1. YAZARLAR

  2. Serhat İncirli

  3. Dünyanın en güzel kadını
Serhat İncirli

Serhat İncirli

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Dünyanın en güzel kadını

A+A-

3000 yıl öncesinin filozoflarından, 2013 yıl öncesinin Hz. İsa’sına ve 1350 yıl öncesinin Hz. Muhammed’ine kadar; öğretilerin tümünde “anne baba sevgisi”nden bahsedilir.

Anne ve baba, neredeyse tüm dinlerde, tüm öğretilerde “kutsal” sayılır… “Öğretmen kutsaldır ana – baba gibi” denir mesela…

Ama özellikle “anne” – “ana” esastır…

Cemal Süreyya, “aşk”ı tarif ederken, “annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk” der…

“Hiç bir süs ve makyaj, bir kadını, analık sevgisi kadar güzelleştiremez” sözü; yazar Albert Emil Brachvogel’e aittir ve “canlı tanığıyım” bu söz mutlak doğrudur…

Annemi “makyajlı” hiç hatırlamam… Ama kesinlikle dünyanın en güzel kadınıdır… Bundan kuşkum yoktur…

Hani dünün anlam ve önemine binaen yazacak olursak; 19 Temmuz 1974’te Gaziveren’deydik… Annem ve babam beş öğretmenli ilkokulun iki öğretmeniydi… 19 Temmuz’da komşularımızın evlerinde kazanların kaynadığını ve sıcak sulara tüyleri temizlensin diye batırılan tavukların kokusunun midemi bulandırışını hep hatırlarım…

Fırınlar yanmıştı… Tavuklar, patatesler pişiriliyordu çünkü hatırladığım kadarıyla, “Türkiye burada çıkarma yapacak” denmiş ve Gaziveren sahili işaret edilmişti… O sahile gitmemiz yasaktı çünkü Rumların deniz kenarında dev beton mevzileri vardı, ürkütücüydü…

Kısacası, Türkiye’nin geleceğini eğer 19 Temmuz’da biz biliyorsaydık, Rumlar hayda hayda biliyordu ve “hazırlıksız yakalandık” iddiaları pek de doğru değildi..

Son dönemlerde Rum yazarların kaleme aldığı ve Türkçe’ye de kazandırılan bazı kitaplardan da öğrendiğimize göre, Rumlar Türk çıkarmasını bekliyordu ama içlerindeki kavga ve bölünme nedeniyle hazır değillerdi…

Neyse, biz Gaziveren’e dönelim…

20 Temmuz 1974 sabahı, yemekler fırında kaldı, herhalde koktu veya atıldı bilemiyorum ama Türk askeri, beklediğimiz gibi bizim köyün kıyılarından ya da harmanlığından değil, Girne’den, Boğaz’dan çıkmaya ve inmeye başladı…

20 Temmuz akşam üzeri silah seslerini işittik…

Hep hatırladığım, annem ve ablamla, kerpiç bir eve sığınmak için koştuğumuz ve anemin hiç elimi bırakmayışıdır…

Annem, o gün öncesinde de elimi hep tutuyordu, ondan sonra da hiç bırakmadı - hep tuttu…

20 Temmuz’un akşam üzeri saldırdı köye Rumlar… 21 Temmuz sabahı hepimiz ilkokulun olduğu bölgeye doğru yürüdük… Babam – dayım esir alındı. Kamyonlara kondu… Yol kenarında oturduk… Sürekli üzerime işediğimi de hep hatırlarım… Korkudan elbette… Neyse ki 25 gün sonra Türk askeri geldi ve üzerimize işemekten vazgeçtik…

Çocukları ve kadınlarla yaşlıları Gaziveren İlkokulu’na koydular… Kamyondan dörtte bir ekmek ve bolibif attılar bize… Hala süpermarkete gittiğimde ve bolibif gördüğümde aklıma savaş gelir… Uçakları gördüğümde düşündüklerimi artık siz hayal edin… Bolibif kutusu savaşı hatırlatıyorsa, uçaklar bizi deli ediyordur ve bunu düşünen hiç yok… Anlatmak istediğim şudur ki; savaş korkusu çeken benim gibi insanlar, törenlerde (zaten trafik sıkışıklığından delirmek bir yana) savaş uçaklarıyla deliliğimize delilik katıldığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bile başvurabiliriz ama olsun; milliyetçileri kızdırmayalım… Amma konuya daldık ha! “Saçmalıyorsun” diyenler olabilir… Ama siz insanların üzerine bomba atan uçak gördünüz mü? Ben gördüm… Ve aklımdan da çıkmıyor… Haşlanan tavuk kokusunun da kötüsü bir koku var burnumda… Kan ve bombalar – tozlar – topraklar…

Sizin törenlerde alkışladığınız o uçaklar bizim köydeki bazı hedefleri 22 veya 23 Temmuz günü bombalarken, Rumlar da okula kapatılmış bizlere kurşun ve el bombası yağdırdı…

Annem mi?

Ablam ve beni yere yatırdı; üzerimize yattı… Belki üç beş dakikalık bir keşmekeş ve gürültüydü ki sonuçta 11 kişi ölmüş, onlarca insan yaralanmıştı… İki dizimde de iki küçük bomba parçası vardı… Ailecek hiç UBP’li olamadık… Olsaydık, şu anda belki de “Gaziler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Serhat İncirli” diye bir ünvancığım ve tabii ki “aylıcığım” olacaktı devletten! Yes be annem! Acaba 28’i için İrsen Küçük beye bir oy garantisi versem, 39 yıl 8 gün sonra da olsa “gazi maaşı” alabilir miyim? Ya da Serdar Denktaş, Özkan Yorgancıoğlu veya Mehmet Çakıcı ne der bu işe? Gazi Serhat İncirli! Kurşun sıyıranların gazilik maaşı var da biz iki dize bomba parçası yedik neden olmasın? Kaldı ki psikolojik tahribat da gaziliğe girmez mi?

Bizim Barakacılara ve Komünist Birlik’çilere söylesek, “kazanınca bağlar mısınız gazilik maaşını?” diye; “Merhum Arif hocadan sevgilerle” deyip kovacaklar bizi… Ama öteki dört partiden acaba “gazilik maaşı” koparma şansım yok mu? Veya ne bileyim, TC Büyükelçiliği ya da Yardım Heyeti bağlar mı maaşı bize?

Neyse, konuyu saptırmayalım…

3 gün okulda kaldık… Sonra Hacı Fahri Büyük (merhum) ve Hacı Sabriyanım teyzenin evine gittik… Yatağın üzerinde hiç yatmadık. Hep altında (Allah kimseye korku göstermesin, elde bira tenekesi ile Şafak nöbeti tutarak falan olmuyor anlayacağınız)… Annemi akrep soktu, sesini çıkarmadı “aman duymasınlar” diye… Su kaybından ölüyordum, bir gece yaralı Rumlarla aynı odada yatıp, Rum doktordan Rum serumu aldım; annem yanımdaydı ve eli hep elimdeydi…

Öğretmenimdi annem… Ana okul, bir, iki ve üçüncü sınıfta… Çok da dayağını yedik hani… Kurtarıldıktan sonra Gaziveren İlkokulu’nda yaşam devam etti… İkinci sınıfa falan geçtik… Annem bana “Kin” şiirini öğretti!!! Yaaa!… Hani o ünlü şiir; “bu kin benden vallahi de gidemez / Bin gavur kellesi bir kin ödemez”… O günler öyleydi işte… Yolda bir asker gördüğümüzde, sarılıp kucakladığımız günler…

Ve sonrası ganimet – adam kayırmacılık – hırsızlık – yıkım yılları – sahte milliyetçilerle dolu kokmuş sistem…

Hep asker olmak isteyen biriydim; annem yanımdaydı…

Olmadı…

Kirlilik, sömürü, kokuşmuşluk, bozuk düzen; önce beni sonra annemi tabiri caizse “hain komünist” yaptı… Yemin ederim ki bilinçli bir “hareketlenme” değildi… Elbette etraftan, abilerimden – ablalarımdan çok etkileniyordum ama düzen o kadar bozulmuştu ki; kin şiirleriyle beslenmiş şükranizim ve militarizmden “ne yazık ki” uzaklaştık… Tam karşısına geçtik…

Annem, 12 yaşıma geldiğimde ve köyde CTP’ye daha beş mühür vurulduğu “onurlu” günlerde gizli bir “CTP”liydi artık… Kolay değildi 80’lerin başında “CTP”li olmak… Şimdiki gibi “enflasyonist” seviyede değildi… Çok azdı ama çok güvenilirdi CTP’liler… En güvenilir… Duvara, “Mason Denktaş Kiliseye” yazmıştım; el yazımdan tanımıştı…

Ve yıllar; zaman denen şey geçti… CTP’li olmak, enflasyon nedeniyle ucuzladı… Sürümden kazandı bu parti de… “Bulaşıp güçlendi (BG)” piyasada… Annem; çok güvendiği sınıf arkadaşı Özker hocanın “kovuluşu” ile oy vermekten de vazgeçti… “Hepsi aynı” dedi…

70’ini 3 yıl önce devirdi… Dünyanın en güzel kadını olmanın ötesinde, en iyi aşçısı, en iyi annesi, en iyi nenesi, en yurtseveri oldu hep… Ve hep genç kaldı ruhu. Beden yıpransa da… Şimdilerde, fiziken Baraka aktivisti olamadığı için çok üzgün ama belediye seçimlerinde Merter’in destekçisiydi; haftaya da Münür’ün ve arkadaşlarının… Üç kişi de kalsak, doğru yolda olmanın inançlısı…

Dedik ya, ruhen hala genç bir devrimci ama fiziken biraz yıprandı…

1974’e kadarki toplumsal mücadelede gururla yer aldı… Ama sonrasındaki bozuk düzene asla teslim olmadığı gibi; o yıllardaki bazı oyunları da devrimci analizlerle yargıladığında, işin gerçeğini çok iyi anladı… 1958’den beri oyun oynandığını, ensemizde andrez geçildiğini iyi biliyor…

Fiziken yorgunluk; vücudunu güçsüzleştirdi… Ve Çarşamba’ya büyük bir operasyon geçirmek zorunda…

20 Temmuz 1974 sonrasının kirlenmişliğine, satılmışlığına, zavallılaştırılmışlığına, işbirlikçiliğine hiç yenilmedi; Pis hastalığa mı yenilecek?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.