1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Göç eden Haziran
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Göç eden Haziran

A+A-


On dört yaşımın Haziranına yakışan bir gemiye bizzat kendisi hem el sallayan hem mendili sallamayan yolcu olup (ki bir yolcunun yolunda mendil varsa ağır bir hüzün vardır yolda. Aynı zamanda çocuksun haliyle daha mendili sallamıyorsun ama sonra çok mendille sileceksin yüreğini.)göç makamında bir şarkıyla surlarına çocukluğumunun boğazıma hasretinin düğümlendiği şehirden ayrıldım.(Tam düğüm yerini veremeyeceğim ama sanınca -ki insanın sandıkları en sahici olandır- Aşağı Maraş'ta Güllük Sokakta bir zeytin ağacının altında bulunabilir.)
       
Ama çocuğuz daha. Her gidiş güleryüzlü bir tatil ayı kıvamında sanki. Kumsala bırakılmış oyuncağım. Dönünce diyorum yine kum biriktiririz kamyonumuzda...Bütün oyuncaklarım kumsal zeminde ve hala en sevdiklerimi gömüyorum Akdenize...Ama çocuğuz daha ya ağladığımızda bile verilmeyen meme korkusu ağzımızda...Henüz şarkım yok zaten hiçbir şarkıda zülüf ağlatacak bir acımda yok...Gidiyoruz, deniz yolları geniz yollarımı kaparken cümleye...
       
İşte çocuk yüzümü törpüleyecek serçe parmağımdan başlayarak beni büyütecek törpüsü içimin örtüsünü kaldıracak iç el de tuttuğum kaleme acıtarak kelam sancıları bırakacak o şehre, Mersin'e, önce hiç sevmediğim sonra alışkın olacağım için hiçliğine sevebileceğim...Geldim...Kıyısında durdum, ama gerçekten gidip durdum; mecazsız ve yalnız...(Kıyısına gemilerin yanaştığı şehirlerde ciddi bir ayrılık söz konusudur. Ve bu şehirlerde kimse hemşehrisi değildir şehrin...)
       
Sonra herkesin yoklamalarda gurbet kaldığı bir sınıfa (ki sınıf dediysem öyle böyle değil küçük bir mezra bizim sınıfın nüfusu)ben hem gurbet hem yabancı kaldım. Herşeyin yabancısı olmak dünyanın en zor mesleğidir.Mesleğin erbabı olmak için gereken şartlar;kullandığın kelimeleri karşındakinin anlamayacağı bir dil, geride bıraktıklarını unutturmaya çalışan bir silgi, ne ulan neresi burası cümlesi, birkaç gereksiz kim bunlar sorusu ve mümkünse kalem, kağıt ve üzerine serpiştirmek için lapa kıvamında yapa bir yalnızlık...İşim gereği ben de devamsızlık yaptım şehre. Halbuki her yalnızlığın devam mecburiyeti vardır.Yavaş yavaş ve alıştırarak madem mecburi devam edelim diyerek katıldım mezranın kalabalığına...
       
Hayatımın en boktan sorusu naberdir. Allahım, ne aciz kalıyorum ve ne zavallıyım bu sorunun kendisine!Ne demek naber?Naber nedir, ne haber yani bugün senden haber alamadık haberin ne?Bir yerde haberin varsa konuşalım. Ve günde en az kaç kere sorulur naber?Ve en gereksiz ve en ne yaptığın belli olan yerlerde?Ben daha napan bir yerdeyim. Nerden çıktı şimdi bu naber?Görmüyor musun kalbimizin en kıyıya vurmuş balık yerinde pul biriktiriyoruz...
       
Biz de basit...Biraz küfür cümlenin keyfe göre herhangi bir yerine ardına napan gardaş, eyidir gardaş sen napan...Napan desen çok naber kaçıyor onlara naber desem hiç alaka napan küsüyor bana...Bütün hayatım, Akdeniz'in bir dudak boyuyla birleştirdiği bu iki yerde napan ile naber arasında soru cevap tadında özne olmaya çabasıyla geçti...Cümleye ne napan olabildim ne de naber. Gizli öznenin arkasına saklanarak cümlenin kendisiymiş gibi yaptım. Ben de ki yüklemlerin memleketi yoktur o yüzden...
       
Sonra Anadolunun tespih sallayan, yarasını durmadan saklayan, delikanlı, salladığı tespihte bile yarası olan onlardan da tespih yapıp sallayan hani en sevdiğine kapısını açtığında evinin en güzel ve rahat yerini veren ve asla misafir olduğunu hissettirmeyen o yüreklerin dostluklarını tanıdım. İyi ki de tanıdım...Birlikte büyüdük onlarla. Dedim ya, hepimiz doğduğumuz yerde değil doyurduğumuz yerdeyiz hüznü. Hüznü rakıya doyurarak doğduğumuz yerleri özlüyorduk...Çok şarkı söylüyorduk çok aşık oluyorduk ve çok ayrılıyorduk. Birbirimize kardeş diyorduk çünkü sonunda birbirimize kalıyorduk...
       
Sabahın yediye on varında ki yedi bile uyanmamış daha uyanmasına on var, kepenklerini kaldırmışız içimizin, herhangi bir tekel bayiinde bir büyük rakıya alkoldaş oluyoruz...Kayalıkların üstüne çıkıyoruz...Güneş mayış bir alkol tadında. Adını Kaya Bar koyduk o zaman yaratıcılığımız bu kadar, oturduğumuz yere ismini veriyoruz. Sonra marina yaptılar orayı, kayalıkları, çay bahçelerini kaldırdılar...Çok sarhoş verdik orada sırayla...Çok şarkının ve kadının canını yaktık canın kendisinin yandığı için. Ama şarkının neden canını yaktık onu bilmiyorum...Sevmedim sonra oraları. İnsan geri döndüğünde herşeyi bıraktığı gibi istiyor.Geri döndüğümüzde bazen bizzat içenleri bile bulamadığımız oldu...
       
Çok sevdim sonra Mersin’i...Çok da sevdim Mersin’de...Bazılarını çok daha sevdim. En sevdiklerimden en çok da Mersin’de ayrıldım. Bazılarından çok damla damlaya kanar bir göz kanlamasından olan göl kadar ayrıldım...
       
Gözümüzün en sulu olduğu anda herşeyin en komik yanına sigara iliştiriyorduk.Sulu bir komiklikti bizimkisi...Herkesin sadece görüneni anladığı ve bildiği ama bizim görünenin tarafına onların bilmediklerine saklandığımız bir körebeydik...Ebe olan sonradan kördü kördüğümüne...Kimsenin bilmediği gözü yaşlı bir komedyaydık hepimiz..
       
Tarih dersinde Osmanlı yıkılıp Cumhuriyet ilan edildikten sonra dağıldık...Cumhuriyetin ilanından sonra hızla değişti şehir. Eskizi biz de kaldı eskisi olmayan anıların. Sonrası yapılmak için evveli öldürüldü. Ne zaman dönsek, caddeye bakan bir adamsız kaldı...Baktık ki eksiliyoruz. Çok adamsız kaldık...
       
O zeytin ağacının içimde kök salan toprağını suladım hep...Bir yanım budak sanmış kaldı...Diğer yanım budansa da sanrısına yenik düşecek uzun ömürlü nadas kaldı...
       
Bende ki ölümler bu yüzden erken yaşta büyüdü yaşlanmaya...
                                   
     
2003/İzmir...    
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.