1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Gelin çok acıklı birşey anlatacağım
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Gelin çok acıklı birşey anlatacağım

A+A-


Çok şey oluyordu ve ben hiç yazmak istemiyordum. Başka şeyler geçiyordu aklımın hizasından. Ki çoğu esna bir hizam ve bir aklım yan yana gelemediği hallerde, o hallerimde. Ama ülkenin hallerinde aynı hizasızlık ve akılsızlık baş gösterdiğinde nedense hükümet oluyordu, devlet oluyordu, meclis oluyordu, başbakan ve bakanlar kurulu oluyordu, kanun düşüyordu yalancı hizalara, artık herkes yalan söylüyordu, yalan söylediğini bildiği halde. Öyle tasası da yoktu, inanmasan umuru değildi, çünkü umuru da hizasızdı, herkes o yalan için inanıyordu birbirine. Nefes alıp verirken yok edilir mi yavaş sessiz bir halk, öyle hizasız ve akılsız ediliyorduk. Yaşıyorduk, ancak çocukların oynadığı oyunlarda uydurduğu kurallarla. Mesela o esna içlerinden en ceberrut olanı, yani baya gücü elde tutanı ya da ne bileyim topun sahibi çocuk işte, penaltı oğlum diyordu, biliyorduk penaltı değildi, ama kimse penaltı olup olmamasıyla ilgilenmiyordu, o çocuğun gönlünün hoş tutulmasıydı artık oyunun kuralı, çünkü top onundu ve top onunsa oyun da onundu. Ama bizimki ülke yönetmek oluyordu, egemenlik oluyordu, devlet oluyordu, yaşatmak o devleti ve tanınmak oluyordu, düşsün diye hem akıl hem hiza dürüst kalmanın gövdesinden ‘inan’ diyordu buyurgan diliyle erkim. Tam da bu zamanında erkimin, Başbakan, eski KTHY çalışanlarının eylemi için ‘Eylemcilerin davranışları hak aramaktan çıktı, terör estiriyorlar’ diye düşüyordu takvimlere. Ben yine yazmak istemiyordum, bunca izahsızlığa hiza aranır mıydı? Fakat aklım susmak bilmez bir haylazlık; konuşuyordu kendi kendine, o esna demek ki diyordu aklım, ‘1571 İrsen kalk ayağa yavrum. Söyle bakalım amcalara, ne kadar maaş alıyorsun’ diye sorduğunda, dik durmak yerine amcalarının karşısında Anavatan Öğretmen’inden bunları öğrenmiş o ders. ‘Yavrucum bir yerde istemediğin bir eylem, bir taşkınlık mı var, hemen terörist de’. ‘Parasız Eğitim İstiyoruz Alacağız’ diye pankart açan iki genç, geçen gün okuldan da kovuldu, ama bir tek hapishanelerden kovulmuyor bu çocuklar, şimdi sıra bizim ülkenin de argümanına mı geldi? Aklım bir kenara alıp koyamıyor hizasını, 1571 sınıf numarasıyla Ankara sınıfının Seçilmiş Sınıf Başkanı, o derslerde Başöğretmeninden ne de güzel öğrendin, yıldızlı-pekiyi derslerin, kim ki karşı gelir, pet şişe atar, yumurta atar, o ya maşadır, ya kullanılmaktadır, ya da teröristtir, aferin oğlum 1571 İrsen, otur yerine on!

Aklım, yazımı masaya kalem ile kâğıdın yanına koymaya çalışırken Din İşleri Başkanı konuşuyordu. ‘Seküler bir toplum olduklarını bildiğimiz Kıbrıs Türkleri için Seküler bir Din İşleri istediklerini’ söylüyordu.  Peki, Kıbrıslı Türkler ne istiyorlardı sorusu taa devletin orasında işsiz-aylak öylece duruyordu. Aklım aldı onu, dedi ki, “Seküler” bir Din İşleri nedir, nereye kadar ‘Seküler’ olup nereden sonra ‘Din İşleri’ olacaktır? Mesela namaz kılmayı bilmemek bir ‘Seküler hak’ değil midir? Herkes namaz kılmayı bilmek zorunda mıdır? Bu din işleri nereden sonra devlet işleri de olacaktır? Aklımı çekmecenin içine kapatıp uyumak istiyordum. Uyutmadılar…

Bitmiyordu aklımın karıncalanması. Cratos Otel’in Elektrik Dairesine borcu 4 milyon liraydı ve o esna Elektrik Dairesi devletin üstüne yük olduğu ve borcunun fazlalığından dolayı da özelleştirilmek isteniyordu. Hâlbuki Cratos Otelin kamulaştırılması lazımdı, fakat Ankara’nın Akıl Hastanesi İnşası bu yerde şantiye içinde Cratos Otel gazeteci döverken nedense ‘terörist’ olmuyordu. Ama eski KTHY çalışanları oluyordu. Çünkü pek sevgili sömürge halkım, avlu senindi ama top onlarındı. Bu Sınıfın Başkanı da, Ankara’daki öğretmeninin öğrencisidir, bu oteller de onların malı. Senden alıyor, senin verginden çalıyor, senin üstünden ‘besleniyor’, senin narenciyen Mersin Limanından geri dönüyordu. Elektrik Dairene borcunu ödemeyenlerden hesap sormayan devletin vardı. Cratos Otel Serdar Ortaçlarındır, Hülya Avşarlarındır. Jennifer Lopez ha geldi ha gelecek, yok engellediler, yok bırakmadılar, Jennifer Lopez’in kalçalarını bu Yeşil Hat zapt edemezdi zaten, daha evvel de yazmıştım, maazallah, bir sağdan bir sola şöyle bir sallarsa, sınırlar ortadan kalkabilir, egemenliğimiz zedelenebilir, devletimiz zayıflayabilirdi, iyi ki gelmedi! Yani pek sevgili sömürge halkım, sen artık kumarhanelerin, kerhanelerin, mafyaların, tetikçilerin, kara para aklayanların vergisini ödüyorsun kendi avlunda, sonra da seni dövüyorlar, öyle çok hara güre edersen de ‘terörist’ olursun. Sen ‘namaz kılmayı bilmiyorsun’ ve acilen ‘Seküler bir Din Anlayışına’ girmen lazım. Daha açık söyleyeyim, girmezsen de pek kimsenin umurunda değilsin, sen gidersin, onlar gelir. Zaten artık senin üstüne dikilmiyor bu elbiseler.

Başımı kaldırıp haberlerinizi okumak gelmiyor içimden. Aklım ağrıyor. İbrahim Aziz kendi ülkesine giremiyor o esna çünkü. Ve fakat kendi ağırlığından üç mislini kaldırması istenen Cep Herkülü Ada’m’a yolda görsek tanıyamayacağımız adamlar durmadan getiriliyordu. Yetmiyordu akıllarındaki hizaya yaptıkları izahsızlık, diyorlar ki ‘Güneyde daimi ikamet eden Kıbrıs Türkleri kuzeydeki seçmen kütüklerinden silinecekler’. Ey sömürge, ey sömürgenin süpürgesi; sen ki buralarda, yani bu avluda, bu topu, bu dayağı, bu copu, bu beslemesinden tut da teröriste kadar hakaretlerini, yani bunların hepsini yapabiliyorsan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’ndan dolayı yapabiliyorsun. Şu ki, kimi kimden kovuyorsun, kimi kime almıyorsun, kimin hakkını vermiyorsun? İbrahim Aziz haritanın yırtılmış yerinde kalırken senin vatandaşlık verdiklerin, vatandaş ettiklerin, Seküler bir Din Anlayışının mı ilk uygulaması yoksa teröristleri ayıracağın, sürgün edeceğin, göç ettireceğin ve yeniden şantiyesinde çalıştıracağın o insanların o ülkesinin inşası mı? İbrahim Abi bak ben sana diyeyim gelme zaten buralara, bizim olmayan buralara gelsen için çok acıyacak abi, bari bizim olmayan buralara oralardan bakıp iç geçir, çünkü onlar içimize kadar geçireli çok oldu abi, otur oturduğun yerde, gelme buralara!

Akıllı ol diyor birisi. Siz dünyanın en faşist halkısınız diyor başkası. Amerika’da göçmenler yok mu diyor, Amerika onlara gidin diyor mu diyor, benim aklım almıyor çünkü benim dimağımla aklım arasında 40 mil var. O 40 milde ‘giden de acıdır, kalan da.’ Ey canım kardeşim, Amerika’nın seçimlerine, Amerika’nın kanunlarına, Amerikan’ın kurumlarına, Amerikan’ın sosyal hayatına müdahale eden, etki eden, onları kendi vesayetleri altına alan göçmenler dünyanın neresinde vardır? Her kurtarılanın kurtarıcısına ‘ülkeyi hibe etme-ülkeyi gümüş tepside verme’ zorunluluğu mu vardır? Misal Kore, bugün sana vatandaşlık verir mi? Kore şurası, bir kapısını çal istersen.

Sonra Üstün Dökmen Hoca’nın anlattığı o hikâye geliyor aklıma. O filmin o sahnesinden anlattığı o hikâye. Öztürk Serengil’in bir filmi, diyor hoca. Öztürk Serengil’in oynadığı tip evin bacasından aşağı düşüyor, gayet de fiyakalı ama kıyafeti, takım-ceket, nasıl bir şaşkınlıksa düşmüş işte, yüzü gözü kapkara bir halde toz toprak çıkıyor şömineden. O sırada kendisini aşağıda bekleyen nezih adamların önüne geliyor, sağ eliyle sol omzundaki tozu iteliyor, ellerini de şöyle ufalayarak ‘Merhaba Efendim’ diyor! Otuz altı senedir bu ülkede, bu ülkenin bütün kurumlarında, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerinde, Meclisteki tartışmalarda, Ankara’nın dayattığı politikalarda ve Kıbrıs görüşmeleri çıkmazında halimiz hep böyle geldi bana. Yani bütün üstümüzün başımızın pislenmesine bakmadan, yalnızca omzumuzdaki pisliği temizleyerek, elimizi de şöyle bir ufalayarak ‘merhaba’ dedik. Sonra da kendimize bakmadan, onlar bizi istemiyorlar, Avrupa bizi sevmiyor çünkü biz Müslüman’ız Türk’ü sevmezler, Bizi Rumlar aralarında istemezler, Rumlar bizimle olsalar gene 63’e dönerler safsatasına ve o halimize bakmadan Adaya bu bahar barış gelecek diye uydurduğumuz yalanlarımız geldi aklıma. Çünkü Elektrik Dairesinin borcu var devlete külfet oluyor yalandı, özelleştirilse ne olacaktı, aynen Üstün Hoca’nın o filmin o karesinden verdiği örnek gibi, yalnızca oramızı temizleyerek devam edecekti yalanı oynamaya. Cratos Otel borcunu ödemeyecekti elbet, ödese ne olur ki ayrıca; o omuzdaki o kirin küçük el darbesiyle birazcık temizlenmesiydi hepsi o, mesele bu değildi ki, ama biz, delirircesine, sanki mesele hep buymuş gibi kandırılıyorduk.

O elbiseyi değiştirmedikten sonra, şöyle tertemiz yıkanıp paklanmadıktan sonra ne olur ki… O elbise üstünde dolaştıktan sonra, Elektrik Dairesi, KTHY, Nüfus, Vatandaşlık, Seküler Din Anlayışı, İmam Hatipler, biter mi uzatalım mı listeyi, bunları konuşsak ne olur; ey güzel abim İbrahim Aziz Abim gelsen-gitsen sana gir deseler girme deseler ne olur ki, mesele bu değil ki…

Ama hikâyenin en kırılgan yerindeyiz Kıbrıslı. Benim yazasım yok. Senin ses çıkarasın. Aklımız ağrıyor. Bize bir ‘elbise dikmek’ istiyorlar. İçine gireceğiz, girmeyeceğiz, terzi yeniden dikecek, dar gelecek, bol gelecek neyse ne işte. Şimdi, biraz da buralardan, böyle uzaktan bakınca, gazetelerinden insanlarına, olaylardan yorumlarına kadar, aklıma Ionesco’nun “İki Kişilik Hır Gür” diye küçük bir oyunu vardır, o geldi. Bir aile içinde karı koca oyun boyu kavga eder birbirlerini sevmezler hakaretler küfürler… Oyunun sonuna doğru dışarıdan sesler gelir, bombalar atılır kitleler ayaklanır… O saate kadar birbirlerine her ağır hakareti eden çift dışarıdaki korkunç sesleri duyunca birbirlerine sarılır ve oyun biter...

Bir daha düşün… Bir gün tarih bir tiyatro oyunu metninden yargılayabilir hepimizi… 

27 Mayıs Cuma

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.