1. YAZARLAR

  2. Eşref Çetinel

  3. "Battı balık yan gider, binin yarısı beş yüz"
Eşref Çetinel

Eşref Çetinel

Halkın Sesi
Yazarın Tüm Yazıları >

"Battı balık yan gider, binin yarısı beş yüz"

A+A-

Huzursuzluk arttıkça Devlet kademelerindeki laçkalık da artıyor.  Çok olağandır!  Eğer çalışan insanlar bir sabah kalktıklarında  “bu sektörü özelleştireceğiz”  haberine toslarlarsa  “halka verecekleri hizmeti”       değil,   gelecekte ne olacaklarının gailesine düşerler!

YAHUT  böylesi arbedeli ortamlarda çalışanları disipline etmek,  hele  “ahlâki yönden istismarcılığı” önlemeye davet etmek abese iştigaldir! 

VEYA yapılan enketlerde de ortaya çıktığınca insanların gelirlerinde azalmalar olur,     alış güçlerini yitirir  dolayısıyle sürekli borçlanmalar yolunu çare olarak seçmek zorunda kalırlarsa,   “Devlet kademelerindeki çalışanlardan”  sağlıklı hizmet beklemek mümkün değildir…

KALDI Kİ  kişi başına ulusal gelirin on bin dolarları aştığı,  bal kaymakların yalandığı dönemlerde de zaten KKTC’nin Kamu Görevlileri ve  devlet sektörlerinde ne hayır vardı ne doğru dürüst hizmet anlayışı!  Şimdilerde ise bin berteri yaşanmakta.

MESELA:  Tutun ki bir okul müdürü görevini yapmayan bir hademeyi bile uyaramıyorsa,  bir öğretmen ders azlığı nedeniyle bir okuldan yanındaki komşu okula bile  “gitmem”  diyorsa,  bir dosyanın Mağusa’dan  Payitaht Lefkoşa’ya gitmesi on günü aşıyor, oradaki bir günlük işlemi bir hafta sürüyor ve de Mağusa’ya geri dönüşü iki haftayı aşkın süreyi yeyiyorsa,  varın siz KKTC’nin ne büyük bir mucize ile ayakta durduğunun hesabını yapın!                                                                                                    *****

BU DURUMLARA NASIL DÜŞTÜK

Başlığı,  şunu söylemek için kasıtlı olarak öyle yazdım.  “Zaten başından beridir hep öyleydik!”

Ve itiraf ediyorum:  Bir devrelerde en büyük tartışmam  KKTC’ye olan inancımdan kaynaklanıyordu.  Çünkü karşı cephenin insanları,   “evet ilan edilmiş bir Devlet vardır,  ama  işlevi yoktur”  diyorlardı!

Onlar  “siyasi yönden tanınmamışlığı”  öne çıkarırlarken, biz   “eğer inanıp yaşatırsak  gün gelir tanırlar”  diyorduk… 

DİKKATİNİZİ ÇEKERİM.  Fakat  “eğer inanıp yaşatırsak”  dedim!  Ki  “inanan” büyük kesimlere  karşın KKTC’yi fonksiyonel bir Devlet yapamadık! 

Mayasına  Anayasal yükümlülük olan  “hukuğun üstünlüğünü”  değil,  “bireysel açıkgözlüğe    dayalı rant ekonomisini” koyarken  naturasına da   “becer de nasıl becerirsen becer”  felsefesini  kazıdık! 

Bu kepazeliğin beslenip gelişip sonunda başlara belâ kesilmesi de   “İktidar Muhalefet”  ilişkileri kullanılarak başarıldı! 

*****

İŞTE MUSTRASI OLAN LEFKOŞA BELEDİYESİ

Doğrusu Lefkoşa Belediyesi’nin yaşamakta yahut yaşatılmakta olan felaketine  Mağusa’dan bakarken ne   “ah”  diyoruz ne de  “vah!”  Yüreğimiz de yanmıyor,  umurumuzda da olmuyor! 

Geçen gün bir arkadaşla uğrayayım dedim,   “zibilliklerden”   kentin içine  giremedik!  Bu haliyle bırakın Lefkoşa’yı  “Kayyuma” devretmeyi,  geçen gün de yazdık  “seferberlik ilan ederek Karantinaya almak gerekir…”                                                                           Ve durumun fecaatına bakarken zırlandıktı:    “İşte  Cemal Bulutoğluları  da gitti.  Maaşlarını alamayan belediye çalışanlarına da iki maaş birden veriliyor.  Pekala şimdi ve bu facia halini almış olaylar yeni gelişmeleri ile   yaşanır,  Lefkoşa neredeyse salgın hastalığa tutulacak toplanamayan zibilliklere  boğulurken  ne diyor Muhalefet?  “Kanun hükmünde kararnameyi tanımayız!” 

YANİ:  Bu memlekette Anayasal hükümlerin nerede “uygulanıp” nerede  “uygulanamayacağı”  önemli değildir!   Önemli olan  “yasaların uygulanmasını nerede tanıyıp nerede tanımamaktır!”  Ki bu da muhalefetin yahut eylem yapan sendikaların takdirine kalmıştır!  

Eh,  böyle Devlet’e  “vardır” demek mümkün  müdür?  Olmadığı içindir ki  artık AB’ye yalvarıyorlar:  “Türkiye’nin elinden bizi kurtar!”

*****

BÜTÜN BUNLARDAN SONRA DESEK Kİ

“Ne olacak bu ekmeklerin hali?  Türkiye sorunu halletti.  KKTC’de ise insanların  yarısı şeker,  öteki yarısı da tansiyon hastası iken,  ekmekler ya tuzdan yenmiyorlar yahut şekerden! Zaten  “halk ekmeği” dediklerimiz hiç yenmiyor.  Ötekilere de “lüks ekmek” diyorlar ki  o halk ekmeğinden tek farkları ya çok tuzlu oluşlarıdır yahut çok şekerli!  Hadi artık bu ekmek soruna çözüm bulun desek,  bu toz dumanın içinde var mı bir anlamı?” 

YAHUT ŞU FESTİVALLER: Sosyal yönden etkinlik derken rutine bindirdiler. Adlarını da memlekette üretilen  sebze meyvelerden alıyorlar. Ve o kadar çoğaldılar ki artık ne koyacak sebze adı kaldı ne de meyve!  Her halde  sıra  hayvan adlarına  gelecek!       Konumuz bu değil ama:  Hepsi de bu festivalleri    “kültür Sanat adına”  yapıyorlar ve tabi ki paralar  harcıyorlar. Büyük kentlerdekilerin dışında küçük belediyelerin  yahut köylerin bu festivallerdeki giderleri ile gelirlerini var mıdır bir bilen?   Belediyeler batarken organizasyonlar için   halkın verdiği vergiler batağa mı gidiyor  kazanca mı kaydediliyor?  Desek ki Sayıştay falan?  Bir hesap kitap?  

Ne diyecekler?  Hepsi bitti şimdi festivallerin peşine mi düştün? Kaldı ki bu festivaller  yöre halklarının gönüllü etkinlikleridir…  (Hadi öyle olsun mu diyelim!)              Başında  ne dediydik ama?  “Huzursuzluk arttıkça Devlet kademelerinde laçkalık da artıyor!"

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.