1. YAZARLAR

  2. Atınç Keskin

  3. Bize besleme demeyiniz! (2)
Atınç Keskin

Atınç Keskin

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Bize besleme demeyiniz! (2)

A+A-


(Dünkü yazının devamı)

Bu sözleri söyleyen sıradan bir vatandaş değil de, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Devlet bakanı olunca bizim halk tarafından özellikle ve özellikle milliyetçi muhafazakâr kesim tarafından da esefle karşılandığını belirtmek isterim. Sayın Erdoğan benim atalarım bu topraklara 1571 de geldiler. Üç nesildir Rum-Yunan mezalimini yaşamış bir neslin, kendini haklı varoluş mücadelesine adamış, nesillerin torunuyum ben. Dedem Abdi Ahmet önce İngiliz, sonra Rum-Yunan mezalimini gördü. 1960’ta Rum’un tam donanımlı silahlarına karşı, yarım inçlik su borusundan çakdım almaz tek atımlık silah yaptı nalbant atölyesinde; namusunu, nefsini korumak için.

Yaptığı bu derme çatma silahları mücadele arkadaşlarına taşırken, Rumlar yakaladı, esir düştü, Lefkoşa hapishanesinde 4 yıl, her Allahın günü prangalar altında, kum torbalarıyla dayak yedi, işkence gördü; tırnaklarını söktüler, aç bıraktılar, kışın soğuğunda çıplak yatırdılar, dışkısını ve idrarını yaptığı kabın içerisinden yemek yedirdiler. Af çıktığında sürgün ettiler. İşkenceden patlayan ciğerleri zamanla iflas etti, bir gece uykudayken ciğer den gelen kanlar nefes borusunu tıkadı ve öldü. Geride 4 yetim ve birde dul bıraktı. Bugün bu ülkede adı bir sokağa bile verilmemiştir, çünkü dedem nesli gibi insanlar şova gösterişe prim vermezlerdi. Bu insanlar bu işi yaparken, kalpten inandıkları haklı mücadele için, vatan için, gelecek için, başlarını bu yola koymuşlardı.

Sayın Erdoğan siz iyi bilirsiniz esareti. İnancınız uğruna, savunduğunuz fikir ve düşünce uğruna çekilen mahkümüyeti. Bir dava, bir mücadele uğruna zulme uğramış insanların halinden iyi anladığınızı düşünmüştüm hep, yanılıyor muyum yoksa? Dedem Abdi Ahmet’i Rum’un işkencesi öldüremedi ama yaşasaydı ve sizin bu “Besleme” sözünüzü duysaydı, kahrından ölürdü herhalde.

Zindandan Mehmed'e Mektup
Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'!
Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

 
Necip Fazıl Kısakürek, 1961
 

Sayın Erdoğan sözlerinizi belli bir kitleye sarf ediyorsanız, lütfen bunu en baştan belirtiniz. Sözlerinizi genel olarak tüm Kıbrıs Türk halkına mal ederseniz ve üslubunuzu bu şekilde kullanırsanız, geriye dönüşü mümkün olmayan kalıcı kırgınlıklar yaratırsınız. “Besleme” kelimesi ağır bir söz. Ülkemizde şerefsizlik manasıyla eş tutulmaktadır. Türkiye Cumhuriyetine saygıdan olsa gerek, KKTC halkının boğazı dokuz boğumludur. Kaldıramaz bu kelimeleri. Hani Halide Edip’in dediği gibi: “Toprağın üzerinde şerefsizce yaşamaktansa, toprağın altında yaşamayı şeref sayarız.”

Varsa bir sorun, bunun nedenleri araştırılır, çözüm önerileri KKTC halkının anlayacağı bir şekilde, adabınca ifade edilir. Baskı, tehdit içerikli nahoş sözlerle, bunu nasıl kabul ettirebilirsiniz ki bu topluma? Realitenizi, bu denli ulu orta söyleyip, siyasi kabul görünüzü yıpratıyorsunuz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.