1. YAZARLAR

  2. Dr. Nazım Beratlı

  3. Düşünce'yi de sadeleştirme...
Dr. Nazım Beratlı

Dr. Nazım Beratlı

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Düşünce'yi de sadeleştirme...

A+A-

İnsan, doğa karşısında o kadar zayıf bir mahlûktur ki ancak doğanın sırlarını öğrenir ve kendi lehine kullanırsa, neslini sürdürebilir.

İnsanın “gerçeğe” ulaşma faaliyeti, başlıca iki yol izler:

Bilimsel yöntem ki gözlem ve deneye dayanır ve Felsefe ki düşünceye dayanır.

Bilim alanındaki ilerlemeler, eski Mısır’dan, Mezopotamya’dan beri bilinir.

Düşünce dünyasındaysa, Eski Yunan’dan öncesini bilmiyoruz.

İlk çağ aşılıp da Orta çağ’a girildiğinde, bilim ve düşüncenin merkezi, Orta Doğu dediğimiz topraklardaydı. 

Hristiyanlık orta çağı, deyim yerinde ise bir tür “Cahiliye” dönemi olup, o dönemde bilimin de düşüncenin de merkezi, Medrese’dir.

Felsefe ve tarih yorumunda İbn-i Haldun, Marx’ın öncülü sayılır.

Modern tıbbın öncülü de batıda Avicenna denilen İbn-i Sinâ’dır…

Daha Halife Mansur döneminde ortaya çıkan Bayt-ül Hikme, torunu Harun ül Reşit döneminde düzenli bir akademiye dönüşmüş ve medresenin temelini oluşturmuştur.

Hastalıkları bazı küçük canlıların yarattığı fikri, (cünnülcuma) İbn-i Sina’ya aittir…

Küçük kan dolaşımını bulan da İbn-ül Nefis’dir.

İslâm’daki hukuk tartışmalarının dört büyük imamı; İmam Hanife, İmam Malik, İmam Hambel ve İmam Şafii’yi doğurduğunu da ekleyelim…

İbn-i Haldun Fas’lı, İbn-i Sinâ Buharalı, İbn-ül Nefis ise Şamlı’dırlar…

Bu, endemik bir parlama değildir.

İlber Ortaylı’nın “üniversite önce teoloji, sonra tıp, sonra da hukuk’tur” tespitini de ekleyelim…

Haçlı Seferleri ve Endülüs’ten bu bilgi ve düşünce, batı Avrupa’ya da tevarüs etmiş ve kentleşme ile ortaya çıkan batı üniversitesi, bunun üzerine kurulup, 15.yy’da tıptan başlayarak, deneyselliği keşfettiği andan itibaren de medreseyi aşmıştır.

Türk modernleşmesi üzerine çalışmaya kalkan her yazar, bunun temelinde Sultan Abdülmecid’in Tıbbıye’de “teşrih”e izin vermesini bulacaktır.

Bu esnada medrese, ötede kendi teolojisinin içine gömülmüş, bilimin dışına düşmüş bir vaziyette, can çekişmekte idi...

Sebepleri ayrı…

Batı akademiası, deneyselliği 10.yy’dan beri var olan üniversite kültürünün üstüne giydirerek ilerledi.

Bologna, Oxford gibi üniversitelerin kuruluşları, 10-11. yy’lara dayanır.

Bizde ise üniversite, mederesenin yâni geleneğin dışında oluştu!

Mühendishane-i Şahane, Tıbbıye-i Şahane ve Mülkiye-i Şahane örneklerini unutmayalım.

1930’larda ise Darül Fünûn üniversiteye tahvil edilirken, medrese zaten artık kapatılmıştı!

Bizim akademiamız, batıdaki gibi geleneksel kökenler üstüne değil, geleneği reddederek, batının bir taklidi olarak ortaya çıkmıştır.

Üstelik Hristiyan olmadığımızdan, o kavramın içeriğini de anlayamayarak!

Onun için İbn-i Sinâ’dan beri özgün bilim adamımız olmadığı gibi, Mevlâna’dan, Hacı Bektaş’tan beri, özgün düşünürümüz de yoktur.

Kültürü, tarih içinde bir yerden kesip, başka bir yöne akıtamazsınız!

Hegel’den dem vurmayan entelimiz yoktur ama onun bir papaz olduğunu, genellikle unuturuz!

Aydınlanma diye parçalanırız ancak bunun, Hristiyan mezhepler arasında bir çatışmanın ürünü olduğunu, gözden kaçırırız! Weber’e göre, Katolik Ahlâk’ın yerine konan, Protestan Ahlâkı’dır, Aydınlanma…

Soyut düşünemeyen, hiçbir şey düşünemez…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.