1. YAZARLAR

  2. Dr. Dolgun Dalgıçoğlu

  3. Denize Bedava Girsen Ne Olacak?
Dr. Dolgun Dalgıçoğlu

Dr. Dolgun Dalgıçoğlu

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Denize Bedava Girsen Ne Olacak?

A+A-

 “Canının istediği her yerde denize girebilirsin” demişti bir sefer Kıbrıs’a turistik gezi yapan İstanbullu tanıdık.

Bilmiyorum otellerin, kumarhanelerin, kısaca gaspçıların şahsi arazileri gibi görüp haraç topladıkları sahillerimize “Denize Beleş Girme Günü” diyerek ilk günlerdeki gibi ilgi gösteren var mı?

***

Yazın kendini göstermeye ve de karpuz kabuğu denize düşmeye başladığı bugünlerde haliyle -hele de Pazar günüyse- ilk akla gelen denize girmek olur.

Baf’ta da okutulan “ders” kitaplarının Türkiye ders kitapları olması nedeniyle coğrafya derslerinde bizlere öğretilen de haliyle en ince detaylarına kadar Türkiye’ydi.

Denizin dibinde yaşadığımız halde denize olan özlemimizi bazen haritalara bakarken kendimizi oralarda hayal ederek giderirdik.

Baktığımız harita Türkiye incelediğimiz şehir de İstanbul’du genelde.

Ben o Türkiye haritasının İstanbul bölümüne çok daldım. Kendimi çoğu zaman orada buldum. Oranın her noktasından denize girebileceğimi hayal ettim.

Uzaktan görebildiğim Akdeniz’imin temizliğini Marmara denizinde bulacağımı umdum.

Rüyalarımı süsleyen şehre, yıkım yaşadığımız 1974 savaşından sonra çok zor şartlar altında gidebildim.

İstanbul’da geçen ilk yılım oranın yaşadığım kasabadan daha büyük olan cadde ve sokaklarını anlamakla geçti.

Nereden otobüse binecektim. Dolmuş nedir. O güne kadar tatlı sandığım lahmacun nasıl bir şeydir. Kalabalığı. Üst üste binmiş, trafiğin yoğunluğuna katkı yapmış, taksileri. Boynuzlu troleybüsleri. Karaköy’ün aslında bir semt ve ticaret bölgesi değil daha çok kerhaneleriyle meşhur olduğu. Şehir hatlarını. Balık ekmeği… Ve rakıyı ilk sene öğrendim.

 Her şey farklıydı. O kadar ki kendi değerlerimizle kıyaslamak yerine el yordamıyla çevresini tanıyıp uyum sağlamaya çalışan “ama“ gibiydim.

İkinci senesinin bir yaz gününde arkadaşlarla felekten bir gün geçirelim dedik ve en yakın deniz kenarı Yenikapı’ya gittik.

Sahilinde çay bahçeleri vardı o zaman, şimdiki İDO iskelesi yerinde.

İnsanlar kalabalık ve cıvıl cıvıldı.

Sevgilisini kapan oradaydı sanki.

Sandallarla açılan.

Denizde mangal keyfi yapanlar.

Lokantalarında balık rakı keyfini yaşayanlar çoktu.  

Sanki her gün panayır her gün toplantı vardı o kalabalık şehirde.

Çekine çekine sahildeki bir çay ocağına oturduk.

Çaylar geldi, içerken etrafa yani güzelliklere bakarken gözlerime inanamadım, arkadaşlara sordum, ” Gördüklerim doğru olabilir mi?”

Az ötede denize girenler varken bulunduğumuz çay ocağının dibindeki bir borudan bildiğimiz insan pisliği akıp gidiyordu Marmara’nın göğsüne doğru.

O günden sonra anladım ki girebileceğim tek deniz bir dönem rahat rahat giremediğimiz bizim Akdeniz’di…

***

Gazeteler yazıyor birkaç gündür.

1974 yılında İstanbul Yenikapı’da görüp gözlerime inanamadığım o insan pisliklerinin akıtıldığı boruları Girne sahiline de monte etmişler.

Lağım direkt Akdeniz’in koynuna doğru akıyor şimdi.

“Denize beleş girebilirsiniz, buyurun” deseler, bundan sonra ne olur.

Yine de girer misiniz?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.