılgan bir hüzne çatırdadı kadınlığı. Ölmeyi önleyemedikten sonra yaşatsan ne olacak dedi. Sonunda gene öldürmeyecek misin? Sen öldürünce yasa ben ölünce gözü yaslı ana mı oluyor? Peki, analar ağlamasın diye bir anayasa yok mu? Ölmesin dedi, kadınlar. Ölmesin dedi, analar. Ölmesin dedi, ölmesin diyen anaların ölen çocukları. Ben, ömrümü dedi kürtajla almak istiyorum, bu yaşamak değil ki. Ben dedi, bazı yasaların doğması için yani yaşama hakkı için, yani ölmesin diye hiçbir ananın sol yanı ve ölen çocukların genç yakışıklıları, ölmesin diye hiç, sezaryenle almak istiyorum iyiyi, doğruyu, güzeli. Evet, dedi, evet, kürtajla almadıktan sonra bu yasaları ve sezaryenle doğurmadıktan sonra iyiyi bu kötülük hiç bitmeyecek, vurma dedi artık, vurma kocacım, vurduğun yerde gül bitmez bir topraksızlık, vurma, vurduğun yerde devlet bitiyor, kadınlığım bitiyor, vurma!

            …

Astım hastası olmak da mı “ama öldü efendim” deyince “ekmek ve insan” etmeyen şeylerden artık? Bir öğretmene yakıştırılamayan şeyler artık astım hastalarına da mı yakıştırılamıyor? Yakıştırılmayan nedir? Kendi yakışıksızlıklarını artık aynaların bile örtemediği yalanları için durmadan yalan söyleyenlere ‘yalancısın’ demek mi? Karadeniz’i, Hopa’yı, derelerini, suyunu, ağaçlarını, ormanlarını, çiçeğini, böceğini, taşını, toprağını sevmek mi yakışıksız olan? “Biber gazı bir cinayettir” ne zaman diyecek ileri demokrasinin dili? “Sıkmayın” dedi, “Astım hastasıyım, bana biber gazı sıkmayın” dedi Çayan. Sıktılar. Çayan Birben oysa bir köşede öyle duruyordu ve kavgaya bile karışmamıştı. Velev ki karışsın, ölmesi mi lazım? Velev ki taş attı ölmesi mi lazım? “Beni hastaneye götürün” dedi. Kimse ilgilenmedi. Çayan Birben koşarak yakında bulunan bir internet kafeye girip yüzünü yıkamak istedi. Fenalık geçirip yere düştü. Son görüntüleri, aslında kuzeni Oktay Üst’ün dediklerine vurgu yapar cinstendi: “Dün akşam haberleri açtığımda Başbakan insanların ne zaman kürtaj yapacağı hakkında konuşma yapıyorken, memleketimin delikanlısını nasıl yıktı polisler, bunların hepsini görevden alıp diyemiyorsa, yapacak bir şey yok. Herkes konuyu değiştirmek peşinde. Faşizmin göbeğindeyiz.”  Kürtaj mı dedi şimdi de? Ben Uludere demeyeceğim, otuz beş can peşinden yürüsün iki cihanda, yakasına yapışsın ve huzurla uyuyorlarsa, İstanbul’a bir büyük daha camii dikmeyi Müslümanlıktan saysınlar. Ben Uludere demeyeceğim, çünkü ben kan sevicisiyim. Ben Hopa’da canım öğretmenim Metin Lokumcu’da demeyeceğim. O da bir öğretmene yakışmayan ve o meşhur dille “elimizde kayıtlar var size de göstersek böyle konuşmazdınız” şekilde davranmıştı. Çayan Birben zaten polisin aktardığına göre yalan söylüyordu. Çünkü ilk polise o vurmuştu ve polis bu yüzden biber gazını sıkmıştı. Zaten Roboski’deki canlarım da kaçakçı falan değildi, kaçakçı olmasalar bile zaten Kürt oldukları için kesin teröristtiler ve birazdan ülkeyi bölecek haindiler. Onlar en fazla kürt kökenli kardeşlerimizdi. Hiçbirini demeyeceğim. Ama, hepsi öldüler efendim. Ama öldüler. Kürtaj karamboluna getirip punduna getireceğini sandıysan demokrasinin dilini tutmadı efendim. Tutamazdı da. Öldüler. Kürtajdan önce polisin elindeki biber gazının polisin eline sezaryen yapılarak alınmasını mümkünse dört aydan önce de tüm polislerin elinden alınıp tarihin çöplüğüne gönderilmesini istiyorum. Her kürtaj bir Uludere değildir, öyle Uludereler henüz insan karınlarında mümkün değil, kimse bir canı öldürmek istemez, kimse bir canda otuz beş kişiyi öldüremez, biz yaşarken öldürmeyelim önce doğacak olanları zaten ölümsüz bir dünyaya getiririz efendim, ama öldüler efendim, ölüyorlar da daha, her kürtaj bir Uludere değildir ve fakat her biber gazı bir cinayettir. Sıkma istersen, ha?

Fatmagül’ün Suçu Ne dizisindeki gibi değil hiç dedi Yeliz, çalılıkların arasında şimdi tecavüzüne uğrarken tecavüzcüsünün. Hiç de reyting getirmiyor dedi, çok gerçek hâlbuki dedi, ama kimse izlemiyor. Bir iki bağırmak istedi ama olmadı, erkek çok güçlüydü, zaten erkekler çok güçlüdür, dünyada en güçlü erkeklerdir, erkek dediğin de zaten güçlü olur. Helal olsun, güçlü erkek tecavüzcüsüne. Şimdi dedi, hamile kalırsam kim bakacak bu çocuğa? Hiç üzülme dedi iç sesi, içli bir sesle devlet bakacakmış. Yani, fazla kıpırdanma, tecavüzcünün zevkini bozma, orgazmın doruklarındayken tecavüzcün salyalarını erotizmden düşürme. Bırak, rahat rahat hiç de rahat olmayan çalılıkların arasında (adamcağız ne zor şartlarda çalışıyor) çaksın sana. Sen hatta biraz da okşa onu. Zaten sen, bize kalırsa Yelizciğim, hafif meşrep tavırların, o hafif kıvırarak kalçanı ve belini öyle bakkala bir kasaba iki seyrelterek diri gövdeni geçmeseydin sokaktan kusura bakma, şu an çalılıkların arasında değil, kocanla beraber çocuklarınla mesut türk aile yapısının içinde evli barklı insandın. Sen de çok hafiftin. Senin kadar hafif bir kadın için koca devlet ağır yasalar çıkaramazdı ya. Nasıl tecavüzcün iyi mi? Yatakta başarılı olan adamların (çalılıkta da olsa takılma, devlet gerekirse Yataş ile hemen sözleşme imzalar, artık her tecavüzcüye çalılıklarda değil puf gibi yataklarda tecavüz imkânı sağlar, takılma, sen güzel aç bacaklarını, kapsa bir de belinden bacaklarınla tecavüzcünü, ohhşş) kucakta olan çocukları da ilerde başarılı olurlarmış, nasıl iyi mi? İyi baba olur mu? Gerçi mesleği gereği baba olmadan önce mesleğine yöneleceği için pek evine bakamayabilir ama olsun, zaten öyle aranmalarımız yok. Yeliz, gözlerini kapattı, böğürmesinden sonra tecavüzcüsü üstünden kalktı, çalılıkların arasından uzayarak başka bir çalılığa baba olmaya gitti. Merhaba devlet, nur topu gibi bir tecavüzcüden çocuğun oldu! Yeliz, tecavüz esnasında yeterince bağırmadığı, adamın cinsel organının içine girmesine engel olmadığı ve yeterince karşı gelmediği ve ses etmediği için yasalar tarafından “tecavüzden zevk aldığı” kanısına varıldı. Öyle kalakaldı. Nasıl varış lan bu? Sen üç yaşından beri erkek güçlüdür erkek taşı sıkar suyunu çıkartır diye ver gazı sonra da niye kurtulamadın diye kadını suçla. Sanki tam tersi istikamet olmalıydı hı? Kurtulamadım, ki zaten tecavüzün ana materyali kurtulamamak, kurtulamayınca tecavüz oluyor. Kurtulsam zaten mahkemeye gelmem. Ayrıca kurtulamadıklarım sevgilim falan oluyor ya da ne bileyim dokunmasını istediğim. Dokunmasını istemediğim bir şeyden ve zorla olduğu apaçık olan bir şeye karşı gelemediğim için nasıl zevk almış olabilirim? Ayrıca böyle sapık zevk alışlarım yok. Yeliz’in tecavüzcüsüne soruldu, eğer bu kadını alırsan sana ceza yok. Olur dedi. Yeliz daha da kalakaldı. Nasıl yani? Hiç de Fatmagül’ün Suçu Ne gibi değil lan? Olsun, bu da “Devletimin Yasası Ne Çalılıklarda İşin Ne” dizisi, beğenemedin mi? Tecavüzü dizilerden, kadın haklarını televizyondan falan tartışmaya kalkarsan böyle olur Yelizciğim. Hiç izlemeyecektin. Tecavüzcüsü ile Yeliz evlendi. Tecavüzcüsünün evde 3 tane daha tecavüzden elde ettiği ve kumalaştırdığı kadın daha vardı. Olsun, Yeliz, resmi nikâhlı tecavüzden elde etmiş olduğu karısıydı. Kimse bilmiyor ama, tecavüzcünün bir de tecavüzden elde ettiği ve metresleştirdiği karısı vardı. Hepsi, hiç problem çıkarmadan gül gibi geçinip gittiler. Her Perşembe akşamı hepsinin Fatmagül’ün Suçu Ne dizisini izlediklerine rast gelindi. Kendileri pek reyting ve kadın hakkı ve insan yasası etmediği halde Fatmagül her Perşembe akşamı reyting rekorları kırmaya devam ediyordu. Ha, her kürtaj bir Uludere değildir ve fakat her kadına karşı şiddet ve tecavüz cinayettir. Pardon, çocuktur.

Şiir okuyordu genç çocuk, sanatların hepsi güzel ama bazısı devlet tarafından güzel sayılmayan devletin üniversitesinin kapısında. “Gülü çiğdemi filan bırak. Sardunyayı karidesi filan bırak. Acıyı ve ölümleri bırak. Oy pusulalarını ve seçimleri bırak. Evet. Seçimleri özellikle bırak. Çünkü açlık çoğunluktadır.” Senin daha kültür politikan yok, hiç de olmamış, bizim neden kültür politikamız yok dememişsin de, doğru ya esasen bizim bir politikamız oldu mu hiç, devletin tiyatrosu olur mu diye sormaya ne hacet, ben de sorguluyorum, sen de sorguluyorsun, aynı şeyleri sorguluyoruz bazen ama senin yordamınla benim yolum başka. Bu tiyatrocular da hem devletten yiyorlar hem de dizilerden yok öle yağma, hem de ‘türk aile yapısına’ uygun olmayan oyunlar oynuyorlar, olacak şey değil demek ‘ikiyüzlülüktür’ zira bu sistemi sen yarattın, çöplüğüne kızamazsın. Üniversiteler ne işe yaramaktadır, tiyatronun meblağ etme sanatı olmadığı bilinmiyor mu, tiyatroya Kayseri Un Fabrikası muamelesiyle girdi-çıktı muhasebe hesabı etmek cinayettir, tiyatroyu kendine benzetmeye çalışmak da bir cinayettir, çünkü tiyatro cinayet seven bir sanat değildir. Mesela hangi Fransız, kültür politikası geliştirdiği vakit, yahu şu Auxerre Şehir Tiyatrosu hiç kar etmiyor, zaten futbol takımları da küme düşmüş, kapatsak mı, diye sorar? Asıl soru, televizyona saatlerce dikine bakabilen ve tek eğlence biçimi ve kültürlenme hallenmesi bu olan bu güruhun neden tiyatroya ya da sinemaya gitmemesi ya da güzel sanatları bu kadar çirkin bulmasıdır? O insanların suçu yoktur, yıllardır daha büyük yalanları ört bas etmek için onlar televizyona baksın istediniz. Göz çalışsın istediniz. Başka duyu organları çalışmasın istediniz. Algıda yalancılık için bu gerekiyordu. Onlardan bir ‘aile yapısı’ kurdunuz. Şehir ya da devlet ya da diziler, herkes yaşamak için bir yerlere sürtünmek zorunda, sürtünmediğin her saniye kimse sana haklı demiyor, tek haklılık göstergesi ‘başarı’ ve ‘para’ olan bu insanları Özal ile sizler böyle yaptınız. Siz mi sanatın yanında olacaksınız? Siz mi tiyatronun yanında olacaksınız? Korkarım ki, tiyatroyu da televizyonlaştıracaksınız. İnsanlarının ve toplumunun kültür ve sanat politikasına önem gösteren yöneticiler onları 16 saat çalıştırmazlar. Onları ucuz sömürü aracı olarak görmezler. Onların sigortasız çalışmalarına göz yummazlar. Onları 8 saatten fazla çalıştırmazlar ki, geri kalan zaman dilimlerinde ailelerine zaman ayırsınlar. Ya da sinemaya, tiyatroya gitsinler. Sizin yaptığınız ‘Vatan Kurtaran Şaban’ olmaktan öteye gidemez. Yalnızca tiyatro mu, güzel sanatlar mı, iktisadi ve idari bilimler ve niceleri fakülte gömlekli üniversitelerin ne farkı var yanlış politikalardan? KPSS nedir, madem KPSS var YGS nedir? Bu adamlar bu üniversiteleri kazanıp meslek sahibi oluyorsa, o meslek sahibi yeterli manaya gelmiyorsa ve bir daha ‘sınav’ kazanması gerekiyorsa, o tabelalar o üniversitelerin adlarını neden taşıyor? Bir insan kaç kere mühendis olabilir ya da ekonomist? Mesela YÖK bir cinayettir, ve bilimsel hiçbir şeyin üniversitelerin kapısından bile giremediği gibi, tartışılamadığı, bazısının ‘Yüksek Lise’ olduğu apaçık bu yerlerden mi, bu sistemle, YÖK zihniyetiyle büyüyecek üniversiteler? Büyüyemeyen üniversiteleri neden aldırmıyorsunuz? YÖK’ü devletin karnında neden taşıyorsunuz? Dört ay değil, beş ay değil, 31 senedir karnında taşımak günah değil midir, vicdansızlık değil midir, cinayet değil midir? Televizyonlar bunlar. Tiyatrolar ne olacak? Zaten tiyatrocuların alayı televizyonda ve türk aile yapısına uygun dizilerde oynuyorlar, yazıyorlar. Hiç sordun mu ne oynamak ya da ne yazmak isterlerdi? Hayal ettikleri şey neydi? Fatmagül’ün Suçu Ne yazarının ne demek istediğini, yazarının adını, yazarının neyle kavga ettiğini, ve bu romanı neden yazdığını hiç düşündünüz mü? Ama algıda yalancılık da bir yönetme biçimi, Aşk-ı Memnu’yu da böyle sattınız, çünkü ancak satarsınız, muhasebe defterlerinizde de karsız çıktığı için şimdi tiyatroyu satmak istiyorsunuz. Ya üniversiteleriniz? Kıbrıs’ı üniversite cenneti, kumar cenneti, fuhuş cenneti, kara para aklama cenneti eylediniz belki şimdi kürtaj yasağını da uygularsanız burasını kürtaj cenneti de yaparsınız. Tiyatroyu sinemayı falan bırak. KPSS ve YGS’yi bırak. Kıbrıs’ı Kürdü Türkü Ermenisi Alevisi Rum’u hepsini bırak. YÖK’ü de bırak. Kürtajı ve sezaryeni de bırak. İktidarları ve devleti de bırak. Ve evet asıl iktidarları ve devleti bırak. Seçimleri özellikle bırak. Çünkü açlık çoğunluktadır diyor, şair. Ve bitiriyor şiirin sonunu sanatların hepsi güzel ama bazısı devlet tarafından güzel sayılmayan devletin üniversitesinin kapısında: “İşte o zaman diyorum ki gelişin şen olsun senin. Her şey esirgesin seni. Çünkü açlık çoğunluktadır ve ezecektir gücüyle dünyayı. İkimize bir aşk elbette yetmez. Türlü şeylerin savunulduğu diriliğe eşitliğe tokluğa çünkü açlık çoğunluktadır. Açlık.

 Türk Hava Yolları’nda Barcelona’ya uçuş serbest çünkü Messi nereden vursa gol ama Türk Hava Yolları çalışanlarına grev hakkı yok çünkü işçi vurursa alimallah sadece gol olmaz! Yetmedi bir de üstüne grev yapanlara tazminat davası açıldı. Hâlbuki cümle âleme THY dünyanın en büyük markalarından, şu kadar yılda şu kadar büyüdük, enimiz geniş, yerimiz dar, o kadar büyüdük oturacak yerimiz yok denildi, hani nerde. Ha doğru, enflasyonist hesaplamalarınızda da durmadan ekonomi büyüyor, halk o kadar çok rahat ki yerde para görse almıyor (böyle hesaplamalar yavrucağızınızda da görülmektedir, herkeste aynı soru: neresine doğru büyüyor lan bu ülke) bir rahatlık, bir büyüme, neredeyse Malazgirt tarihinden bu yana öyle büyüme, öyle devlet hali, öyle hükümet yok. Ve fakat THY hadisesi de bir kere daha gösterdi ki kendini zenginleştiren, kendisi zengin olan, kendisini zengin eden bir devlet vardır. Hani o Messi’nin uçağın içinde Xavi’ye attığı top oradan Iniesta’ya giden top hiç çalışanlara gelmemiş. Ha siz istiyorsunuz hep size gol olsun, çalışanlara top mop yok, kesin toplarını, verin mahkemeye, atın işten. Hop o gece de bir yasayla grev hakkını gasp edin. Grev hakkının işçilerin elinden alınması cinayettir.  Messi’nin vurduğunun gol olması, Rooney’in vurduğunun gol olması, ama işçilerinin oynayacak bir topunun bile olmaması, toplarının elinden alınması ve bir daha verilmeyecek olması ve toplarını isterlerse de dava açılacağı durumu da cinayettir. Topumuzu isteriz. Tamam, Messi kadar olmayabiliriz ama biz de vuracağız o topa.  Bize top vurdurmamak cinayettir!

KKTC Başbakan’ı İrsen Küçük TC Başbakanı ile ilk karşılaşmasında “Sayın Başbakan, sizin memurlar ne kadar maaş alıyor” diye soracak mı diye iç geçirdi, iç geçirmesi çok eski ve çok tanıdık ve bazı insanlarla iç çekmeden kardeş olduğunu bilmeden Kamil Dayı. KTHY’yi biz batırmıştık ya o zaman. Eş dost ahbap 14 milyar maaş alan her yere doldurmuştuk ya. E televizyondan kültürlenen ‘türk aile yapısına’ da hiç kendi yapısına yakışmayan bir ‘oha’ devlet tarafından çektirilmişti.  Sanki Kıbrıslı bu bozuk düzeni kurmuştu, sanki herhangi bir yerde kurmasına izin verilmiş gibi dedi Kamil Dayı yoldaş iç sesine. Ne tuhaf, sanki kendileri değilmiş, başka birileri varmış gibi konuşuyorlar. Şimdi elde avuçta ne varsa özelleştiriliyor ne cinfikir kapitalizm hinliğiyle. Çok para kazanacaz oğlum! O değil de dedi Kamil Dayı, bizi başka birisi yapmak istiyorlar ya iç sesim; o kötü. Başka biri olmayacaksak gidelim istiyorlar çünkü hepsinin bildiği dilde ‘gelen de türk giden de türk’. Kamil Dayı tekrar açtı gazetenin o haber yerini. Türkiye’deki memur maaşları KKTC’yi solladı diyordu. Benim Başbakanım da soracak mı ilk karşılaşmasında ‘Sayın Başbakan, sen kaç para alıyorsun?” Çünkü sırf algıyı mendebur etmek için bir halkın onuruyla oynamak da vicdansızlıktır. Biz kimsenin yiyicisi değiliz. Biz hiçbir zaman kimsenin yiyicisi olmadık. Birisi sana ‘sen yiyicisin’ dese sen ne derdin bunu da mı düşünmedin? Kamil Dayı doğruldu iç sesiyle beraber. Sus oğlum dedi atacaklar bizi içeri. Zaten dışarıda değiliz dedi iç sesi. Gazeteyi yanına koydu, bir sigara yaktı. Hiçbir yerde huzur kalmadı, dedi. Artık mutsuz tarihlere doğru yol alıyoruz. Ben değil dedi Kamil Dayı iç sesine, kendimi geçtim, çocuklarım, torunlarım mutsuz bir tarihe doğru gidiyorlar. Daha evvel de götürülmüştük. İç sesine bir fırt uzattı sigarasından, içine çekti iç sesi, öksürdü. Tükürüğü ekşimsiydi. Sonra konuştu iç sesi; sana, bana, bize reva görülen dedi, Kamil Dayım, başkalarına reva görülmeyen değil ki. Bu reva neyse hepimiz yenmedikten sonra bütün halklarına mutsuzluk veren bir dil dedi bu. Kamil Dayı doğruldu. Sigarasından endamlı bir iç çekti. Camından Lefkoşa’ya bakarken içine doğru şöyle dedi; biz de buralarda, müsaadeniz olursa, bütün bunları, bu bozuk yapıyı kürtajla aldırmak istiyoruz. Olmadı sezaryenle açıp çıkartmak istiyoruz.  Çünkü bunları yaşıyor olmak ve yaşatmak da cinayettir, dedi.

 

Gülümsedi hikâye sonra. Herkese bir merhaba verdi. Öyle uzak yerlerden ama hikâyeleri yakın olan o evlerin içinden o sokakların arasından geçti ki. Hepsi aynı yer gibi gülümsedi birbirlerine. Uzamıyor dedi emeğin düşünün boyu, yoksulluğun iç çekmesinin dili. Acının rengi hep aynı renk, acıyı görebilene. Hikâyeler kardeştir dedi. Benzedi hikâye gülümserken hikâyesine. Bu da bizim hikâyemiz dedi. Bizim gülüşümüz. Hepsi yanaştı hikâyenin içinde birbirine. Birbirlerinin bir hikâyesi olduğunu, hikâyeden benzer olduklarını, hikâyenin içinde anladılar.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.