1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Ece “Men Dakka Dukka” Üzülme!
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Ece “Men Dakka Dukka” Üzülme!

A+A-

Şimdi de Ece’ye saldırıyorlar. Şimdi de diyoruz çünkü daha evvel de uyguladıkları yöntemi kullanıyorlar. Suçun içine (ki suçun ne olduğu bile muamma ile tahayyül arasında gidip gelirken) madem ortada tahayyül ile muamma arasında elde ettiğimiz suç var o zaman içine neden Ece’yi istiflemiyoruz denilerek saldırılıyor. Şurada hemen parantez açayım, pek demokrat abiler ve ablalar ‘Ne yani Ergenekon yok mu, darbe sevici misin yoksa sen hııııı’ demeden ‘Efendim, Ergenekon bilmem, ve fakat dibine kadar kontrgerilla vardır, ve Silivri’dekilerin bazıları canımızı fazlasıyla yakmışlardır, ve Kıbrıs’ta, ve Diyarbakır’da ve 12 Mart ve Eylül’de, ve faşizmin bütün kan dolaşımlarında bizatihi kanı akıtmışlardır, ve fakat, cevabın en can alıcı sorusu da burada ya: “Kontrgerillanın dibine inip kökünü kurutmadığın gibi, emperyalist kolların (o kollar nedense senin yanağını okşamaktadır şimdi ve nedense Silivri’deki eski yanakları tokatlamaktadır) sevişi el değiştirdiğinden, malum yeni bir Kontrgerilla hortlatılmaktadır. Biz, faşizmin her türlü kollarına bu gövdeyi yatırmayız diyoruz, çünkü bu gövde bizim de olsa (ki emperyalizm bu kadar iyi niyetlidir a abiler ablalar) o kollar bizim değildir! Dünyanın neresinde darbe varsa, neresinde bir insanın üstünde tahakküm kurulmaya çalışılıyorsa, bir insanın var olma sebebi yok ediliyorsa, en son adamın sözü bile kalabalıktan daha çok değil diye dinlenmiyorsa, biz hepsine karşıyız güzel abiler güzel ablalar deyip kapatıyorum parantezi.  

 

Bu muhterem ablalardan biri –Ki Ece Hanım’lar pek güzel yanıtını verdiler; bu ablalardan biri gece politika eyledikten sonra sabahına Petek Dinçöz’ün programına katılmıştır, ciddiye alamıyorum demiştir, katılıyorum- ve fakat Ece Hanım bunun pek sevgili eşi de artık spor programlarında bile 4-4-2 mi olsun tandemli mi oynansın diye konuşmaktadır. Şike dosyası olur, bu konuşur, Ergenekon olur bu konuşur, İnternet Andıcı olur bu konuşur, bu kadar konuştuğuna göre bilmediği yok; ve fakat hep kızdığım gibi; 12 Eylül’ün en büyük başarısı Sol’un belini kırması, emekçinin haklarını gasp etmesi, İslamcıları güçlendirmesi falan değil bu ülkenin zekâ düzeyini düşürmesidir. Çünkü o zekâ oralardan tepetaklak devrilmeseydi, şimdi alt yapıdan üst yapıya kadar, ahkâm kesenlerin hiçbirinin sandalyesi dolu olmayacaktı. O bakımdan 12 Eylül’de bir istiflemedir, bu kez darbe suçunu bizatihi işlemiş, Ertuğrul Mavioğlu’nun güzel de bir kitap ismi olarak armağan ettiği gibi ‘Apoletli Adalet’ kurulmuş (hala daha öznesi yer değiştirmiştir fakat ‘vesayeti’ kalmıştır gibi gelmektedir bana) sonra da suçun içine ‘sandalyenin zekâsına uygun’ olanlar istiflenmiştir. Bilmiyorum, belki de Türkiye Kontrgerilla Tarihi, bir suç ve istifleme tarihidir, Mahir Çayan’ın üslubuyla ‘aynılar aynı yere ayrılar ayrı yere’.

 

O yüzden Ece Hanım’ın da başka bir yere istiflenmesi olanaksız olurdu. 12 Eylül İslamcıları nereye istiflediyse, suçun içinden ne çıkardıysa, nasıl bir adalet ve düzen kurduysa herkes kendi yerinde ve doğru yerde durmaktadır. Tarih, sonucundan değil, serim kısmından hareket ederse; hiç de tuhaf gelmiyor mesela bana, nedense; 1969’un Şubat ayında Amerikan 6. Filosu yeniden Dolmabahçe açıklarına yanaştığında, Emperyalizme karşı kim ‘defol’ dediği için 12 Mart ve 12 Eylül’ün sonuçlarına zindanlarda, işkencelerde, hapislerde, sürgünlerde, yasaklarda, ölümlerde istiflendiyse ‘suçlanarak’; MTTB adı altında ‘Emperyalizme Defol’ diyenlere karşı durmak için Dolmabahçe’ye gelerek cihat ilan edenler; ve 6. Filo’yı kıble ederek namaza durduktan sonra molotof kokteylleri, bıçaklar, baltalar, sopalar, taşlar ile ‘Kanımız aksa da Zafer İslam’ın!’ sloganlarıyla Taksim Meydanı’na yürümeye başlayanlar ve savaşa duranlar kimlerse; tarihe ‘Kanlı Pazar’ olarak geçecek olan günü yaratacak olanlar kimlerse; devrimci genci, birisi sopayla vurarak diğeri de elindeki bıçağı saplayarak öldürmek isterken toplum polisinin nedense(!) seyrettiği gazete fotoğraflarına yansırken, ve karısı Eşan ve küçük kızı Elif’e hatıra olarak kalan bu fotoğraflardan sonra Turgut Aykaç’ı kim öldürdüyse; bütün olanlara Başbakan Demirel, İçişleri Bakanı Faruk Sükan, İstanbul Valisi Vefa Poyraz “İrticai bir hareket değildi” diye niye dediyse; ve ardına Faruk Sükan “Tamamen komünistlerin tertibi. Orada bir tek dinci grubun tahriki yoktur” demeyi neden sürdürdüyse; ve bütün bunlara binaen İTÜ Öğrenci Birliği’nin olayla ilgili yorumu neden şöyleyse: “Düpedüz oyundu bu. Amerika’nın işbirliğini övdüğü iktidarın, polisleri ve çember sakallıları yurtseverlere karşı saldırttığı bir oyundu. Yakasında bayrak olmayan herkese vuruyorlardı… Ve ‘Anti-Toplum’ polisleri suçlu diye yaralı, dövülmüş yurtsever yürüyüşçüleri nezarete götürüyorlardı. Bu saldırı olurken 6. Filo’dan kalkan bir helikopter alay eder gibi olayları havadan izliyor, Amerikalılar otellerde içki ve kadın âlemleri yapıyor, iktidar da AP’nin kuruluş balosunu kutluyordu.” Şimdi ve sonra, ve şimdi ve sonradan da evvel, o yüzdendi işte. O yüzden ki şimdi de bakıldığında değişen bir şeyin olmadığı o kadar açık görülüyor ki; yakasında bayrak olmayan Ece Temelkuran, üzülecek bir şey yok, tarihten gelen bir istif hadisesi, ki suçun tarihinden büyük, kıbleye duranlar ‘aynılara’ Amerikalıları denize dökenler ‘ayrılara’. Sen, ben, bizler, Amerikan emperyalizmin ayırdığı taraftanız Ece, bütün bunlar, hani ‘aman canım 70’lerin siyaseti mi kaldı’ diyenler esas biliyor ki, 70’ler bugünler olsun diye oldu, o güzel çocuklar ölüme kadar neden kavga ettiler, bugün olmasın diye; ama bugün oldu ve dünden tek bir toz zerresi bile kalmasın diye (çünkü tek bir toz zerresinden bile öyle korkuyorlar ki) dünün tarihinde de tahrifat yapmaktadırlar.

 

Çarşamba akşamı Okan’ın programındaydın. Program esnasında “gerilla” yerine ‘dağdaki adamlar’ dedin diye kızdılar bir kısmı; başka bir kısmı da neden “dağdaki adamlar” dedin de “terörist” demedin diye kızdılar.  Tuhaf olan şu ki, bir yerden sonra ‘zekâ problemi’ sadece ‘istif yerine’ değil ‘istiflenmiş herkese’ sirayet ediyordu. Hâlbuki şöyle bir şey vardı, yani hatırlıyorum, “niyet önemlidir.” Senin için temizse, o dostun ya da o sevgilinin ya da neyse o şey onun niyetinin temiz olduğunu bilirsen, ki çok insanidir, insancıldır, sen o sözün arkasında ‘slogan devrimciliği’ aramazsın. Yazık! Keza diğeri içinde bu geçerli, bu ülkede 94 senesinin Siyaset Meydanı programlarını açın, bakın; garibim Ahmet Kaya’m, ‘dağda ölen asker de kardeşimizdir, gerilla da kardeşimizdir, bu insanların sıkıntılarını dinlemek lazım, ortak bir akıl bulmak lazım’ diye deyip durdu, adama demedikleri şey kalmadı, ne teröristliği kaldı ne vatan hainliği; bu kadar ucuz mu peki, işte her şey bu kadar ucuzlaştırıldığı için ‘insan yiyen’ bir ülke burası, insan yedikten sonra da alay eder gibi ‘aaa gözü de badem gözü gibiymiş’ demenin ülkesi! O bakımdan niyet önemlidir, Ahmet Kaya’nın niyeti insancıldı, insaniydi, Ece’nin de dağdaki dese ne olur gerilla dese ne olur, terörist dese ne olur demese olur, siz bu savaşı, bu kirli savaşı durdurabilir misiniz, eğer duracaksa sabahtan akşama kadar diyelim. Ben bu klişelere çok sinir oluyorum, nerden olursa olsun, elbette manası kendinden manidardır, ama bunu bir ‘fikrin temsili’ haline getirmek çok acıklı. PKK’nin ile PKK’nın arasındaki tek fark benim için, bunu böyle yazan ya da böyle söylemeye çalışan değil, yani biçimsel bir övgü değil; ne söylediğidir, nasıl söylediğidir, yani basbayağı kafasının içidir, yani basbayağı içeriğidir, benim için içeriğin övgüsü bütün biçimsel övgülerden daha önemlidir, yoksa mesela Cüneyt Özdemir’i –yazık korkuyorsun madem niye efeleniyorsun, çok tuhaf- nereye koyacağız, korku duvarına tosladığı için, yani olaydan beş dakika sonra söylediği şeyi savunamayacak kadar düşmüş olan insanlara, biçimsel olarak gazeteci diyecek miyiz, yani her akşam 5 N bir de K sorusunu (hem de gazeteciliğin atası olan soruyu) televizyondan sorduğu için, her televizyonda gördüğümüze ya da gazetede yazı yazana ‘gazeteci’ mi diyeceğiz? Cüneyt Özdemir son tavrıyla biçimsel olarak gazeteci kalmıştır ama içerik olarak gazeteci değildir. O yüzden sevgili Ece, sen de yazma, sen gazetede yazma, Banu Güven NTV’den gönderildi diye gazetecilik yapmıyor mu, ben görüyorum, taş gibi de yapıyor. Programı mı yok, olmasın, biçime mi takılacağız, hayır; biçime endam kırıtıp etek öpmeye Cüneyt Özdemir devam etsin, Banu, sen, güzel birkaç insan işte, gazetecilik yapıyorsunuz. Paragrafın başına dönersek, evet içerik ‘sapkın klişe ideolojilerden’ daha önem arz eder, bu bakımdan Nuray Mert’in 9 Şubat 2012 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesindeki yazısında “AKP yerine AK Parti diyeceğim” dipnotlu ironisini ben böyle okudum, ve o kadar yerinde o kadar güzel bir saptamaydı ki. Yani, AKP her durumda Ak Parti olamamayı oynamaya devam ettikçe Zamangastesigiller Ak Parti deseler ne olur demeseler ne olur, Nuray Mert bütün fikri yazılarında zaten içerik olarak ‘söylemek istediğini söylerken’ biçimsel bir ayrıntının dehlizinde neden boğulsun, Akp ya da Ak parti, sen bana fikirden haber ver, değil mi yani?

 

Bir de şu malum ‘Sınıfsız Domates’ yazına istinaden Ali Şimşek’in ‘Kaçın proleter domatesler geliyor’ yazısını da bu minvalde değerlendiriyorum. Bu, herkesin, ‘daha az solcu’ ‘daha çok solcu’ ya da ‘ben daha çok biliyorum solcusu’ veya ‘sen de hiçbir şey bilmiyorsun solcusu’ tavırlarını, “taşra solculuğundan” başka bir yere koyamıyorum. Sen bir yazı yazdın. Sen o yazıyı, ya da başka yazıları, ya da yazacakların da olacaksa, ben ‘niyet önemlidir’ diye düşünüp değerlendiriyorum. Az Marx okumuş, çok Engels bilmemiş diye değerlendirmeyi de ‘klişenin fikrin temsili’ hale gelmesinden dolayı korkutucu buluyorum. O kadar kitap, o kadar değerlendirme, o kadar cümle, hala Ece’nin ne demek istediğine dair eksik bişeyler arayanlar varsa, ben de “kötü niyet” arıyorum. Sen, en basitinden ‘Ne Anlatayım Ben Sana’ diye bir kallavi kitap yazmış bir kadına, ‘az biraz aç da Marx oku, burjuva kızı’ diyemezsin! Ama biz de öyledir, klişe ve taşra solculuğunda, tutuculuk fena halde devrimcilik sanılır. Yukarıda dedim, biçim mi içerik ki, fikir mi yoksa slogan mı? Ece Hanım şöyle bir şey dedi yazının bir yerinde, kıyametin kopması da şu: “Onun bir aylık gelirine yakın miktarlarda paralar vererek ayakkabılar alan biriyim.” Ki yazının öncesini de yazmadım, öncesi bu cümlenin ne manaya geldiğini daha net söylüyor, canı sıkılan açar okur, zira bu aralar canı sıkılınca insanlar yazı okuyor, ben buradan devam edeceğim. Kıyamet şundan kopuyor: Klişe! Klişenin dışına çıkamazsın. (Klişe ile Kilise arasında benzeş sesler mi var bana mı öyle geldi) Solcular, eğer fikirlerini, yani içeriklerini değiştirmeyip, hayat içinde yürürlerken, bir yerinde zengin olamazlar mı? Zengin olmak demek solculuktan istifa etmek midir? O zaman fikirden de mi kovmalıyız kendimizi? Solcular pahalı ayakkabılar giyip güzel fikirler düşünemezler mi? Ya ayakkabıyı ya solculuğu mu bırakacağız? Peki, ya fikir, fikir hepsinden mühim olan değil midir? Solculuk illa yoksulluğun mu himayesindedir? Hayır, hangi tutucu, faşist, temelden kuralcı ve kısıtlayıcı aklı ‘sol bakışa’ reva görebiliyorlar? (ki bu insanlar yeri geliyor; çok haklı olarak Kemalizm’in doktrinlerine ve uygulamalarına yeri geliyor Ak Parti’nin (Akp mi demeliydim, hay aksi!) doktrinlerine ve uygulamalarına ‘yüksek sesle’ karşı geliyorlar, ne yaman çelişki!) Prototiplerinize uymayabiliriz, ama zaten biz sizin uydurduğunuz prototiplere değil, insani olana uymaya çabalıyoruz. O insani olan ki, içindekilere bakar, kitabın arka kapağında ne yazdığına değil.

 

Bu istif meselesi de şimdinin meselesi değil, suçun içine neyi nasıl karıştırıp oradan nasıl bir Türkiye çıkarma metotları çok eskiden beri deneyerek geldikleri bişeydi, emperyalistler için. 79 yılının başında, Guadelup’da ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı, Fransa Devlet Başkanı, Batı Almanya Başbakanı dörtlü zirve toplantısında ne konuşmuşlarsa oydu. Dünyada 73 yılında yükselmeye başlayan petrol fiyatlarının yarattığı ekonomik çöküntünün fırtınası eserken, kapitalist-emperyalist sermaye bir şey yapmalıydı. O gün Türkiye’de ele alındı. Ortadoğu ülkelerine saldırmak için emperyalizm, Türkiye’yi de içine alan yeni planlar hazırlıyordu. ABD’nin en yetkili ağızları “Ortadoğu’daki yeni güçler dengesi içinde, batının çıkarları açısından Türkiye’ye önemli görevler düştüğünü” belirtiyor ve ekliyorlardı: “ABD, İran’da düştüğü hataya Türkiye’de düşmeyecektir.” Dörtlü zirvede İran konusu da görüşüldü. Bu konuda ABD Başkanı eleştiri yağmuruna tutuldu. Göstericileri “baldırı çıplaklar” diyerek önemsememiş, Şah’ı koşulsuz desteklemeyi sürdürmüştü. Milyarlarca dolarlık yatırımları, iş bağlantıları, sanayilerinin can damarı olan petrol avuçlarının içinden kayıyordu. ABD Başkanı, Şah’ın desteklenmesinin artık olanaksız olduğunu ve Şah’ın ülkeyi terk etmesi gerektiğini kabul etti. Konu Türkiye’ye gelince, Ankara’nın kendilerine bağlılığının öneminin daha da arttığı, ekonomik ve siyasi yapılanmasında bu bağımlılığı pekiştirecek tedbirlerin alınmasının gerekliliği konusunda görüş birliğine varıldı. Buna bağlı olarak Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardım yapılmalıydı. Peki, neden yapılmalıydı Türkiye’ye yardım? Neydi bu Türkiye sevdası? Elbette işin bir de siyasi yanı vardı. Zirvede ‘Carter Doktrini’ne uygun şekillenen planlamalarla, emperyalizmin Ortadoğu ve Doğu-Batı ilişkileriyle ilgili yeni düzenlemeler de öngörüyordu. Buna göre Basra Körfezi emperyalist çıkarlar için ‘hayati bölge’ olarak saptanmıştı. Sovyetler Birliği’nin bu bölgede etkinleşmesi önlenecekti. Bunun için yeni bir askeri güç “Çevik Kuvvet” oluşturulacaktı. ‘Yeşil Kuşak’ teorisine uygun olarak, İran’ın “radikal İslam” anlayışına alternatif olarak Suudi Arabistan merkezli “Ilımlı İslam”ı benimseyen ülkelere destek verilecek, SSCB “Ilımlı İslam”la kuşatılacaktı. Böylece bir taş ile iki kuş vurulacak, hem SSCB’yi çevreleme politikası yürürlüğe konulacak, hem de radikal İslam’ın Ortadoğu’da yayılması önlenebilecekti. Pakistan, S. Arabistan, Bahreyn, Umman, Katar, Kuveyt, BAE, Türkiye ve Mısır’ın yer alacakları Yeşil Kuşak’ta Türkiye’nin önemi daha da artacaktı. Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzesinski, Ayetullah Humeyni’nin iktidara geldiği İran’daki durum Ulusal Güvenlik Konseyi’nde ele alındığı sırada “Gerek Türkiye gerekse Brezilya için en iyi çözüm darbe olacaktır” görüşünü dile getiriyordu.

 

Sonrası malum. Ecevit gözden çıkartılıyor. TÜSİAD’ın dayatmalarıyla İMF’nin şartları kabul ediliyor. 14 Ekim 79’da seçimler yapılıyor, 12 Kasım’da Demirel başkanlığındaki AP, MHP ve MSP’nin dışarıdan desteğini alarak hükümeti kuruyor. 27 Kasım 1979’da Meclis’te yaşanan bir kavgada AP’li Ömer Naci Bozkurt’un çantasından yere saçılan belgelerde ilginç detaylar ortaya çıkıyor. Valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, emniyet amirleri vs personel “müspetler” ve “menfiler” diye fişlenmişti. Müsbetler listesinde 86 isim vardı. Şöyle diyelim, daha açıklayıcı olsun, müspet isimler zaman içinde yükseltildiler. Örneğin: Vecdi Gönül (Emniyet Genel Müdürü, AKP’nin Savunma Bakanı) Abdulkadir Aksu (ANAP ve AKP’nin İçişleri Bakanı) Sabahattin Çakmakoğlu (MHP’nin İçişleri Bakanı) Sadettin Tantan (ANAP’ın İçişleri Bakanı) Saffet Arıkan Bedük (Emniyet Genel Müdürü) Oğuz Kaan Köksal (Emniyet Genel Müdürü) Hamdi Ardalı (İstanbul Emniyet Müdürü) Reşat Akkaya (Ordu Valisi, Fikri Sönmez’in Fatsa Belediye Başkanlığı’na seçilmesinden sonra Ordu Valiliğine atanan ve Nokta Operasyonundaki Vali) Nusret Miroğlu (Hatay Valisi) Ertuğrul Oğan (Emniyet Genel Müdür Yardımcısı) Uğur Gür (Bolu Emniyet Müdürü) Menfilerin ise hemen hemen hepsi 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tasfiye edildiler, kimi ihraç edildi, kimi resmen emekliye sevk edildi. Ki malum, 3.MC dönemimden başlanarak ‘idari kadronun atamalarında’ işte bu liste esas alındı.

 

24 Ocak Kararları olarak bilinen, İMF tarafından tüm yeni-sömürge ülkelere ‘ihracata dönük sanayileşme’ adı altında dayatılan ‘Friedman modeli’nin Türkiye uyarlamaları 3 Ocak 1980’de açıklanacak ve 3 Ocak Kararları adını alacaktı. Özal’a mal edilen bu kararlar, aslında 4 Ocak 1979’da Guedalup’da dörtlü zirve toplantısında alınmıştı. 24 Ocak Kararları Meclisten geçerken, atılan o imzayla birlikte Türkiye’nin çokuluslu sermayenin hiçbir engel tanımadan at koşturacağı bir alan olmasının yolu açıldı. Emekçi sınıf için ise durum kökten beterdi. Şöyle örnekle somutlaştırırız ki; 1983’e gelindiğinde gerçek ücretler 1977’ye oranla neredeyse yarıya inmiştir. Sonrası bir film şeridi gibi gözümüzün önünden akıp giderse; 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesi için önünde tek engel kalan devrimci muhalefet ezilmeliydi ve öyle de yapıldı. Tariş Direnişi, Çorum Saldırısı, İzmir İnciraltı Katliamı, Fatsa Saldırıları, Fatsa Nokta Operasyonu, Kemal Türkler’in öldürülmesi, ve 12 Eylül Sabahı…

 

Şimdi önümüzde, 28 Şubat, ABD’nin Irak’ı İşgali, AKP’nin yükselişi ve Ilımlı İslam’ın monte edilmesi, cemaatlerin tırmanışı, dindar nesil-tinerci nesil, Kemalizm, Arap Baharı, Mit Operasyonu, Şike Operasyonları, tutuklu gazeteciler, korku imparatorluğu, sivil dikta vs dururken neden 30 sene öncesinden bahsettim ki. Hem de Ece’nin –çok basit bir meseleden- gazeteden gönderilmesinden sonra ona yoğunlaşan saldırıların üstüne koyduğum başlığın altından neden bunlardan bahsettim ki. Tarih, nereden itibaren bugünü etkiler, neresinden okumalıyız tarihi, bugün yalnızca bugün için tasarlanmış bir proje midir, yoksa sizler bugünü gün içinde oyalarken ‘bu işin Tanrıları’ (evet onlar Tanrı, ve gerçekten Tanrı oldukları söylenebilir, ve üstüne bir gün bir şeyler yazılmalıdır) herkesin ‘kaderine’ (ve tabi ülkelerin ve tabi insanların ve tabi fikirlerin) ne yazıyorlardı? Bu işin tanrıları, bu kadar kusursuz bir düzeni nasıl yaratmış olabilirler? Onlar, neden, hiç yenilen tarafta olmazlar?

 

19 Aralık 1978’de Maraş Katliamı’nda simitçi, milli piyangocu vb kılıklara bürünerek, planlı ve örgütlü olarak Maraş’a getirilen katil çeteleri, birden bir kıvılcım çakıp büyük bir ateşi yakarak Alevi Mahallerine saldırmaları ile 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi’nde sarık ve cüppe giymiş sayısı yüz bin kişiyi aşan ve dinci sloganlar eşliğinde sağa sola saldırarak resmi ideolojiye karşı tam bir meydan okumaya dönüşen ve Konyalıların hala olayı içselleştiremeyip ‘Tamamının şehir dışından getirildiğini’ hatta ‘Konyalıların olaylarla hiçbir ilişkisinin olmadığını ve bu olayda Konyalıların mağdur olduğunu’ iddia etmeleri ve Konya Mitingi’nin 12 Eylül Darbesinin meşruiyet göstergelerinden biri olarak işaret edilmesi –o dönemin apolitik vatandaşlarınca da böyle görüldüğü- acaba sadece bir tesadüf müdür? 12 Eylül’ler bir uzun süreçtir, bir düşünce sistematiğidir, ‘Bu İşin Tanrılarının’ algıyı bozma yöntemleridir, Ocak 1979’da dörtlü zirveden alınan kararları gerçekleştirmek için, hem ekonomik hem de siyasi açıdan her türlü ‘istifi’ deneyerek ‘suçu’ ortaya döktüler, ondan sonra ‘aynılar’ ile ‘ayrılar’ı bir yere koydular. Önce 12 Eylül’ü akladılar. Siz bakmayın şimdi –ki yalandan bir eda ile yapmacıklıkla- darbe karşıtıyız falan dediklerine, onlar bu sistemin tek bir çarkına dokunamazlar, dokunmazlar. 12 Eylül’ü Atatürkçülüğü kurtardım diye muzaffer bir kumandan edasıyla konuşmuyor muydu Kenan Evren? Kenan Evren emperyalizmi kurtarmıştı, Özal ile, Demirel ile, gerici ve faşist düşüncelerle. Ve onlardan türeyen düşüncelerin sahipleri hep 27 Kasım 79’da mecliste yere saçılan belgelerden çıktığı gibi müspetler ve menfiler diye ayrılındı. Biz ki, hep Menfi olduk. Sağmalcılar Cezaevinde, Metris Cezaevinde, Diyarbakır Cezaevinde hep menfiler oldu, sürgün yediler, öldürüldüler, asıldılar, ve ne garip bir tarih Ece Hanım; mesela bu tarihte Erdal’ımız menfi, ama seneler sonra bir müspet onun asılmasına kameraların önünde ağladı. Ve hep ağladılar, ve tarihin şeklini de değiştirdiler, sanki öyle olmadı gibi. Sanki bir tarih bir yerinden kesilmiş, orada hiç öyle şeyler olmamış, sanki Kemalizm modelinin sandalyesine Ilımlı İslam modelinin oturmasıyla kontrgerillanın, hukuksuzluğun, anti-demokratik tutumların, baskının, zulmün, faşizmin yeri değişmiş gibi, sanki bunlar daha evvel olanların bir devamı değilmiş gibi, kendilerinden önce ve sonrasını da reddederek, olmayan bir tarihe inanmamızı istediler. Demem şudur; aynılar aynı yerdedir, ayrılar ayrı yerdedir. Öyle kendilerinden ve güvendikleri insanların eline verdiler ki, 12 Eylül’ü, Kenan Evren’i, kontrgerillayı, JİTEM’i, yargılamayı, temizlemeyi, paklamayı bile bunlara verdiler. Çok mu kafa karıştırıcı? Çok mu tuhaf? Hayır, ‘Tanrılar böyle olmasını istedi, ve oldu!’ Kendi meşruiyetsizliği örtbas etmek için, zalim 12 Eylül’ler hiç bitmez ki…

 

Kaydedeceğiz Ece! Bu tarih böyle oyunlu-yalanlı, neden 12 Eylül yaparlar ki? Onca zulüm, onca ölüm, onlar zaten bir an tereddüt etmediler, ama neden yaparlar ki; geride kalan tereddütlü faniler adına bütün bir tarihte tahrifat yapmak için! Çünkü ancak sorgulayabilenler görürler! 12 Eylül’ün en büyük başarısı aptallaştırmaksa ve bu sonucuysa sebebi de tahrifatıdır! Aptallaştırmasaydı tahrifat yapamazdı, tahrifat yapmak için aptallaştırması gerekti. Ama ‘inat’ dedin ya; inat umuttan daha büyüktür ya, zira umut bütün salakların yarın için bekledikleri şeydir. İnat edeceğiz, kaydedeceğiz! Sen bakma, biçimsel gazetecilerin, biçimsel tarihçilerin, biçimsel televizyonların, biçimsel insanların dediklerine, hani Ahmet Şık’a Arat demişti ya “Devletten mi öğrendik düşmanlarımızın adını, dostunu da ondan soralım.” Bu zalimlerin uydurduğu, tahrif ettiği, istiflediği, suç yarattığı, suç övdüğü, Tanrısına kızamadığı, biat ettiği, bu yalanların dünyasında onların kaydettiğini hiç kaydetmedik ki, dostumuzun yüzünü yere düşürelim.

 

Nedim’in, Ahmet’in kaydettiklerini silebilirler mi? Düşerse onların yüzü ancak göğe…

 

Yeri gelir kaydımızı da silerler, biz gene okuruz…  

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.