1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Bir 1 Mayıs Hikâyesi
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir 1 Mayıs Hikâyesi

A+A-

Taksim’den Galatasaray’a yürüyen herkesin terör örgütü mensubu sayıldığı bir yüzyıla uyanıyordu, bakınca İstanbul gibi duran fakat uzaktan hep pus gözleriyle çapaklı sabahlara uyanan bu şehir. Bu şehrin köşe gönderinde bir yerde kale içine yan topla dâhil olmak isteyen çocuklar büyüyordu, hiçbir zaman hiçbir yerde o ortayı yapamayacaklarını bilmedikleri halde. Ne çok insan koşturuyordu topun peşinde ve belki de bu kadar çok insan topun peşinde koştursun diye oynanıyordu bu oyun. Herkes yürüyordu, kimisi birazdan yürümemek için, kimisi hayatının en şahane volesini atacağı için, kimi bütün kaybettiklerini alacağı için, kimi topu sola atıp hayatı sağ tarafa yatıracağına inandığı için, yürüyordu, hep ve hızlı ve kocaman ve telaşlı adımlarla. Ama kimse yan yana yürümüyordu, çünkü yeni anayasanın bilmem kaçıncı zart maddesi sebebiyle Taksim’den Galatasaray’a toplu halde yürümek terör örgütü mensubu olmakla suçlanmak demek oluyordu. İstanbul’un köşe gönderinde bir mahalle uyanıyordu, çocuklarının, annelerinin, babalarının ve dedelerinin gözlerindeki çapakla, köşe gönderinden kale içine doğru ortayı yapıp hayatının golünü atmak umuduyla. Bir arada uyanmak suç teşkil etmiyordu, böyle ileri demokrasi taktikleri vardı devletin ve fakat sokağa çıktıktan sonra daha defansif ve alan savunmasına dayalı demokrasiyi seviyordu devlet. Gerinerek uyandı köşe gönderi, merhaba İstanbul kalesi, bugün 1 Mayıs, Taksim’e ineceğiz, gol olur muyuz?

          
Piç Niyazi’nin, 4-C’de okurken sınıfta kalan ve okuldan atıldığı için işsiz kalan İşçi Babası, ‘Tekel Savunma Dersleri’nde’ devletin kendisine su fışkırtmasına, gaz bombası atmasına, ağzının ortasına cop vurmasına, orantılı şiddet uygulamasına karşılık verdiği için 6 ila 8 yıl arasında yargılanıyordu. Çünkü devlet sana tokat atarken devletin karşısında hazır olda duracaktın ve tıpkı 4-C derslerinde kendisine öğretildiği gibi gerekirse cezai durumlarda tek ayaküstünde duracaktı ama devlet babasına karşılık vermeyecekti. Çünkü yeni anayasanın bilmem kaçıncı zurt maddesi sebebiyle devlet istediği kadar orantısına bağlı olmak şartıyla orantısızca şiddet uygulayabilirdi ama devletin işçisi ona karşılık verirse terör örgütü mensubu olmakla suçlanır demekti. 
  

Piç Niyazi, Lise 4. sınıfta okuyordu. Bazı derslerde yazdığı da görülüyordu. Girdiği YGS sınavında (ki kimse bilmiyordu Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı için de elinde şifre olması lazımdı, öyle yolgeçen hanı değildi devletin üniversiteleri) bazı paralı kanalların erotik filmlere uyguladığı şifre gibi karıncalı okudu soruları, yanıtları da karıncalı oldu, sonra öğrendi ki bazılarına kanalların hepsi açıkmış, bazılarına kapalıymış kanallar; oh ne güzel dedi Piç Niyazi, biz piç miyiz? YGS Sınavını protesto etmek için liseden bazı karıncalı arkadaşlarını da toplayıp Taksim’e inmek istedikleri için okul yönetimince içeriye kilitlendiler. Bir kez daha isimleri okul yönetimince şifrelendi, hayatları bir kez daha karıncalandı, ertesi gün Taksim’e yürüyüp ‘Yandaş Geçiş Sınavı İptal Edilsin’ dediği için, devlet tarafından, başkaları tarafından kullanılan bir grup illegal terörist ilan edildiler. Afiş olarak basılıp orta sahaya asıldılar, köşe gönderinden kimse görmediği için, şeref tribününden ve numaralı tribünden ve kapalının alt kısmından terörist olarak görüldüler. Çünkü yeni anayasanın bilmem kaçıncı zırt maddesi sebebiyle devlet istediği kişilere şifre verebilir, istediği yere kendisinin istediği kişileri atayabilir, çabuk hırsız ev sahibini içerden kilitler misali olanları da bastırabilirdi ve fakat devletin öğrencisi devletin sınavına karşı gelemezdi, karşılık verirse terör örgütü mensubu olmakla suçlanırdı.
          

Piç Niyazi’nin İstanbul Üniversitesi Köşe Gönderi Fakültesi Çeyrek Daire Bölümünden mezun ablası Halide akademik bariyer yapıp kale içlerine doğru ilerlemek ve on sekiz üstünden sert bir şutla bu ibne hakemlerin düzenine gol olmak için önce ÜDS’ye sonra Ales’e girdi. (Bu Ales o Alex değil, Alex Türk olsun mu, olsun amına koyum, Ali Veli Kırkdokuzelli güzel isim olur) ÜDS’de kırık şifreleme notuyla kaybettiği cevap anahtarının Ales’de kayıp kitapçıklar ve eksik sorularla karşısına çıkmasından sonra umutsuzca biriktirdiği umudunu KPSS sınavına bağladı. Fakat o esna KPSS kendisini birilerine bağladığı için, Halide’nin onca senelik emeğini bağladığı yerler alabora oldu. Halide, kendini birden Taksim Meydanı’ndan Galatasaray’a yürürken buldu. Öyle yürürken kendini bir yerlerde bulmak ileri demokrasiyle oynanan liglerde çok maç ceza almak demekti, bunun bilmem kaç gün hak mahrumiyeti de cabası, birden kendini hukukun karşısında buldu. Hâlbuki Halide kendini kalenin karşısında bulmak istiyordu. Onca yıl bunun için okumuştu, köşe gönderinde doğmak kolay değildi, kaleye uzaksın birincisi ve mümkün mertebe ömrünün sonuna kadar sana kaleyi göstermeyeceklerdi. Çünkü yeni anayasanın bilmem kaçıncı pırt maddesi sebebiyle devlet istediği yere kale kurup istediğine şut attırıp istediğini kaleye koyup istediği yere atlatıp gol yemesini sağlayabilirdi fakat tribünden olanlara bakıp ‘ibne hakem’ demek ya da ‘sahaya inmeye çalışmak’ terör örgütü mensubu olmakla bir sayılmaktaydı. Halide’de iki sayılmadı zaten. Devlet dedi ki bütün öğrencilerine; sağdan say!
          

Köşe gönderinden Piç Niyazi’nin arkadaşı olan Kürt Eşo ‘tanımlanamayan bir dille’ yargılanıyorken devletin karnesinde, Kürt Eşo’nun kanaat notuna ‘Kürtlerin bizden ne eksiği var, doktor oluyorlar, avukat oluyorlar, dillerini konuşuyorlar, daha ne istiyorlar, devlet dersinden geçmesi için derslerine biraz daha çok çalışması ve öğretmenlerine daha saygılı olması’ düşüyordu. Kürt Eşo bunların hiçbirini istemiyordu, ve tarih bilmeden ve tarih bilenler de tarihi silmeye çalışarak geçiyordu tarih dersinden, kah çakarak kah çift dikiş geçerek Eşo. ‘İnsan olmak istiyorum, insanca yaşamak istiyorum, onurlu bir ülkenin eşit haklarına sahip vatandaşı olmak istiyorum’ dedi. Çünkü kimse bilmiyordu, devletin telsizlerinden hep gizli ve saklı geçen ve özel hareketle itinayla sınıf başkanlığına seçilen JİTEM’in sınıftan alıp derste kaybettiği Kürt çocukların akıbetini.  Ama Eşo biliyordu bütün akıbetlerinde Kürtlerin tarihini. Bazı akıbet bilen Kürt arkadaşlarıyla, kendilerine cop ve biber gazı ve bolca küfür ve dayak atan devletin polisine taş atmak suretiyle karşılık verdiler. Devlet isterse ‘şimdi konuşun’ diyebilirdi, devlet isterse ‘şimdi bu kanaldan konuşun’ diyebilirdi renkli-cam, devlet istediği zaman da ‘şimdi susun’ diyebilirdi, fakat devlete karşı ‘konuşmak’ yasaktı, çünkü yeni anayasanın bilmem kaçıncı cart maddesi sebebiyle devletle devletin istemediği zaman devletin istemediği biçimde konuşmak terör örgütü mensubu olmak suçuna karşılık gelmekteydi. Eşo karşılık geldiği için devletin sıralarına, sıraya diziliyordu, sırası gelince sıraya sokulmak için.
          

            —Kürt olmak zor dedi Eşref.

            —İnsan olmak zor dedi Niyazi.

            —Hadi, dedi Eşref. Köşe gönderinden Taksim’e inelim.

            —İnelim, dedi Niyazi. Devlet köşe gönderinden orta sahaya inmemize izin verdi.
          

Yürüdüler köşe gönderinden çapaklı gözleriyle İstanbul’un bir 1 Mayıs sabahına, herkes gibi iştahlı bir umutla. Fakat o kadar çok şey oluyordu ki, niye devlet iki senedir Taksim’e inmeye izin veriyordu bize? Taksim’e inmeye izin veren devlet, 4-C’ye karşı gelen işçisini suyla dövmesi yetmiyor gibi, suç gördüğü şekliyle neden yargılıyordu o zaman? Şimdi aynı işçisinin Taksim’de yumruk sıkarak, devrim yeminleri etmesine neden izin veriyordu? Piç Niyazi ve onun gibi şifrelenenlerin, çok değil, az gün evvel Taksim’den Galatasaray’a yürümesine ‘terör örgütü üyeliği’ basan devlet, 1 Mayıs sabahına neden izin veriyordu? Halide’nin kırılmış incinmiş umutları, başkalarına sınav diye peşkeş çekilirken, devlet ‘tatmin odalarında rahatlarken’ ve yürüyenlere ‘tek kelam etmeyip’ onları da ‘birilerinin maşası olmakla’ suçlarken günlerden başka 1 Mayıs mıydı? O gün orada, ODTÜ’de direnen öğrencilerin üstüne atmadığını, sıkmadığını bırakmayan devlet, onları da suçla yoğurup yargılamaya çalışırken, günlerden 1 Mayıs olmuyor muydu? Bu devlet, bizi Taksim’den Galatasaray’a yürütmezken neden Taksim’e çıkarıyor? Bu devlet, öğrencisini, memurunu, işçisini, orantısız bir oranla döverken, her türlü yan yana yürümeye ‘suçlu’ damgası vurup ‘illegal’ bulurken, Taksim’i bize neden veriyor? Kürt Eşref’in yediği dayaklar, itilip kakıldığı o sokaklar, o meydanlar, Cizre’de Şemdinli’de Hakkari’de Diyarbakır’da on altı yaşında kardeşlerinin vurularak düştüğü o alanlar, şimdi Taksim alanına çıksın diye mi devlet ‘suçsuz’ ya da ‘daha az suçsuz bulduğu’ için 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkarıyor bizleri?

          
Bütün bunlar olurken, neden ki, illa bir 1 Mayıs hikayesi mi lazım, bütün bunlar oluyordu ülkende, bütün bunlar, sen 1 Mayıs’ı kutlarken. Ve mümkündür Mayıs’ın 2’sinde yine kaldığı yerden maça devam edecek devlet. Ve sanırım ki devlet hepimize bir oyun alanı veriyor, çünkü köşe gönderinden kale içine orta yapılamayacağını o da biliyor artık. Çok eskidi artık o onurlu insanların onuru…
          

Ha bir kez. Bundan otuz beş-kırk sene evvel meydanlardan akıyorduk kalelerinin içlerine. Akın akın bir sel gibi vuruyorduk kalelerine, vuruyorduk. Belli ki o zaman, o kadar sorun teşkil ediyorduk ki, o kadar korkutuyorduk ki onların kalecilerini, devlet oyuna kontrgerilla oyuncusunu soktu. 1 Mayıs 77’de başlayan Kanlı Pazar oyunları, 12 Eylül sabahına kadar sürdü. Biz bir kere geldik kalelerinin önüne, bir kere geldik, ama akın ederek, yel gibi eserek, sel gibi vurarak. Şimdi piknik yapar gibi, güzel bir Pazar eğlencesi gibi, ölüyü anma törenlerinde kutsanan ölünün töreni gibi giriyoruz, çapaklı gözlerimizle Taksim Meydanına.
          

Piç Niyazi ‘canım çok sıkılıyor’ diyor. ‘Devletin oyun bahçesinde, eline kürekle kamyon verilmiş çocuklar gibi giriyoruz Taksim Alanına’.  Kürt Eşref bir kürt gibi içini çekiyor, öyle sıkıntılı bir usturupla ‘Boş ver diyor, bir gün gövdemizden bütün alanları 1 Mayıs yapacak bir coşkuyla uyanacağız, ama şimdi değil’ diyor.
          

Ben yazar olarak hiç karışmıyorum konuşmalarına, içimi çekiyorum, Taksim’den Galatasaray’a yürürken ‘Ne olacak amına koyum bu Galatasaray’ın hali’ diyorum.
          

O esna Taksim’de bir kalabalık coşkuyla 1 Mayıs’ı kutluyordu ve televizyonlar canlı yayında emekçilerin seneler sonra yeniden 1 Mayıs coşkusunu Taksim’de kutladıklarını aktarıyordu. Akşam oldu sonra. Piç Niyazi ile Kürt Eşref orta sahadan köşe gönderine doğru yürüyerek yeniden evlerine geldiler.
 

26 Nisan 2011         

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.