1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Dere akıyor Mahir oluyor Ulaş oluyor Deniz oluyor On’lara karışıyor
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Dere akıyor Mahir oluyor Ulaş oluyor Deniz oluyor On’lara karışıyor

A+A-

Mahir Abim, çok sevmezsin bilirim, yani ölümünün kaçıncı yılında olursa olsun, ölümüne methiyeler düzerek ya da ne bilim can sıkıntılı cümlelerle üzülerek bişeyler yazılmasını. Çünkü sen ‘buraya dönmeye değil ölmeye geldik’ derken çok öncesinden zaten yazmıştın diyeceğini. Ben de öyle şeyler yazmayacağım merak etme, sadece senin söylediğin yerlerden geçiyoruz, hem de fena halde geçiyoruz abim, söylemeden geçemeyeceğim, öyle say bu yazıyı, yoksa sevmezsin bilirim, hiç sevmezsin üstüne yazılanları.
   
Türkiye gibi yarı-sömürge ve az gelişmiş (hala uzamadı boyu abim) kapitalist ve feodal ilişkilerin yan yana bulunduğu bir ülkede, ülkenin kurtuluş mücadelesinin iki devrim sürecinden geçeceğini söyledin. Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurma mücadelesi de kendi içinde ayrıca evrelere ayrılmış bir sürü aşamadan geçecektir de dedin. Ve de her aşama belli ittifakları gerektirecekti. Karşı devrim cephesi de çeşitli birliklerden yararlanacaktır diye de ekledin. İçinde bulunduğun evreyi proletaryanın kendisi için sınıf durumunda olmadığı ve proleter sosyalist bir partinin bulunmadığı evre olarak tanımladın. Bu süreç içinde de proleter sosyalistlerin ikili bir mücadele biçimi içinde olmaları gerektiğini bir yandan emperyalizme karşı mücadele için tüm millici sınıf ve tabakaların yanında yer almalarını, anti-emperyalist ve anti-feodal mücadeleye hız vermelerini, diğer yandan proletaryaya politik bilinç vererek örgütlenmesini sağlaması gerektiğini söyledin. Ve ekliyordun; bu ikili mücadele diyalektik bir bütündür ve birbirinden ayrı düşünülemezdi. Bu ikili mücadelenin herhangi bir yanını ihmal etmek sosyalistleri oportünizmin kucağına iterdi.
   
Egemen dilin, ki bu son 60 yıldır sağ iktidarlara nasip olmuş bir gelenektir, ‘gençler neden anarşik olaylara karışıyorlar, okula gidiyorlar, okusunlar’ tümceleri ya da ‘niye politik oluyorlar otursunlar oturdukları yerlerde büyükleri onların yerine düşünürler’ deyimlerine, ki 12 Eylül bunu başarmıştır, öyle kitlesel toplumsal hareketlenmeler kalmadı abi, tamamen ‘büyüklerim bilir’ diyen bir kuşak peyda edildi, sen şunu da demiştin: “Gençlik bilindiği gibi bir sınıf değildir. Öğrenci, gençlik genellikle küçük burjuva kökenlidir ve tüketici durumundadır. Tüketici durumunda olması yurt ve dünya sorunları ile yakından ilgilenmesini sağlamaktadır. Ayrıca gençlik, doğası gereği atılgandır, coşkuludur, yüreklidir. Her türlü çıkar duygusundan ve art niyetten uzaktır. Ve de toplumun en az bozulmuş tabakasını oluşturur. Doğaldır ki bu nitelikleriyle gençlik emperyalizmin karşısında, bağımsızlıktan yanadır. Gençlik, devrimci yığınların politik bilince ulaşmadıkları yarı sömürge bir ülkede, bağımsızlık mücadelesinde toplumun devrimci sınıf ve tabakalarını harekete geçiren bir dinamit fitilidir.” O ki Mahir Abim, tam da bahsettiğin gençlik okuyup da büyük olmasınlar sonra aman çocukları yanlış büyütürler diye, 12 Mart faşizmden sonra düzleşmemiş toplum zemini kalmasın diye bir de 12 Eylül faşizmi geçti bahsettiğin gençliğin üzerinden. Kalanlar mı? Durmadan tüketiyorlar, durmadan tüketiyorlar, durmadan tüketiyorlar, ve çok mutsuzlar, çok mutsuzlar, çok mutsuz…
   
FKF’yi zaman içerisinde böyle bir gençliğin içinde görmedin. Beri yandan Denizlerde FKF’yi böyle görmeye başlıyordu. Siz başka dünyaların hayali içerisindeydiniz, malum Denizle aynı yerlerde durmadığın da çok oluyordu ama başka türlü bir hayal içinde olduğunuz o benzer düşünüz birdi. FKF sıkışmış bir sol jargon içinde, esasen Kemalizm’in çerçevesinde ve nedense ‘aman silahlı mücadeleye girmeyelim, şiddete başvurmayalım, yoksa şiddetle karşı karşıya kalırız’ diyordu. Sisteme benzeyenler ya da sistemden nemalananlar yani sistemin diğer çarkını değiştirip kendi çarkını çevirmek isteyenler için, ki inan bana abim, her devirde vardır ve benim ülkemde de vardır, şimdi sokaklara indiler misal, onların ki sistem meselesi değildir, neden benim çarkım dönmüyor meselesidir, son kertede FKF çizgisinde olmadıklarını söylemek gerçeklikten uzaklaşmak olur ki, bunun korkaklıkla ya da yürekli olmamakla değil sistemin parçası olmakla ilgisi vardır ve çoğu zamanda böyle düşünenler sistemin en büyük karşıtı olduklarını iddia ederler dururlar. Sizin FKF ve TİP’ten kopuşunuzu, gerçeklikle yüz yüze geldiğiniz zaman, onların aslında o kadar da yürekli, o kadar da coşkulu, o kadar da atılgan olmadıklarını, çoğunun ‘Sol’ çatısı altında ‘emperyalizmin kucağına oturduklarını’ ve ‘sistemin parçası’ olduklarını görmenize bağlıyorum. Niyeyse, bana çoğu zaman, oyunbozanlar olarak, delikanlı adamlar olarak, herkesin çarkına çomak soktuğunuz için, çok daha büyük bir kontrgerilla mecrasının programıyla, önce üniversitelerden, sonra FKF ve TİP’ten ‘anarşik çocuklar’ ‘bozguncular’ diyerek kasıtlı ve planlı bir oyunun parçası olarak uzaklaştırıldığınızı, dağlara sürüklendirildiğinizi, yasal zeminde ‘çok oyunu bozacağınız için’ yasal olmayan zemine itilerek, öldürülmenizi, katledilmenizi, asılmanızı, vurulmanızı ‘doğru göstermek adına’ Kızıldere’ye, Nurhaklara, 6 Mayıs sabahına kadar itildiğinizi düşünüyorum.
FKF, TİP, CHP, Sol-Kemalistler, Düz-Kemalistler ve şimdi ismini burada zikretmeye ziyan olacak sol fraksiyonlar tarafından da, yani sadece, sağcı-muhafazakâr-faşist kadrolar ve tetikçileri tarafından değil, bu yola itildiğinizi düşünüyorum. Taylan Özgür’ün katledilmesinin ardındaki sır neydi mesela? Can Dündar’ın 05.10.2000 tarihli “1968 Hareketinin İlk Faili Meçhul Cinayetinde Kritik Soru: “İlk Kurşun” Derin Devletin İşi Miydi?” yazısında uzunca anlattığını ben kısaca geçeyim; CHP’nin malum kurultaylarından biri yapılırken ve tam Hasan Fehmi Güneş konuşurken bir kadın kürsüye doğru yürür “tam bağımsızlıktan” söz etmekte olan Güneş’e doğru bağırır: “Bağımsızlık uğruna ölen Taylan’ın dosyasını neden sakladın? Taylan’ın katili nerede?” Güneş bir an durur, o esna genç kadını apar topar uzaklaştırırlar.  Kurultayı toz duman eden kadının adı Hale Kıyıcı’dır. Taylan Özgür’ün ablasıdır. Taylan Özgür emekli bir binbaşının oğluydu. ODTÜ öğrencisiydi. 1969 yılının 23 Eylül günü İstanbul Üniversitesi öğrenci birliğinin Beyazıt’taki kongresi sırasında arkasından kurşunlanarak öldürülmüştü. O yıla kadar belli bir noktada tutulan şiddet, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür cinayetlerinden sonra birden dozunu artırmış ve 70’lerin başındaki 12 Mart’la sonuçlanacak kanlı perde böyle açılmıştı. Taylan Özgür’ün katili olarak Lisan Çakıcı adlı bir polis memuru, yargılanmış, ancak kimi öğrencilerin ve tanıkların anlatımı arasındaki çelişkiler nedeniyle delil yetersizliğinden beraat etmişti. İşte o gün bugündür Hale Kıyıcı kardeşine kurşun sıkan ismin peşindeydi. Aradığı ipucunu 1990 yılında emekli Yarbay Talat Turhan vermişti. Kontrgerilla uzmanı sayılan Turhan bir söyleşide derin devletin eylemlerini anlatırken Özgür’ün öldürülmesini örnek vermiş ve şöyle demişti: “1978’de Hasan Fehmi Güneş’in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür’ün dosyasını kendine verdim.” Turhan’a göre bu dosyada Özgür’ü bir polisin değil bir üsteğmen’in öldürdüğü yazılıydı. Dosya Bakan’a verildiğinde odada üç kişi daha vardı: Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu… Turhan bunları anlattıktan sonra Özgür’ün ablası Hale Kıyıcı kendisine bu üsteğmenin kim olduğunu sormuş ve onun -1990 itibarıyla- orduda üst düzey görev yapan bir general olduğunu öğrenmişti. Ancak Turhan bu ismi açıklamaya yetkili olmadığını söylüyor, Kıyıcı üsteleyince de şöyle diyordu: “Olayı delillendirmek İçişleri Bakanlığı’nın sorumluluğunda… Ben Hasan Fehmi’yi eleştirmiyorum. Çünkü bu örgüt, devlet içinde devlet… Çözmeye siyasilerin gücü yetmiyor.” Hale Kıyıcı, kardeşinin katilini bulabilmek uğruna bu dosyanın peşine düştü, ancak 10 yıllardır uğraşmasına rağmen bir sonuç bulamadı. Sonunda dosya verildiğinde odada bulunduğu söylenen tanıklardan üçünü; Deniz Baykal, Hasan Fehmi Güneş ve Ertuğrul Günay’ı (Günay şimdi AKP’den bir bakan, kontrgerilla yedikçe karnı da büyüyen bir örgüt demek ve demek kimin kimi yediği de muallâk) bir arada bulabileceği yere CHP Kurultayına gitmeye karar verdi ve aklındaki soruyu tam da “tam bağımsızlık” lafı arasında sordu ama yanıtsız kaldı. Can Dündar, Hale Kıyıcı’yla kurultayda konuştuğunu, Hale Kıyıcı’nın gözyaşları içerisinde durumu anlattığını ve kardeşinin katillerini bilenlerin susmasına, 12 Martta kendilerine işkence yapan kimi isimlerin salonda ‘Genel Sekreterlik’ düşü kurmasına (Ah o CHP Genel Sekreterliği ah) Özgür’e kurşun sıkanların halen görevde olmasına isyan ediyordu. Ve son söz olarak şöyle diyordu Dündar’a Kıyıcı: “N’olur İspanya örneğini inceleyin. Derin devletin içinden sosyal demokratlar çıktı oradan…”

Sen ise Mahir Abim, başlangıçta öğrenci hareketlerini destekleyen bir süre sonra bu hareketlerin karşısında yer alan CHP için şunları diyordun: “CHP küçük burjuva kaypaklığı içinde bocalayan bir partidir. Ve CHP doğası gereği herhangi bir devrimci harekette sonuna dek yürüyemez. İçinde bulunduğumuz Milli Demokratik Devrim mücadelesinde atacağı doğru slogan ve yapacağı eylemlerle CHP’yi etkileyecek bir proleter sosyalist partinin hali hazırda olmaması ve içindeki anti-emperyalist güçlerin varlığına karşın işbirlikçilerin bugün için ağırlıklı olması da CHP’nin bu bocalamasında ve gerici tavrında çok etkilidir. (…) “Bu hareketler faşizmi getirir” sözü çok komik ve ciddi olmaktan uzak bir sözdür. Kapitalizm diktasının hangi koşullar altında geleceğini bilmek için değil bilimsel sosyalist teoriyi, birazcık sosyoloji bilmek bile yeterlidir. “Halk demokratik öğrenci hareketlerine karşıdır ve bu hareketler AP iktidarının işine yarıyor” iddiası da soyut, açık olmayan ve de yanlış bir iddiadır. Halkın hangi kesimi, neye, niçin karşıdır? Halk soyut bir kavram değildir. Halk, ülkenin içinde bulunduğu devrim aşamasında, çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalardır. (…) Halkın hangi kesimi anti-emperyalist ve anti-feodal sloganların atıldığı demokratik öğrenci hareketlerinin anlam ve niteliğini anlamıyor ve de karşı tavır alıyor? (…) Şimdi, “Bu hareketler AP iktidarının işine yarıyor” diyenlere sormak gerekir; “Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçi” burjuvazi ve feodalitenin iktidarına karşı toplumun çeşitli kesimlerinde anti-emperyalist ve anti-feodal kıpırdanmalar yaratan demokratik öğrenci hareketleri mi Amerikan emperyalizminin ve onun iktidarının işine yaramaktadır? Son gençlik hareketlerinde şu gerçek artık iyice açığa çıktı; Türkiye’de oportünistler –teorik yetersizlikten dolayı yanlış yolda olan omuzdaşlarımız sözümüzün dışındadırlar- aktif bir biçimde ihanetin bataklığı içinde kulaç atmaktadırlar. Bize sorarsanız sizin asıl yeriniz bataklıktır. Ve oraya varmanız için size her türlü yardımı yapmaya hazırız. Siz o bataklığa saplandıkça, siz Türkiye sosyalist hareketinden ve gençlik kesiminden, FKF’den temizlendikçe Türkiye sosyalist hareketi güç kazanacaktır. Ve de FKF daha güçlü ve daha tutarlı bir sosyalist gençlik örgütü olacaktır…”

Ama öyle olmadı. FKF’nin içinde temizlenmediler. Bazen yolun içindeyken yolu değil de yordamı değiştirmeye çalışırlar ya, sen de durursun, meram-kitap yordamı anlatmaya çalışırsın, sen yordamı anlatmaya çalıştıkça haliyle yol uzar, sizler, hem TİP içinde hem FKF içinde bütün sol uçlu tartışmalarda, karşınızdakilerle böyle de bir kavga verdiniz. Belki de bu yüzden, FKF’den de koparak, Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu’nu yani DEV-GENÇ’i kurdunuz. Çünkü meram yolu uzatıyordu, ve meramdan ziyade Yol’a önem veriyordunuz, demem o ki güzel abim, gördün, görmedin de değil, ama hepsi, bunların hepsi, Türkiye’nin en birikimli en zeki en donanımlı çocuklarını öldürmeyi, kendi meramlarından daha değerli gördüler.

O yüzden işte, meram ya da yol, onlarla da kavgamız budur, CHP ya da bütün bu gelenekten devam ederek gelen Kemalistler, bir yerden sonra yani, yolun bir yerinden sonra seni durmadan yalnız bırakırlar. Çünkü meramlarında sağ yönlü faşizm belirtileri her zaman vardır. Misal bu yüzden CHP’ye yoksulluk dediğinde bir nebze anlaşırsın, yoksul türk köylüsü dediğinde de bir nebze anlaşırsın, ama o yoksul türk köylüsü bu sistemi değiştirmek istiyor, çünkü bu sistem kendini sömürüyor dediğinde, CHP önce yanında olduğu bu yoksul türk köylüsünü sonra yalnız bırakır. CHP’ye ‘kürt’ dediğinizde koşarak olay yerini terk etmesi bundandır? CHP’nin tüm genel başkanlarının –açıp bakabilirsiniz, Ecevit de dahil- Denktaş ile aynı meramdan gelip yolun herhangi bir yerini umursamamaları (Çünkü CHP’nin yolu esasen tüm sol partiler gibi Solculuk etmekten gelir) ve durmadan meram çizgisinden yürümeleri bundandır? Çünkü CHP, ve onun gibileri, ve o yöndeki meramcılar; sistemin eleştirisini yaptıklarında, çarkın yanlış eller tarafından döndürüldüğünü, çarkın kendi ellerinde dönmesi gerektiğini söylerler. CHP tarihi boyunca da bütün ‘karşı durmalarında’ ya da ‘isyan etmelerinde’ bu minvalin dışına taşmamıştır, taşana da kızmıştır. CHP, hala daha bir Kürt çocuğunun elini insanca avuçlarının arasına alıp o elin soğukluğunu, ürkekliğini, kızgınlığını hissedememiştir. O yüzden dikiz bakıldığında net olarak görülür ki, eğitim sisteminin değiştirilmesi hususunda da CHP’nin AKP’ye olan muhalefeti, daha adil olan daha hukuk barındıran daha insani daha eşit bir eğitim sistemi istemesinden değil, kendi döndürdüğü çarkın şimdi kendisine zıt olan başka bir çarkın eline geçmesindendir. Ve sen Mahir Abim, sizler, Denizler, her iki çarkın da ortasına çomak soktuğunuz, daha başka bir ‘hayal’ kurduğunuz için, ve ‘üçüncü bir yol’ sunduğunuz için her iki taraf tarafından da sevilmediniz.  İçlerinde yol-yordam şaşıranlar da vardır elbet, mesela CHP Tokat Milletvekili Orhan Düzgün, Mahir Çayan ve arkadaşlarının isimlerinin, Bakanlar Kurulu’nun uygun göreceği bazı kamusal alanlara verilmesi için kanun teklifi verdi. İlginç bir meram ürünü, darbeci-orducu bir gelenek, Silivri’deki kontrgerillacıların tamamına verilen destek, beri yandan Mahir Çayan’ın isminin kamusal alanlara verilmesini istemek. Bazen, hepsi, aynı örgütten gibi geliyor bana, sadece üniformaları başka renklerden tasarlandığı için rakipmiş gibi geliyor, bilmiyorum, ömrüm yeter mi; ama filmin sonunda hepsi aynı örgütten çıkabilir. Çünkü bir kafa bulanıklığı bu kadar kafa bulanıklığı etmez bir kafada. Öyle bir kafa namümkün, insan kafasında olunamaz. Kasten olabilir mi?

Seni Deniz kadar sevmezler mesela. Çünkü seni bir yerinden tutup bir şekilde sistemle uzlaştıramıyorlar abim. Sen fazla nettin ondan olabilir mi? Sen Elrom’u vurdun diye fazla şiddet yanlısı bulunuyorsun. Ama o güne kadar devletin karnesindeki ölü çocuklar sayısına nedense kimse bakmıyor. Çünkü Deniz kimseyi öldürmedi. Evet, Deniz kimseyi öldürmedi ama devlet onu da öldürdü. Sen Elrom’u öldürdün, ama devlet seni de öldürdü. Sen Denizler ölmesin diye, ki çok basit yurtdışına kaçabilirdin (ama kaçsan Mahir olmazdın) sen Denizler ölmesin diye, arkadaşlarının, yoldaşlarının, kardeşlerinin yoluna öldün. Bunu demezler. Bunu diyemezler abim. Sen Elrom’u öldürdün, sen katıydın, sen nettin. Seni bir yerinden sokuşturup “Beyaz Türklerin masallarının içine” koyamıyorlar, bak, Deniz, öyle olmasını istemediği halde, nedense, herkesin, her kesimin, iç cebine bir şekilde sokulur, bir yerinden tutulur. Sen Elrom’u öldürürken hiç düşünmeden bastın tetiğe. Ama sen Denizler asılmasın diye ölmesin diye de hiç düşünmeden öldün, bunu demezler…

Biliyorum, sonunda küfredeceksin bana. Sevmiyorsun zira, ama senin ismin hanemizden ne zaman geçse, gözümüzün önüne mahkemede o gün orada Ulaş’la karşılaştığınızda o sarılmanız gelir. Hani tek bir sarılmanın binlerce sayfa ettiği o karşılaşmanızın. Faşizm ne kadar engellerse engellesin ne kadar baskıyla zulmederse etsin gözlerinizin içini, o gülen gözlerinizin içinizi engelleyemediği o sarılmanız gelir. Nasıl insanca inşa edilmiş bir kardeşliktir ki öyle bakar birbirine, öyle konuşmaz da anlar, duyar birbirini, neler konuştu ki o esna gözleriniz? Siz duydunuz bir tek, başka kimse duymadı, dayadı kulağını göğsünüze de duyamadı faşizm. Faşizm ne kadar dayanırsa bir sarılmaya, bir kardeş gülüşe, ne kadar dayanırsa, Ulaş’ın başına senin omzuna dayanan o askerin eli, sizi ayırmaya çalışan o askerin eli, bir sarılmadan bile neden korkar ki faşizm, faşizm olduğundan mı acaba? Öyle işte abim, kızdın biliyorum ama ne zaman ismin hanemize düşse, öyle sarılırız biz de birbirimize.

Ulaş’ın ne kadar şakacı olduğunu anlatıp dururlardı. Çok zeki, neşeli, şakacı ve soğukkanlı olduğu söylenirdi. Ulaş’ın gergin ya da sinirli olduğuna hiç tanık olunmadığı anlatılırdı. Ulaş her şeyden eğlenceli bir yan bulabiliyordu. Onunla bir süre aynı evi paylaşan Ülkü Sağır, Ulaş için şöyle diyordu: “Kardan ve düşmekten ödü kopan, bu nedenle koluna sımsıkı yapışan bana, eğer kayıp düşersek patlayacak el bombalarıyla (ceplerinde en az iki tane vardı) ne hale geleceğimizi anlatırken bile sokağı çınlatan kahkahalar atmama (hiç dikkat çekmememiz gerektiğini belirtmeliyim) yol açan ve bundan hiç rahatsız olmayan bir Ulaş anımsadığım. Yere serdiğimiz şilte benzeri nesnelerde uykuya hazırlanırken açıkta kalan sırtını örttüğümde, bu kez benim sırtım açık diye kalkıp beni örten ve bu karşılıklı örtme eylemini komedi haline getirip evdeki diğer kişileri çileden çıkartan bir Ulaş. Blöflü pişti oynarken, polislerin evde en az 7 kişi olduğuna inanmasına yol açacak kadar gürültü yaptığımız ve güldüğümüz bir Ulaş. Kişiliğini başka hiçbir söze gerek kalmaksızın anlatabileceğine inandığım bir anekdot da şu olsa gerek: Polisle çatışıyoruz. Hedef falan gördüğümüz yok. Öylesine ateş ediyoruz. Benim küçük bir silahım var. Birkaç ateşten sonra tutukluk yapıyor, hemen Ulaş’a koşuyorum, gayet sakin alıp düzeltiyor. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Hiçbirinde en ufak bir sabırsızlık ya da bıkkınlık belirtisi göstermiyor. Bir ara dışarıya atılan el bombası, kapalı olan panjura çarpıp odaya düşüyor. Ulaş yerinden fırlayıp bana doğru koşuyor ve üzerime kapanıp beni korumaya çalışıyor.”

Onların hikâyelerini dinlediğinizde belki onların da sizin gibi ya da sizin yakınlarınızdan herhangi biri gibi olduğunu düşünüp onların anarşik-bozguncu-terörist ya da vatan haini olmadığını hayal edersiniz diye anlatıyorum bu insan-hikâyelerini. Size, bu kadar hayal yeter mi? Ulaş, insan. Ulaş’ın insancıllığı, sizin onun için terörist diye düşünmenizi engeller mi? Ulaş, bütün insanlar arasında bir insan. Senin ve onun ve diğerlerinin gibi. Ulaş, abin. Ulaş, kardeşin. Ulaş, bizim gibi, başkası değil. Sana senin gibi yedirdiklerinden daha çok bizim gibi. Ve inanma, bizim gibi falan yok, senden biri diye yok, insan var; Ulaş insan. Ulaş, sen işte, sen Ulaş’sın! Ulaş’ı 18 Şubat 1972 günü Arnavutköy’de polisle girdiği çatışmada hunharca katlettiler. Ulaş’ın vücuduna sıktıkları kurşunun sayısı o kadar çoktu ki, faşizm ölü olarak ele geçirilen teröristlerden bile o kadar çok korkuyordu ki, ölüsüne bile kurşun sıkmaya devam ettiler. Delik deşik ettiler. Böyle öldürdükleri bir Ulaş. Yukarda arkadaşı Ülkü’nün anlattığı Ulaş. Sence yakışır mı insan olana böyle bir Ulaş? Ulaş dediğin zira, insan…

Ulaş, Yusuf, Cihan, Alpaslan, Sinan, Harun, İbo… Hepsi yukarıdaki hikâyedeki gibi insandılar. Çok insandılar, çok… Öyle zalimce öldürüldüler. Hepsi, bir insan. Yalnızca insan…

30 Mart 1972 günü Kızıldere’de Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna insan olarak ele geçirilemeden öldürüldüler. 40 yıldır insan olarak ele geçemediğimiz ve hesap edilmediğimiz bu yerde, bu gencecik çocukların insan hikâyeleri kaldı elimizde. 40 yıldır bir dere akıp duruyor insanlığımızın denizine; kırk yıldır, susuz bıraksalar da, çöl etseler de bu coğrafyayı gene de akıyor, Mahir oluyor akıyor, Ulaş oluyor akıyor, Deniz oluyor On’lara karışıyor.

On’lardan tek sağ kalanı, BDP İnsan Milletvekili Ertuğrul Kürkçü 29 Mart 2012 günü TBMM’deki konuşmasında Tandoğan’da ki faşizme atıfta bulunurken şöyle dedi: “Bu yola daha önce de başvuranlar oldu. Sayın İçişleri Bakanımızın ifrazat yoluyla insanları cezalandırma çağrısı yani sadece ve ancak vahşi hayvanların yaptığı bir yolu halka teklif etmesi unutulmadı ama bugün başka bir ifrazatla tazyikli suyla, zehirli gazla karşılaştık. Ne oldu? Gene buradayız. Gene düşündüğümüzü söylüyoruz. Tıpkı bundan kırk yıl önce zalimlerin karşısında dimdik duranların durduğu gibi. Onların kendi idealleri için hayatlarını verdikleri gibi. Onları ortadan kaldıran katiller, zalimler, cellâtlar unutuldu ama onlar asla unutulmayacak, tıpkı bugün Kızılay’da kendi amaçları ve kendi inançları için direnen öğretmenler gibi, tıpkı onlar gibi direnen mahkûmlar cezaevinde.”

Öyle genç öldüler ki, her sene anarken sayıyoruz, bir türlü yaşlanmıyor yaşları. Çünkü anımsadığımızda öyle genç öyle güzel öyle insan gülüyor ki gözlerinin içi bir türlü kır düşüremiyoruz saçlarına. Huysuz bir ihtiyar gibi hayal edemiyoruz. Sanki hep kavganın içinde, dövüşüyor gibi. Ertuğrul Abi’ye ne zaman baksam, çok yaşlı buluyorum kendimi, onu ki hangi tarihten bu yana hesaplasam gencecik çıkıyor yaşı. Hala diri, hala bağırıyor, hala parlıyor gözleri! Nerden buluyor bu adam bu kuvveti diyor yaşlanmış yanım; gencecik inancından, gencecik düşünden ve hala ‘hayal edebilmesinden’ ve ‘bir düşü olmasından’ diyor gencecik yanım; şimdi oturup Kızıldere’de, Nurhaklar’da, Zindanlarda, Sehpalarda, Çatışmalarda ölenlerin yaşını bir daha hesaplıyorum, hepsi yirmili yaşlarında çıkıyor hepsi, Ertuğrul Abi dâhil…

Bense hep yaşlı, hep üzgün, hep mutsuz…
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.