1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tolgay

  3. Gece Karanlığında Gazi'nin Kağnıları…
Ahmet Tolgay

Ahmet Tolgay

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Gece Karanlığında Gazi'nin Kağnıları…

A+A-

“Baştan başa kaos” diyebileceğimiz, başarısızlıklar ve düş kırıklıklarıyla dolu bir yılı geride bırakırken, ne yazık ki yeni yıla da büyük umutlarla giremiyoruz. Çünkü yığınla çözümsüz sorunun sarmalındayız ve bu sorunların ağırlaşarak yeni yılda da süreceğinin acı sinyalleri var.

“Önderlik” ve “toplumsal dayanışma” özlemleri, şu anda hepimizin ortak uktesidir. Sürükleyici önderlerimiz olsa, onların cerbezesiyle toplumsal dayanışma kendiliğinden oluşacak ve o önderlerin arkasında inançla yürünerek sorunlar teker teker aşılacak… Önderliğin ve toplumsal dayanışmanın ne demek olduğunun bir örneğini Türk Kurtuluş Savaşı’ndan vereceğim. Önder Mustafa Kemal’dir, onunla dayanışan ise Türk ulusudur.  İbrahim Göktürk’ün 10 Kasım 1964 tarihinde Zihni Kavukçu adlı gazinin ağzından “Ulus” gazetesine aktarılanlar, pek bilinmeyen bir Ankara gecesine dairdir.  Taner Erginel’in bana arşivinden ulaştırdığı sinerji kıvılcımlarıyla yüklü o anıyı sunuyorum: 

"Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara'nın Saman pazarı semtindeki bir askeri hastanede sağlık memuru idim. ‘Hastane’ dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin... Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu... O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... Hastanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı... Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.

Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı, yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler, hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi. 

Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getirecek... Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu... Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v.s. bulmak veya almak olanaklı değil... Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen  ‘Var olanla yetinin’ diye yanıtlanırdı... 

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz... Hastane, iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu... Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde... Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli alnına yapışmış. Beyaz gömleği kan ve leke içinde... Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor... Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses: ‘Kolay gelsin doktor bey!’ dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık: 

Gelen Gazi Mustafa Kemal'di... Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve ‘Doktor, hele bir hastaneyi gezelim’  dedi.

Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezdik. Yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal'in gözleri birden şimşeklendi ve ’Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?’ diye sordu. Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi. Gazi bir an düşündükten sonra ‘hemen beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. İki saat içinde bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!’ dedi.
 

Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla hastaneden uzaklaşıp gitti.
Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı. Baştabiple bakıştık. O zamanın Ankara'sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu... Doktor ‘bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba’ dedi. Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.
Az sonra kapının vurulmasıyla derin ve yorgun uykumdan uyandım... Kapıdaki er ‘Gazi'nin yatakları geldi, hemen kurulacak!’ dedi. 
Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor... Gazi'nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara'nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı... İçlerinde öyleleri vardı ki, daha hiç kimse yatmamış, alta serilmemiş, kar gibi… Genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi bunların çoğu. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile... 

Hayretler içinde kaldık...  Önceki sözlerimizden utandık... Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi. Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk'ün kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı..." 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.