1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Beşparmak Kurtuluş Komandolarından Açıklama
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Beşparmak Kurtuluş Komandolarından Açıklama

A+A-

Beşparmaklar namustur veren namussuzdur; değil PKK, THKO THKP-C TİKKO ve hatta Che’nin Sierra Maestra Dağları’nda saklanan gerillaları gelse vermeyiz!

Sabah gazetesinin Beşparmak Dağları Dikmen köyü yakınlarındaki Taşkent bölgesinde PKK’nın eğitim üssü kurduğu, buralarda savaşçılarını dayanıklılık testinden geçirdikleri ve ayrıca belirlenen kitapları okuttukları aynı zamanda bu kişilerin eylemlere katıldıkları haberinden sonra söz konusu açıklamayı yapmak zorunluluğu tarafımızdan oluşmuştur.

Örgütlü mücadelemize lise yıllarında okul-aile birliği bünyesinde somutlaştırdığımız özellikle Alevkayası’na yaptığımız ‘pikniklerde’ Beşparmakların eğitim-öğretim üssü olmasına karar verdiğimizde başladık. Ziyadesiyle parantez içlerinde de belirttiğimiz gibi, eğitim ile öğretimden kastımız ‘yemeli-içmeli pikniklerdi.’ Bu konuda senelerdir sürdürdüğümüz mücadeleyi, başıbozuk ne idüğü belirsiz örgütlenmelere bırakmayacağımızı başta ülkemiz kamuoyu ve tüm dünyaya bildiririz. Eğer orada bir ateş yakılacaksa bu devrimin ateşi olmayacaktır, herkes rahat olsun, bu mangal ateşinden başka ateş olmayacaktır. İçimize nifak tohumları sokmaya çalışan ve bizi karalamaya çalışan herkesi hizaya gelmeye davet ediyoruz.

Ve fakat bahsi geçen Sabah gazetesine birkaç sözümüz olacaktır. Birkaç sözümüz olurken, Beşparmaklar’ın işaret parmağı kısmında oturduğumuzu, Lefkoşa’nın elektriksizliğine ve karanlığına bakıp efkârlanırken mangal ateşimizi halkımızın var oluşu için yaktığımızı ve yanında otuzbirimiz olduğunu belirtiriz. Zira kurtuluş komandolarının mangal ateşi asla sönmez ve mangal ateşinden asla vazgeçmeyiz. (Otuzbir umarım dünya medyası ve özellikle Türkiye kamuoyunca yanlış anlaşılmaz, zira evet bu bağlamda otuzbirden de vazgeçmeyiz. Otuzbir, viski efendim.)

Sabah gazetesinin büyük ihtimalle Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’dan aldığı koordinatlarda büyük bir problem vardır, zira orada herhangi bir örgütün eğitim üssünü koordine etmeye çalışması mümkün değildir. Fakat, aynı haberciliğin Roboski Katliamı olduğunda da koordinatı önce ‘Kuzey Irak Sınırı’ diye vermesi aynı manidarlığın parçasıdır diye düşünmekteyiz. Mağusa Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in de belirttiği üzere ‘Kuzey Irak Sınırı’ ya da ‘Kuzey Irak’ diye bir söylem yoktur, bu TC’nin kendi çalıp kendi oynatma taktiklerinden biridir. Zira orası TC basını ve televizyonları harici (ve algısı tabi ki de) Kuzey Irak değildir, denmemektedir. Bir diğer Mağusa Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün de belirttiği gibi KKTC’yi de bir tek aynı basın ve ülke tanımaktadır, başka bir Allahın kulu burayı tanımamaktadır. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun, biz içmeyelim de kim içsin? (Yaşasın otuzbir!) Biz bu mangalları yakmayalım da kim yaksın? (Yaşasın yanan mangallar!) Bu Alevkayası öksüz mü kalsın? Sırrı Süreyya ile Ertuğrul Kürkçü’ye neden Mağusa milletvekili dediğimizi anlatalım, geçen gecelerde, Beşparmak Dağlarında, ışıksız ve karanlık bir gece uzun uzun tartıştık; objektif şartlar ile subjektif şartları tokuşturduğumuzda (elimizde otuzbirlerimiz biz gideriz dağlara hey dağlara) Cumhurbaşkanı, KKTC Meclisi, tüm iktidar ve muhalif partiler, çeşitli kurumlar ve dernekler ve sosyal örgütler-örgütlenmeler dâhil onlar kadar ‘bizden’ olup ve bizden daha ‘bizi’ tanıdıkları, anladıkları, fikir ürettikleri, söz söyledikleri fark edilmiştir. Bu sebeple kendilerine ‘Mağusa Birinci Bölge’ ve ‘Mağusa İkinci Bölge’ milletvekillikleri verilmiş ve fakat görevlerini TC Meclisi bünyesinde yürütecekleri de not olarak düşürülmüştür. Başa dönersek, hülasa; nedense Türk medyası bazı durumlarda koordinasyon hatası yapmayı gazetecilik saymaktadır ve TC hudutları içerisinde var olan Roboski köyüne (Şırnak iline kayıtlı olup, Şırnak kütükten düşürülmediyse Kuzey Irak’ın (böyle bir yer yok) değil TC’nin hanesine yazılıdır, sıra no: 73) başka bir ülkenin köyü muamelesi yapmış, aynı gazete inatla geçenlerde 36 insanın ‘terörist’ olduğu gerçeğine vurgu yapmak için (yine algıya saldırı) aralarında 4 PKK’lının olduğunu ve kaçtığını ‘koordineli olarak’ bildirmiştir. Aynı hatanın Beşparmak Dağları’nda PKK örgütlenmesinin olduğu haberi yapılarak ‘koordinasyon hatasına koordineli olarak’ devam edilmiştir. Bir daha ve yüksek sesle bütün Kurtuluş Komandolarımızla yineliyoruz ki; Beşparmak dağları bizimdir, namustur, veren namussuzdur, tedirgin ve telaş olmaya lüzum yoktur, gazete çalışanları bir gün dağlarımıza gelirlerse mangalımız her daim yanmaktadır ve en güzel içkilerle misafir edileceklerinden şüphe duymamalıdırlar.

Haberi okuduğumuz ilk andan itibaren aklımıza Ece Temelkuran hanımefendilerinin 8 Haziran 2011 günü Habertürk gazetesinde çıkan ‘Sırrı’nın Filleri’ adlı yazı gelmiştir. (Ece Hanım’lar bahsi geçen koordinasyon hatalarını koordineli olarak yapmadığı için Habertürk gazetesinden gönderilmiştir. Ve fakat pek büyük gazeteci Fatih Altaylı hala görevinin başındadır. Ne tuhaf, insan gerçek bir demokrasinin oluşması için bazen tam tersi istikametin gerekliliğini düşünmektedir. Zira geçenlerde Orhan Pamuk’un sevgilisini konuk ederek sorduğu sorularla bu ülkenin bir kez daha ‘Orhan Pamuk’a söyleyin akıllı olsun’ diyenlerin yandaşı olduğunu göstermiştir. Sabahtan akşama kadar yok Şike davası yok 58. Madde, bir tanesi, bir tek satır, bir tek eleştiri; bir vicdani cümle ne Roboski ne Hrant ne de Ahmet Şık ile Nedim Şener’in duruşmaları! Varsa yok 58. Madde! Fatih Altaylı, Sabah gazetesi, koordinatları daha önceden ellerine tutuşturulmuş koordine gazeteciliğinden başka şey yapmamaktadırlar! Böylesi bir gazetecilikte Ece Hanım kapının önüne, Fatih Altaylı elbette masanın başına geçecektir.) Bahsi geçen yazıya gelirsek, Ece Temelkuran Nedim Şener ve Ahmet Şık içeri alındığında ‘nereden biliyorsun suçlu olmadıklarını’ diye sorduklarını, devamlı suretle ‘Suçlu değil, çünkü’ diye cümleye başlaması gerektiğini, iktidarın muhalefetin sinir sistemini hepten iflas ettirdiğini, durumun tımarhanelik olduğunu vurguluyordu. Ve soruyordu: ‘sen nereden biliyorsun, suçlu olduğunu?’ Ve aynen yazıdan devam ediyoruz: “Hukukun mantığını tersine çevirdiler ve bunu kerelerdir yazıyorum. Yine de yazacağım. Herkesin kafasına girene kadar: Negatif ispat ilkesi! Bir şeyin yokluğunu ispat edemezsiniz. Şöyle söyleyeyim: Küçük bir odanın içinde bile bir filin yokluğunu ispat edemezsiniz. Bu mantıken mümkün değildir. Fil hiç beklemediğiniz yerden çıkabilir. Ama şöyle de diyemezsiniz: Nereden biliyorsun filin olmadığını? Zaten ben bilmiyorum ki; filin olduğunu sen söyledin. Söylediysen göster!” O yüzden şimdi, Beşparmak Dağları’nda PKK kamplarının olduğunu Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın ayakkabısına bakarak sen söyledin. Bizler, olmadığını kanıtlamak durumunda değiliz, sen söyledin, sen göster. Ve Ece Temelkuran’ın yazısındaki son cümleyle bitiriyoruz bu paragrafı: “Eğer siz odada benim göremediğim bir fil olduğunda ısrar ederseniz ben de bunda ısrar ederim: Fil mil yok, saçmalama!” Eğitim kampı falan yok, PKK falan yok, saçmalama, mangal var, otuzbir var, piknik var, yeme içme var!

Kurtuluş Komandoları olarak, bizi ve halkımızı daha da korkutan, yarın bu ‘’onlar halka değil fil’ benzetmeleriyle kendilerine benzemeyen ve başka türlü olma hakkını isteyen herkesin Beşparmaklar gösterilerek çeşitli suçlar kapsamına alınmasıdır. Ahmet Şık’ın birçok kere dokunduğu ve aynı anda cız etmesine sebep veren bütün bu uygulamaların çok ince ve özellikle medya üzerinden (medyanın algıyı bozma süreci kesinlikle tez konusu olmalıdır) yargı hatta hüküm sonuçlarına varacak kadar nakışlanması, bu haberin, alelade bir haber olmadığını düşündürmüştür. Ahmet Şık dokundu diye kitabı okuyunca yanmıyorsunuz, mümkünse okumaya çalışınız, bütün bu haberlerin ne manaya geldiğini, demokratikleşme denilen şeyin aslında kontrgerillanın el değiştirmesinden başka şey olmadığını ve bu filmde Amerika’nın figüranı başrole başrolü de figürana çevirip esasen kurgusal olarak pek değişiklik yapmadığını yalnızca senaryonun bazı kısımlarıyla oynadığını ve filmin değişmediğini sadece sondan başa izlettikleri için başkaymış gibi göründüğünü ve çoğu kere de ‘biz bu filmi daha evvel görmüştük’ demenin ne manaya geldiğini de göreceksiniz.

BKK olarak önce ‘ortaya suçun dökülüp’ sonrasında da o suçun etrafına ‘suçluların’ konulmasından (ki çoğu zaman o etrafın ideolojik ya da fikren benzemesine de gerek yoktur, yoksa DK adı altında işkenceci faşist polis –hatta bir dönem Fethullahçı olup o yandaşları tarafından da alkışlanan- Hanefi Avcı ile Ahmet Şık ve SDP’liler TÖP’lüler ve Redd Dergisi ile Bilinç ve Gelecek Dergisi çalışanları aynı yerde buluşurlar mıydı?) duyduğumuz tedirginlikten dolayı (ki çoğu zamanda bunu bahsi geçen gazeteler yoluyla yapılmasından ötürü) Sabah gazetesinin haberini acaba ortaya suç dökülüp bir yerden sonra içine suçlular mı konulacaktır sorusunu getirmiştir. Çünkü bazı ve çok gereksiz ve dansöz yazarlarımızın bolca bulunduğu ülkemizde bu hadise ‘aptal bir şaka olarak’ görülmektedir. Belli ki hadise bir ‘Türkler işte Kıbrıs’ı bilmeden ahkâm kesiyorlar’ şeklinde cereyan ettirilmektedir. Oysa bizler, onların bu kadar aptal olmadıklarını, hele şaka konusunda çok ciddi davrandıklarını ve insanların telefon konuşmalarındaki şakalaşmalardan bile ciddi davalar açtıklarını görmekteyiz. Bugün Hrant için bir adım daha fazlasını söylemeye başlandığında da aynı notanın tellerine basılıp ‘Hem Hrantçı hem de Ergenekoncu olanlar var’ denmektedir. Ama mesela, Hrant’ın avukatları, Nedim Şener, Ahmet Şık (ki onlar içerdeler, Erhan Tuncel değil) Hrant’ın katledilişinde onca kere Ergenekon’un (ki biz ona Kontrgerilla demeyi daha çok sevdiğimiz halde bakınız ki algıya müdahale herkes için geçerli) parmağının olduğu ve dâhil edilmesi gerektiğini söyledikleri halde, söyleyenler olduğu halde onlara ‘Hrantçı-Ergenekoncu’ yakıştırması yapılmıştır. O yüzden güzel ve alımlı medyam Beşparmaklar haberini saklayınız, Kurtuluş Komandoları mangal yakmış otuzbiri elinde pikniğini yapmayı sürdürecektir ama korkumuz yarın suçun içine istifleneceğimizdir. Fakat şeftali kebaplarını Özel Yetkili Savcılar hangi suç kapsamına alacaklardır, merakla ve şefkatle beklemekteyiz.

Son sözümüz Kıbrıs Türk halkına;

Sana devlet verdiler. Allah zeval vermesin onlara. Şükran duyuyoruz. Kurucu Reis-i Cumhur ‘Devletimiz olsun da ne olursa olsun’ geleneğinden gelmektedir, zaten onun için gelen de zeval giden de zeval, al dediler 15 Kasım günü sana devletin var. Evet, oldu. Ama içine elektrik koymayı unuttular. Bir miktar su koymayı da unutmadıklarını söylemek yalan olur. Ayrıca yalan da koymadıklarını söylememek yalan olur. İnsan ettiğini unuttular ama. Sen bir insan ediyorsun farkındasın değil mi?

Bir toplumun var olması için insan var olmalıdır. İnsan emeğiyle, düşüyle, başka insanlarla bir arada olmasıyla insan olur, var olur. İnsan kendine bir yol açar, o yol kendisinindir, ama başka yolların da olduğunu bilir ve o yollara da yol açarak başka insan olur. Başka başka insan ve başka insan olur. İşte o zaman o büyük düş; insanlar olur. Sen insansın, var olmak istiyorsan, insandan başla. Ama doğrudur, oradan başlatmadılar, o konuyu öğretmediler sana, ondan kurcalıyorsun aklını, ama yanlıştır; okutmasalar da öğretmeseler de sen öğrenebilirdin, çünkü en büyük devrim insanın kendine açtığı yoldur. O yolu açamazsan, başka yollarla buluşamaz, başka yollara giremezsin. Başka olmadıkça, her durumda ve şekilde, başka olmadıkça, insan olmaz ki… Sorgulaman gereken tarih, senin insan olduğunu unuttukları ve zeval olmasın diye kurdukları tarihtir. O tarihi, insan etmedikçe, var olamazsın, var edemezsin insanını…

İnsan ettiğini unuttularsa da sen bir insan ediyorsun farkındasın değil mi?

Beşparmak Kurtuluş Komandoları halkımızın gözlerinden öper, dağlarımıza mangal ateşini yakmaya, şiş ve şeftali kebaplarımızı yemeye, otuzbirimizi içmeye bekler, en mangal ateşinde yanan hellimcil duygularımızla selamlarız.

Zafer yiyip-içenlerindir..!



27 Ocak 2012

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.