1. YAZARLAR

  2. Ferhat Atik

  3. Benim değil bu şehir! Ne de ben bu şehrinim!
Ferhat Atik

Ferhat Atik

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Benim değil bu şehir! Ne de ben bu şehrinim!

A+A-

Lefkoşa’nın meşhur helvacısı anlatıyor:

“Bir şehirde güzelleşme tümden olur. Büyük Han’la, Arabahmet’le Selmiye Meydanı’yla, Bandabuliya’yla olmaz. Buraları düzenledik ama buraların halkını oralara koyamadık! Lefkoşa’yı Yasemin kokusu ile hatırlarım, şimdi gidin bakın ne kokar?”

Bu cümlelerden etkilenmemek elde mi?

Şehrin acısını hep yaşarım. Çoğu zaman da şehir benim acımı.

Ben Lefkoşalı'yım ve Lefkoşa’nın kendine yabancılaşmasını sağlayan yeni sahiplerinin yerleşmelerine, eskilerinin göçüne tanığım.

Ancak ülkemin her karışında aynı yabancılaşma, aynı içten içe göç sürüyor.

Ama ben Lefkoşalı'yım. Lefkoşa’nın derdinden anlarım.

“Bir dokun bin ah işit” deyişi bugünlerde, eski Lefkoşalı'ya sorulacak dün-bugün kıyaslamasını tam olarak betimleyen bir anlama sahip.

Geçmişi biriktirenler, yaş alanlar, biriktirdikçe daha da çok kıyaslamaya gidiyorlar. Daha da çok acı çekiyorlar.

Zamanın getirisi olan değişim değil, bahsettiğim acılar. Güncellenen şehirlerin modernleşme ve teknoloji sürecindeki kazanımı ya da kayıpları da değil. Bahse konu olan acılar, şehrin hızla değişen ve ayak uydurulması imkansız hale gelen insan profili ve buna önlem alınamaması.

Bir şehir, insanına, insan ise yaşadığı şehre benzer.

Ya Lefkoşa? Kime benziyor şimdilerde? Bu şehrin insanı kim, ya da ben hangi şehrin insanıyım?

Benim değil bu şehir! Ne de ben bu şehrinim!

Sokaklarında dolaştıkça aradığım, eski lezzetleri bulamadığım, zaten bundan acı duyduğum şehir, bir de “yeni sahipleri” ile acı veriyor. Her köşesine dolan ve hızla artan “yeni sahipler”.

Köşe başlarında, akşamüzerleri iskemlelerde oturan ve molehiya ayıklayan ablaların teyzelerin yerini şimdilerde, Haran modeli yere çömelmiş, elleri kınalı teyzeler, şalvarı yere değen elinde tütünüyle amcalar almış.

“Olân” diye söz kullananların sıcak sokak sohbetlerini, “ULAN” diye kavga gibi söze başlayanlar almış.

Cezar’ın kahvesinde buram buram kokan kahve kokusunun yerini koyu bir çay demi kokusu, tavla taşlarının ve zarların sesini ise okey taşlarının sesi almış.

Sokaklarında artık Osman Gezer’in kuruyemiş arabası dolaşmıyor, onun yerine artık bombacığa “tulumba” deyip satanlar dolaşıyor.

Herkes ve her yer bir değişim telaşında, şehir ise acı içinde buna seyirci. Giden gidiyor ve yeri hiç boş kalmıyor. Tıpkı kalbimdeki Lefkoşa’nın yerinin hep dolu kaldığı gibi.

Ama ne bu şehrin insanı olarak kendimi, ne de şehrin yeni sahiplerini benimseyebildim.

Peki ne oldu bize? Kim gitti, kim geldi? Nedir bu büyük değişim? Dönebilir miyiz eskiye? Kim bu insanlar? Benim pirili oynadığım sokaklarda, tesbih çeken, asfaltına çıplak ayak çocuklarını salıp arkasına bile bakmayan bu insanlar kim?

Sorular, sorular...

Yanıt bekleyen ama kendi kendimize sormaktan öteye gidemediğimiz sorular. Kendi içimizde başyalan ve bir duygudan öbürüne göç etmemizi sağlayan sorular. Mekanlar ve sokaklar yenildi ama duygulara takılıp hep kalacaklar. Yanıtlanmadıkça bu sorular, acıya acı katarak ve sorularak, hep var kalacaklar...

Kimbilir ben kaç defa daha soracağım her birini.

Kimbilir kaç defa daha yanıtsız kalacaklar...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.