1. YAZARLAR

  2. Dr. Nazım Beratlı

  3. Bir Ramazan hikâyesi
Dr. Nazım Beratlı

Dr. Nazım Beratlı

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Ramazan hikâyesi

A+A-

Bizim delikanlılığımızda, Osmanlı’dan miras köşe yazarları vardı… Ramazanda doruk yapan, eski gösteri sanatlarını anlatırlardı: Karagöz, meddah, orta oyunu… Karagöz’ün yerini tv, meddah’ın yerini “stand up”, orta oyununun yerini de tiyatro aldı şimdilerde ve üstelik izlemek için de ramazanı beklemek gerekmiyor. Ama ben ne yalan söyleyeyim, kırk yılı bulan yazarlık macerama rağmen, her ramazan halâ, Burhan Felek’in Direklerarası’nı anlatan ramazan yazılarını özlüyorum. Ne çare ki biz, Osmanlı ramazanlarını hatırlamıyoruz ki yazalım… Yazsak yazsak, ilk gençlik yıllarımızda, her ramazan zamanın tek kanallı televizyonunda    düzenlenen ve sahura kadar süren tv programlarını yazacağız… Yok ki başka bir şey… Sahurda yatılıp, iftardan bir iki saat önce uyanılarak tutulan oruçları mı anlatayım? Yoksa dinsel ritüellerin çok dikkatle uygulandığı Çayeli’nde,  çocuklar ve eşim de oruç tuttuğu için, gün boyu hiçbir şey yemeyip, sigara belâsı yüzünden, tutamadığım oruçları mı?

Dört yaşımda mıydım, beş mi? O zamanlar Lefke’de yetmiş iki millet beraber yaşıyor. Ermeniler’in dinsel pratiklerini hiç hatırlamam, her halde Lefkoşa’ya gelirlerdi o iş için! İngilizler’inkini de… Ama Rumlar, her Pazar çan seslerinden sonra, kiliseye giderlerdi. Paskalarda pilavuna, Noel’de boyalı yumurta, hangi paskada olduğunu unuttuğum bir dönemde de “gollifa” dağıtılırdı. Herkese… Hep beraber kutlanırdı yâni… Bunun Müslüman karşılığı da her ramazan, iftar saatinden biraz önce açılan fırınlardan çarşıya yayılan, mezlekili çörek kokusu olurdu.  Rumlar da ramazan çöreği alırlardı… O sene ramazan orucu tutmaya “niyetlendim” ve aileye de bu kararı “tebliğ” ettim… Annem sevindi, babam bıyık altından tebessüm etti… Ramazan ayının ilk günü, sabah sahura falan kalkmadım… Oyun mu oynuyorduk, nefis mi terbiye ediyorduk? Bütün gün, aç susuz gezdim… Akşam yemeği hazırlanırken, hiç ilgilenmedim… Nihayet, sofra kuruldu… Avluda olmamız ve etrafın aydınlık olmasından şimdi anlıyorum ki bir yaz ramazanı idi… Herkes sofraya oturdu, ben bahçedeki erik ağacının altında oynuyorum. Sonunda, top atıldı… Annem dedi ki “Hadi oğlum, gel iftar et…”!

Ne iftarı? İftar da ne ola ki? “Ben” dedim, “oruçluyum. Size afiyet olsun!” Sanıyorum ki oruç, bir ay boyunca sürer… Çile’ye yatmışım, sizin anlayacağınız… Dervişmeşrep olacağım, demek ki o zamandan belli…  Bana kimse anlatamadı ki oruç sabahtan akşama kadar sürer…  Neden sonra, karşı komşumuz Sami Hoca Efendi’ye gidildi! Yemeye o beni ikna edecek… Rahmetli hoca efendiye saygım sonsuz ama bu gündüz aç kalıp, akşam da tıka basa yenilerek nefis terbiye işine, aklım yatmadı…

“Magarına bulli”yi yedim ama orucu da bıraktım! Bir daha da tutmadım… Bıraksalardı, ben o yaşta kendimi “çile”ye çekmişim, erişeceğim… Koymadılar!     

Bir sohbetimizde “adaşım” Mevlâna Nâzım-ı Kıbrısî el Hakanî  Hazretleri, “itikatım” olup olmadığını sorup, “elhamdülillah” deyince de “Hade yahu, işte bal gibi Bolşevik’sin” dediydi… Anlatamadım ki hazrete… “Çile’yi doldurup çıksaydım, bir Kıbrıs’a iki Nazım Hoca çok gelirdi, ondan kestiler önümü herhalde?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.