1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Dev-Genç’ten Kin-Genç’e Türkiye
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Dev-Genç’ten Kin-Genç’e Türkiye

A+A-

Fatsa’da kazanmıştık aslında. Bütün engellemelere rağmen 1979 senesinde kazanmıştık. Ama bırakmadılar. Çünkü onların Türkiye’sinde Devrimci Gençliğe değil Kindar-Dindar Gençliğe gereksinim vardı. Ta 1979 yılından süregelen bir hesaplaşmanın (moda deyimle rövanşist bakışın) tezahürüdür yaşadıklarımız.  Çünkü 1965’ten beri yükselen devrimci gençliğin üzerinden silindir gibi 12 Mart geçmesine rağmen (ki en yiğit, en temiz, en onurlu, en insan olanlarımızı öldürdüler, astılar, işkencelerde katlettiler, şöyle demek daha yerinde olur; koca koca üniversitelerin koca koca kampüslerini yerle bir ettiler, bir dakika olsun gözlerinizi kapatın, bir üniversite kampüsünü düşünün, gençlerini düşünün; ve sonra tamamen yok edildiklerini, ancak “Kinci” bir “Gençliğin” işi olsa gerek) ayakta durmayı başarmış, yeniden örgütlenmiş, yeniden dirilmiş ve ‘Halk Yönetimi’ ‘Mahalle Komiteleri’ (ki sonra bizden çalarak, Kent Konseyleri kurmuşlardır, ama kimse Fikri Sönmez gibi yargılanmamıştır, hırsız faşizm!) ‘Katılımcı Bütçe’ ‘Katılımcı Belediyecilik’ diyerek halkın yumruğuyla kazanmayı bilmiştir. Elbette bu işi bilenler bu işi böyle bırakmayacaklardı. Çünkü bugünün projesi ya da Türkiye’si için Fatsa yok edilmeliydi. Dev-Genç’in değil Kin-Genç’in olacaktı iktidar.   

Jules Verne ‘Gelecek bugünden yazılır’ demiştir, ne de doğru demiştir zira 12 Eylül Amerikan koordineli bir Türk-İslam faşizminin uygulandığı kanlı bir darbe değildir, aynı zamanda gelecek için tasarlanmış bir 1980 projesidir. Gelecek Kin-Genç’liğin iktidarıdır çünkü fazlasıyla Amerikancı ve Ilımlı-Sermayedar-İslam’dır; bunun için gerekli projede anarşist-vatan haini yakıştırmalarla (şimdi de anarşist lafının yerini terörist almıştır) gerçeği ters-yüz ederek, bütün hak ve adalet duygularıyla oynayarak, gerçek ile yalanın yerini değiştirerek, yeni bir algı ve apolitik diyorlar ben mallaştırma diyorum buraya (kusura kalınmasın) zira bir kuşak mallaştırılırken Kin-Genç o kadar mal durmuyordu, onlar çalışıyorlardı, kılıktan kılığa girerek, mesela 28 Şubat 1997’de de 12 Eylül 1980’de de fazlasıyla askerci ve darbe yanlısı ve hatta pastadan en fazla payı almalarına rağmen, bugün karşı-darbeci anti-militarist gibi görünmeye çalışmakta hatta herkesi buna inandırmaktadırlar. Sanırım bu da ta o günden yazılmış bir gelecek tasarlamasıydı. 

Çünkü, yalnızca bilmeyen insan, bilmemekten mütevellit fikirsiz duran insan, en çabuk ve en hızlı unutur. Eğer İngilizce bilmiyorsanız, ve filmi alt yazılı izliyorsanız, size çeviri olarak ne yazarlarsa öyle söylüyorlar sanırsınız. Hâlbuki şu güzel çocuklar, Denizler, Mahirler, saymakla bitmezler ki, Terzi Fikriler, hepsi sizin için, halkımız için, çocuklarınız için, adaletiniz için, daha iyi bir dünyada yaşamanız için, hep alt yazıyı çevirdiler size, ama nedense siz hep İngilizce bilmemeyi marifet sandınız. (mal derken çok mu ayıp ediyorum)

Eğer faşizmin bir dili varsa önce unutturmaktır çünkü unuttukça daha az konuşur ve daha az sorgularsınız sonra da gerçek dilin söylediklerini değiştirip alt yazıda bambaşka bir dil yaratmaktır. İşte o bambaşka dil unutma ile bir araya geldiği zaman faşizm olur. Çok uzağa değil, yakına gelin, Kürtler için uydurulmaya çalışılan ‘dil’ acaba ‘neyin dilidir?’

Fatsa bu ülkede, ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde, insanca düşünebilen ve insanca akıl edebilen herkesin onurlu belediyesiydi. Şunu da demeyi borç bilirim ki, Türkiye’de belediyecilik yalnızca bir kere 79 yılında ve Fatsa’da yapılmıştır, gerisi hava-cıvadır, zira öyle halkın falan seçtiği işler-kişiler falan tamamen safsatadır. Bakın, neden Dev-Genç ve Fatsa yok edilmeliydi, neden Kin-Genç iktidarı ele almalıydı, neden ‘Bizim Çocuklar Yapamadı’ (Ertuğrul Mavioğlu’nun harika bir kitap ismidir, öyle güzel hikâyeler vardır ki kitapta, öyle güzel okur insan) neden ‘Onların Çocuklarına Yaptırdılar’ anlatalım. Ya da TC Başbakan’ının desturuyla buyurduğu üzere ‘bırakalım tinerci mi olsunlar’ sözüne atfen, bu tinerci çocuklar (şunu da açalım da kaypaklık olmasın, TC Başbakanı burada, tinerci sözüyle ‘komünistlere’ gönderme yapmaktadır, zira TC Başbakan’ının bir metni bir de alt metni vardır, yani tinerci dediğinde pek zekâ-üstü habercilerin ekranlara tinerci çocuk çıkarmasına gerek yoktur zira ziyandır bu yaptığı.) neler yapmışlar Fatsa’da biraz görelim, mesela Belediye seçimleri yapılmadan önce aday Fikri Sönmez şunları söylüyordu:

“…Biz devrimciler halkın kendisinin Söz ve Karar Sahibi Olduğu bir belediyecilik anlayışını savunuyoruz. Ve diyoruz ki: Belediyede Halk Yönetimi.”

7 mahallesi olan Fatsa, yerleşim ve toplanabilme özelliklerine, ihtiyaçların kolayca karşılanabilme koşullarına göre 11 birime ayrıldı. Her birim, nüfusuna göre üç ile yedi arasında Halk Komitesi temsilcisi seçti. Mahallelerde halkın katıldığı toplantılarda belediye çalışma programı taslağı tartışıldı. Halk Komiteleri, esas olarak mahallelerde yapılan toplantılarda kararlaştırılan belediye hizmetlerini yürütecek, halkın yakacak, gaz vb. ihtiyaçlarını rayiç fiyatlarla eşit olarak dağıtımını sağlayacak, mahallelerin yol, su, elektrik, kanalizasyon vb. belediye ile ilgili her türlü sorunun çözümünde Söz ve Karar Sahibi olacaklardı. Birimlerde yapılan halk toplantılarına Belediye Başkanı, belediye çalışanları, Halk Komite Üyeleri de katılıyorlardı.

Terzi Fikri Belediye Başkanı olduğunda, Fatsa sokakları müteahhitlerin keyfince sürdürülmüş plansız kanalizasyon çalışmaları nedeniyle köstebek yuvasına dönmüştü. Her yer çamur içindeydi. Kenti sivrisinekler istila etmişti. Kolera salgınından onlarca insan ölmüştü. Belediyenin kasası tamtakırdı ve belediye çalışanları 7–8 aydır maaşlarını alamamaktaydılar.  Yağ, şeker, sigara, benzin karaborsadaydı. Esasen, küçük bir Türkiye portresiydi: Bütün bu görülen resim büyütüldüğünde Türkiye oluyordu, Fatsa’ya ‘her türlü engele rağmen halkın iktidarına ve gerçek demokrasinin inşasına’ kimse izin vermezdi, vermediler de, o zaman ‘Bir iki üç Daha çok Fatsa’ düşü elle tutulur olmaya başladığı için, maazallah bu tinerci çocuklar ‘başarırlarsa’; “kendi filmlerini kendi alt yazı dili ile’ kimseye satamayacaklardı, izin vermediler de… Reşat Akkaya Ordu Valisi olduktan sonra, Fatsa’ya olan Kinci Nesil saldırmaya devam etti, ‘Çorum Saldırısı’ bile faşizme yetmiyordu, Süleyman Demirel ‘bütün kiniyle’ yönün ne olacağını gösteriyordu adeta: ‘Çorum’u bırak Fatsa’ya bak’ diyordu. Çorum’da olanlar, Maraş’ta ne olduysa öyle oldu, bir hamleyle unutulmaya çabalandı, yalan haberler düzüldü, o kadar zekâ seviyesi düşük haberler yapıldı ki, ‘Fatsa’ya giriş çıkışlar pasaportla’ ya da ‘Fatsa kendi ordusunu kuruyor’ denildi, bu da çok güzel mesela ‘Fatsa Moskova’ya bağlanmak istiyor’. (Hala daha Türkiye medyasının zekâ seviyesi aynı çizgide değil mi? Ve bu zekâ düşüklüğüne bu halk itimat ettirilmiyor mu? Bu halk da etmiyor mu?) Fatsa düşürülmeliydi, çünkü 24 Ocak Kararlarının yürürlüğe girmesi için devrimci muhalefet ezilmeliydi, 24 Ocak Kararları 12 Eylül’den sonraki Türkiye’nin de emperyalist önergesiydi, Fatsa düşürülmeliydi, çünkü Dev-Genç’in yerine Kin-Genç konulacaktı. Çünkü 90’lara gelindiğinde ‘‘akıldan ağdalı-pürüzsüz-tüysüz’ bir nesil’’isteniyordu, çünkü onları Kin-Genç yönetecekti ve onların ‘hiçbir şey’ bilmemesi lüzumdu. Ama 90’larda bir şey oldu, ah o Kürtler, zalim Kürtler…

Terzi Fikri mahkemedeki savunmasında ‘bırakalım da tinerci mi olsunlar’ sözüne karşılık o zamandan bu zamana şöyle cevap veriyordu: (Bizim de tarihimiz var başbakan, bizim de tarihimizin dili)

“…Belediye çalışanlarını disiplin altına almışımdır. Yani, Fatsa’da belediye çalışanları onurlarını yitirmişti. 7–8 ay maaş alamayan belediye görevlileri, çalışanları piyasada gezemez durumdaydılar. Bakkala, kahveye, manifaturacıya ve çeşitli yerlere borçlandırılmıştı. Ve borçlarından dolayı belediye görevlerini, belediyenin uygulamak istediği şeyleri bu memurlar, bu çalışanlar, götürememekteydi. Çünkü borçlu olduğu adamın kapısına gidip onun yasadışı davranışını engelleyici bir davranışa ve cezai yönüne, ikna yoluna gidememekteydi. Çünkü belediye personeli borçluydu. Bundan dolayı da durumları görev getirmelerine el vermiyordu.”

Tam da 24 Ocak kararlarının istediği gibi değil mi, 12 Eylül’den sonra Özal siyasetinin ‘benim memurum işini bilir’ zihniyetinin ucubeliği değil mi? Çünkü insanların aklını, zihnini, kalbini satın aldığınız zaman bile yerine koyabileceğiniz şeyler vardır, ama insanın onurunu bir kez ondan aldığınızda ve buna alıştırdığınız da artık onun yerine kendi istediğiniz her şeyi koyabilirsiniz, Özal Anayasası budur, Özal’ın TC’de yenilikçiliği budur, Özal’ın yarattığı gençlik de budur, o gençlik bu çocukları büyüttü, palazladı işte, şimdi iktidardalar ve durmadan Özal’ın o büyük hayalini bize satmaya çalışıyorlar ‘Bir elinde Kur’an bir elinde bilgisayar…” Evet, oldu, Kin-Genç iktidarda! Biraz geriye doğru yaslanıp uzaktan resme baktığımızda neden Fatsa engellendi, neden 24 Ocak Kararları düşünüldü, neden 12 Eylül oldu, neden Özal ve neden Demirel ve neden Çiller ve neden Tayyip, hepsi çorap söküğü gibi gelmiyor mu, sen nesin peki, tiner vereyim çeker misin?

‘Katılımcı Yönetim’ anlayışı ‘Mahalle Komitelerinden’ ibaret değildi.  Tinerci Fikri Sönmez’den devam edersek şöyle der:

“…Belediye’nin aldığı tüm kararlar halkla tartışılmıştır; halkın onayı olmadan hiçbir iş belediye tarafından yapılmamıştır. Tek cümleyle halk belediyede söz ve karar sahibi kılınmıştır. Demokrasinin gereği budur.”

Fatsa’nın tüm Türkiye olduğunu hayal eder misiniz? Peki, o zaman, bütün kurumların emperyalizmin kucağına peşkeş çekilebilir miydi? Sana sorulmadan, senin boğazındaki lokman çalınarak, hatta doğmamış çocuğunun boğazındaki lokmadan çalınarak, kıyıların bir gecede el âleme satılır mıydı? Emperyalizm böyle rahat at koşturur muydu? En mühimi, tinerciler gibi sen de söz ve karar sahibi olsaydın, yani bilinçli olsaydın, elin ayağın kalbin dokunsaydı, bilerek fikir üretseydin yani onların bir lafına inanarak böyle kolay iman eder miydin? Terzi Fikri bunun için öldürüldü. Dev-Genç bunun için idamlardan, katliamlardan, cinayetlerden, ölümlerden geçti. Seni her gün öldürüyorlar, dirhem-dirhem, nefes aldıkça ölüyorsun ne yazık insan işi değil ama öyle; onlar sen ölmeyesin diye bir kere ve çabucak öldüler, sen hiç ölmeyesin diye her kere ve yavaş-yavaş ölüyorsun, ne yazık!

Ve Tinerci Fikri Sönmez, belki de hayal ettiği düşünü kurduğu insanları da kuruyordu Türkiye’nin Fatsa’sında ama Fatsa’nın Türkiye’sine izin yoktu. Tiner çekmeden kurulacak cümleler değil Terzininkiler, ama şimdilerde ‘Beyefendi izin vermiştir’ diyen vekiller var, ne yazık. Ne çekiyorlar bilmiyorum bu cümleyi kurarken (Özal kimyasalıyla yapılan golcüden bu kadar cümle; ne olacaktı Metin Oktay zarafeti mi, asla; Metin’imiz başkadır, Metin’imiz tiner kokar zamanların golcüsüdür) ama herhalde esas bu cümleler ‘ne güzel bir düştür, bir kere de düşme de tutun ey halk.’

…Eskiden halk, belediyeye ödediği parayı sormazdı. Memurun para karşılığında makbuz kesip kesmediğine bile bakmazdı. Çünkü para belediyenin eline geçse de geçmese de kendisine bir yararı olacağına inanmazdı. Ancak benim dönemimde halk belediyeye giden parayı takip etmeye başlamıştı. Çünkü belediyeye giden her kuruşun dönüp ertesi gün kendisine hizmet olarak önüne dikildiğini görmüştü. Artık halk, belediye gelirlerinin artması için belediye yöneticilerinden daha aktif görev içine girmişti. Ve bu anlayış tüm Fatsa halkının ortak ülküsü haline gelmişti. Fatsa halkının bu konudaki duyarlı davranışı sonucunda, benim başkan olmamdan önce, ekonomik krizden çıkamayan hiçbir yatırım yapamayan, hatta belediye çalışanlarının aylıklarını 7–8 ay hiç ödeyemeyen belediye, benim dönemimde siyasi iktidarın siyasi ve ekonomik baskılarına karşın, para sıkıntısı çekmediği gibi, birçok hizmetleri yerine getirmiş, yeni yatırımlara da parayı ayırabilmiştir. Bu, Fatsa halkının yönetime katılımının küçük bir göstergesidir.”

Belediyesine giden her kuruşun kendisine hizmet olarak döndüğünü yaşayarak gören, belediye bütçesini, gelir ve giderlerini her an denetleyebilen Fatsa halkı, kendi “belediyesini” sahiplenmiştir. Kaçak elektrik, kaçak su, rüşvet ve karaborsayı zabıtaya bırakmadan artık kendisi denetlemiştir. Fatsa halkı belediye bütçesini yalnızca denetlememekte, Fatsa’dan yıllar sonra ancak Brezilya’nın Porto Alegre kentinde 1989 yılında uygulama alanı bulabilen “katılımcı bütçe” anlayışını yıllar önce hayata geçirerek, belediye bütçesinin programının bizzat yapılmasına da bizatihi katılmıştır.

Bugünün deyimiyle ‘tinercilikten’ o zamanın deyimiyle ‘anarşistlikten’ suçlanan Terzi Fikri, hem o zamana hem bu zamana sesleniyor, zira bazen zamanın dili hep aynıdır:

“…Ben, gerçek demokrasiyi böyle anlıyorum. Demokrasinin doğrusu budur. Fatsa Belediyesi’nde bu demokrasiyi uyguladım. Bu anlayışın altında başka şeyler aramak, demokrasiden anlamamak anlamına gelir. Veya art niyet mahsulü olabilir. Demokrasi düşmanı bazı çevreler bu uygulamalarımdan rahatsız olmuşlardır. Belediyede çıkarları bozulmuştur. Benim başkan olmamdan dolayı bu çevrelerin ekonomik ve siyasi büyük zararları olmuştur. Bunların rahatsızlıkları benim belediye başkanı olarak toplumsal hizmetleri yerine getirmeyişimden değildir. Kendi özel çıkarlarıyla ilgilidir. Şu ana kadar gerek tanık ifadelerinde, gerekse uydurma birçok belgelere bakıldığında, durum çok net görülecektir. Hiç kimse Fikri Sönmez zamanında belediye hizmetleri yapılamadı, yapılanlar da taraflı yapıldı, partizanlık yapıldı, yolsuzluk yapıldı, adam kayrıldı, rüşvet olayı oldu diyemez…”

Biz Türkiye’nin Fatsa’sındayız Terzi Fikri, senin elin değmedikçe de bir kere bile dikiş tutmadı bu demokrasi illeti. Biz Türkiye’nin Fatsa’sındayız Terzi Fikri, demokrasiden de kardeşçe yaşamaktan da, onurlu insan olmaktan da anladığımız budur. Bunu anlamaktan da vazgeçmeyeceğiz. Çünkü tarihte susturulanlar var, unutturulanlar var, öldürülenler var, ama ‘sözünüz’ var ‘sözünüzden’ geliyoruz. Unutmadık. Silmedik. Hatırlıyoruz.  

Fatsa olmayacak onların kindar-dindar Türkiye’lerinde. Fatsa olmasın diye olacak 24 Ocak Kararları. Çorumlar, Maraşlar, 1 Mayıs 77’ler, senin anladığın ‘demokrasi’ olmasın diye olacak. Senin yaratmak istediğin insan hamurundan kimse fırın yapmaz, çünkü onların ekmeği kendilerine. Bir tek ateşlerini veriyorlar hep bize! Onların tok karnı biraz daha büyüsün diye aç dünyanın dörtte üçü. Dünyanın dörtte üçüne aynı filmi başka-başka alt yazılarla izlettiriyorlar. Her şey devriliyor, bütün tarih, yıkılmayan tek bir şey yok, sanayi devriminden bu yana, bir tek emperyalizmin kolları devrilmiyor, kapitalizm yıkılmıyor bir tek, yoksa, bunlar gider başkası gelir, başkası gider öbürü gelir, ama emperyalizm bir tek devrilmiyor, bunu ne zaman sorgulayacak insan?

Fikri Sönmez’in hasta yüreği çektiği acılara, yapılan zulümlere ve gördüğü işkencelere dayanamayarak 4 Mayıs 1985 tarihinde Amasya Cezaevi’nin sağlıksız koşullarında duruverdi.  Henüz 47 yaşındaydı… Ve 12 Eylül cinayetlerine bir halka daha eklemişti.          

Fatsa’mız vardı bizim, Fatsa niye yok şimdi, ya da bütün doğrularımız neden toprağın altında, ve neden bu coğrafyada kardeş düşünen herkesin tek bir belediyesi ve belediye başkanı var, ve dünyanın Fatsa’sında Dev-Genç’lerimiz neden öldürüldü, ve neden sen bir yanınla  -insan kere düşünme insanlığından yani, dur hesaplama; matematik anlamaz bir insanlık hesabı bu- Fatsalı da olduğunu bilmiyorsun, ey yapışkan-unutkan ey sen? Sen kendi ellerinle kendi insanlığının heykelini dikene kadar, Fatsalısın, ve diktikten sonra da…         

Terziyi ve Terzi’nin Fatsa’sını çok özlüyoruz…             

Belki de Edip Cansever’in dediği gibidir tam da, bu coğrafyanın kederli şiirinin öyküsü:“Derin, sessiz, iyi böylece/ Güz, ölülerini bırakan kuşlar/ Yer kalmadı acıya ülkemizde/ Derin, sessiz, iyi böylece/ Gün ortası alacakaranlık bakışlar/ Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz/ Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün meduzalar/ Asar söylediklerimizi çeker gideriz/ Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz/ Kıyısında camların bozbulanık rakılar/ Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla/ Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer/ Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter/ Ne kadar konuşursak o kadar sessizlik olur/ Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler./

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum