1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Güzel abim Deniz
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Güzel abim Deniz

A+A-

Ailene yazdığın son mektupta ‘Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir’ diyordun. Bu nedenle ölümü normal karşılıyordun ve ölüm karşısında aciz olmadığını yazıyordun. Ölümler fenadır, ölümünü kutsayacak kadar devrimci de değilim güzel abim, ama anlıyorum, yaşamak karşı gelmektir, insanca, yani insanca olsun diye her şey; insanca olmayanlara karşı... Sen kelebek de olsaydın dünyanın en devrimci kelebeği olurdun güzel abim…

Çok yaşayanlar hala çok abim, uzun ve soluksuz yaşıyor halkın, yaşadığı süre içinde hiçbir şey yapmadığından olur mu güzel abim? Öyle senin delikanlı yürüyüşün zamanları kalmadı abim, üstümüzden 12 Eylül geçti bir de Kenan Evren’in cuntacı elleri, kanlı elbiselerimiz hala ellerindedir, fakat hala çok yaşıyor halkın. Hem halkın hem Kenan Evren uzun yaşıyor abim, çok ağlamaklı geliyor bana… Uzun yaşamanın sırrını bilen halkın şifasını da biliyor abim, efendim bir miktar balın içine biraz zencefil koyuyoruz, günde iki kere aç karnına içiyoruz, susuyoruz, hiç konuşmuyoruz, sus içinde geçiyor uzun yaşamanın sırrı. Özal geldi sonra güzel abim, hiç kısalmadı ömrü halkının güzel abim, senden sonra da gene Demirel geldi abim, gene ölmedi halkın. Öyle ki Çillerler Yılmazlar Erbakanlar Bahçeliler ve nihayetinde coşkun sellerde akarak gelen Tayyip dahi öldürmedi, hep uzun ve soluksuz yaşıyor halkın. Bir sen be güzel abim, bir sen, nasıl bildin güzel abim, böyle güzel yaşamayı, bekleme hiç, ölmeyi demeyeceğim. Sen yaşarken güzeldin, o yüzden ölümün de güzel geliyor onlara, yanılgıları ondan…

Ama biliyorum ki güzel abim, onurluca bir yaşamın karşılığıdır işte, kim olursa olsun, senin resmin karşısında efendi gibi hüzünlenmeyecek adam tanımadım, çünkü sen tertemiz dövüştün düşmanınla bile ve düşmanın sende en çok bundan korktu. Yaşıyor hala Demirel, yaşıyor hala Evren, yaşayacaklar elbet, ama dediğin gibi güzel abim ‘o kadar uzun yaşamak marifet değil ki’, kim onların ölüsü karşısında böyle güzel düşünecek ki, demek ki sen erken gittin ama delikanlı gibi gittin güzel abim, delikanlı gibi gitmene vesile de delikanlı gibi yaşamandı.

Sen gittikten sonra güzel abim değişen bir şey yok, hatta tam dediğiniz yerde duruyor her şey. Bizatihi Mahir Abimin kulakları muhakkak çok çınlıyordur.  Buralarda ‘sizi neden erkenden yaşlandırdıklarını’ kalanlara da ‘neden uzun yaşam biçtiklerini’ anlıyoruz. Siz 6. Filoyu denize dökerken, polislerin yanında kimler duruyorsa onlar iktidarda şimdi. 12 Mart’a ‘asker vesayeti’ değil de ‘asker gelmese dinimiz bayrağımız gidiyordu, şükür’ diyenler iktidarda şimdi. Amerika’nın ‘Yeşil Kuşak Projesi’ olan 12 Eylül’de askerlere kol kanat gerip alkış tutanlar kimlerse onlar iktidarda şimdi. Emperyalizm tankla topla tüfekle gelmeyecek demişti ya Mahir Abim, emperyalizmin yeni dönem projesi ‘kendine uygun iktidarlar yaratmak’ ve ‘bu iktidarlar yoluyla fabrikalardan alışveriş merkezlerine, ilaç şirketlerinden televizyonlara tutun da, o ülkenin kendi öz mallarını satın alarak büyüyeceğini’ söylüyordu ya, kaldığı gibi devam ediyor, ve bunlara ortak olan iktidarlar yönetimde şimdi. Amerika için değişen bir şey yok, izliyoruz, bir Bin Ladin ölüyor, Bin bir Ladin yaratıyor, kendisi hem düşman hem dost, emperyalizm yalnızca ekonomik olarak değil dişleriyle de kemirerek üçüncü dünya ülkelerini, büyüyor. Onlar büyürken güzel abim, siz büyüyemezdiniz, siz erkenden yaşlanmalıydınız. Sizin yaşayarak yaşlanmasına izin vermezlerdi, Che uzun yaşadı mı mesela güzel abim?

Sorularımızı çalıyorlar, gençler uzun yaşamak istiyor güzel abim. Sorularımızı gene çalıyorlar, hem de şifreli güzel abim, Beyazıt’ta o Pazar yalnız kuşlar uçuyor, Taksim’de sen görsen kalaba demeyeceğin bir kalabalık, yürüyor Galatasaray’a. Çok az kaldı be güzel abim, çok uzun yaşamaktansa çok uzun yaşlanarak ölmeyi düşünecek insan. O yüzden ne zaman resmine baksak, bakma sen, hem çok utanıyoruz hem de acıyoruz delikanlılığına, kendimizden tiksiniyoruz bir kere bile kavga etmedik diye, kendimizle bile, bir kere öfkelenmedik diye, adam gibi bir isyanımız yok diye. İşyerinde amına kodumun patronuna her Pazartesi ve Cuma bağırmak istediğimiz halde dişlerimizi sıktığımız için senin resmini görünce efendi oluyoruz. Üç beş kuruş bok gibi parayla, satın aldıkları yalnızca emeğimiz değil aynı zamanda bedenimiz, fikrimiz ve düşüncelerimiz de olduğundan siktiğimin işi diyemediğimiz için, sen nasıl da dik tutup başını, ölüme kadar gittiğin için, acıyoruz sana ama beri yandan saygı duyuyoruz sana. Güzel abim bu amına kodumun dünyasında, herkesin inandığı bir şey var ama kimse mutlu değil, çünkü kimse gerçekten bir şeye inanamıyor, bu yeni dünya masalı, yok küreselleşmesi de bu çıktı işte, global yalnızlık, hepimiz götümüze kadar yalnızız be güzel abim.

İşte bu götlükte ve fena derecede yalnız olan akıllarımızda çoğu akıllının senin için dediği bir şey var abim. Deniz yaşasaydı reklamcı olurdu. Deniz yaşasaydı herhangi bir sendikanın başında olurdu. Deniz yaşasaydı siyasete bulanır giderdi. O akıllıların bilmediği bir şey var; sen yaşayamazdın, bu boktan, bu onursuz, bu adi dünyanın kıç deliğinde bu kokuya sen dayanamazdın, sen onlar gibi olamazdın, sen ölecektin, gene olsa gene ölecektin, sen onlar gibi yalancı değildin. O yüzden Deniz yaşamazdı. Deniz yaşamazdı diye yaşıyorsunuz siz, kahredici yalanlarınızda kıstırdığınız bahanelerinizle!  Eski Solcuların deyimiyle –sanki bütün eski Solcular ya da Solcu olduğunu sananlar Sol’un da ta kendisi oluyor andavallığı var ya, kişinin kişilik bölünmesi, ta Soluma, kendi ikircikliği; Sol’u ayırabilir mi ilkelerinden- şimdi ki reklamcılar, pazarlamacılar, kapitalizmin kapitalleri, kendilerine benzeterek, akıllarınca Deniz’i de aynı yola düşürüyorlar. Görsen gülersin abim. Görme!...

Kanıksanmış hiçbir şeyi sevmiyorum. Bir kere bile ölümünü kutsama peşinde değilim ya da bir ölür bin geliriz diyecek kadar da devrimci değilim. Zira 6 Mayıs solculuğunda, içimizde tükürmek istediğimiz şeylere bakarak, kendimizi daha iyi hissetmek için seni söylüyoruz, özlüyoruz, konuşuyoruz. Kanıksamakta her zaman bir kabullenmek vardır, her 6 Mayıs’ta ne güzel öldük devrimciliği değil de, biliyorum sen de o taraftan değilsin güzel abim, öbür 6 Mayıs’a kadar değişsin diye durağan kalan, neden uzun yaşamaklara vermeye devam ediyoruz ömrümüzü?

Güzel abim Deniz. Öğrenci yurtlarının pencerelerinden gecenin karanlığında atlayarak içeri girip çıktığını, yurttaki kızlar arasında ne kadar yakışıklı bulunduğunu öğrendikçe, daha çok ete kemiğe bürünüyor, Deniz oluyorsun. O dönemin SBF öğrencilerinden Saffet Rüştü Tekin’in anlattığıyla, o yıllarda devrimci gençler arasında, ‘Devrimcileri mücadeleden alıkoyuyor, engelliyor, pasif duruma getiriyorsunuz. Sizler emperyalizmin altıncı kolusunuz’ diyerek kızlara espriyle nasıl takıldığınızı okuyordum. Hatta güzel abim, sen THKO’yu kurduktan sonra üniversitede yaşanan ilişkilerle alay edip Dev Genç marşını değiştirerek ‘Hey Dev Gençli Dev Gençli, Forum vakti yaklaştı, al kızını tak koluna, haydi koş gel foruma’ diye söylediğini öğrendim. O dönemin kız öğrencilerinden biri “Deniz Gezmiş’in fikirlerine mutabık olmasam da, mücadelesi beni etkiledi. Çok yakışıklı biriydi, fiziksel çekiciliğinden de etkilendim doğrusu. Çok beğenirdim o zamanlar” diyordu.
Kadınlara laf atmayı sevmediğini, genelde senin değil de kadınların senin peşinde koştuğunu öğrendikçe, Hukuk fakültesinde okuyan o kıza ne kadar çok önem verdiğini, Mustafa Kemal Yürüyüşüne katılmayı çok istediğini ama nedense kabul etmediği için gelemediğini okudukça güzel abim dedim. Filistin kamplarındayken, Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen genç kızlara ilgini, onların sana gösterdiği ilgiyi ve bir gün kızlardan biri seni seyrederken sen de o kıza bakayım derken İtalyan çukuruna nasıl düşüp ayağını incittiğini okuyunca, etiyle kemiğiyle güzel abim olduğunu duyumsuyordum, gülümseyerek. Senin kaçak günlerinde, ODTÜ’deyken, kitaplıkta çalışan o kızla didişerek başlayan hikâyelerini okuyunca hep güzel abim oldun, her şeyden evvel. ODTÜ arazisinde dolaşırken bir ata rastladığını, binip yurtların önüne geldiğini ve o sevdiğin kızın penceresinin önüne gidip, tüm muzipliğinle bağırarak ‘Hadi kız, bohçanı hazırla. Seni kaçırmaya geldim’ demeni, kız pencereye çıkınca atını sürüp oradan uzaklaşmanı okuyunca sana önce güzel abim dedim yine. Bazı devrimci arkadaşlar, senin yalnızca devrim peşinde koşman gerektiği metasıyla seni düşündükleri için bunu ‘fazla lakayt’ buluyorlar ve kızıyorlar. Putlaştırmak da bir devrimcilik değildir, maalesef güzel abim, içinden aşk geçmeyen devrim nasıl olacak, senden sonrakilere bunu da anlatabilseydin keşke. Ama ben seviyorum, mesela Mustafa Kemal’in cephedeyken Caronne’e yolladığı mektuplar, İstanbul’dayken kaçak olması gereken o günlerde Caronne’nin evine taşınması ve birlikte yaşamaları ya da Sofya’da bulunduğu zaman içinde, Bulgar Savaş Bakanının en küçük kızı Miti ile yaşadığı aşk bütün savaşlarından ve hatta bütün devrimlerinden daha insanca ve önemli benim için. Mustafa Kemal Miti ile evlenmek istemişti, Miti’de aynı arzudaydı, fakat kızın Anne ve Babası böyle bir evliliği uygun görmemişti.

Çünkü General, ‘Kızının bir Türk’le evlendiğini görmektense başını kendi elleriyle kesmeyi yeğliyordu’. Ey uzun ömürlü okuyucu bak ki; Mustafa Kemal daha Samsun’a çıkmamıştı, Sivas ve Erzurum yoktu, Ankara hiç yoktu, ne Meclis kuruldu daha, ne Sakarya ne Büyük Taarruz olmadı, ne de Cumhuriyet kuruldu. Bütün bu olanlar Birinci Dünya Savaşından evveldi. Mustafa Kemal’in bu hadisesini yok sayarak, Mustafa Kemal’in daha sonra yaptıklarını anlamak, ya da Mustafa Kemal’i anlamak mümkün müdür? Bir insan neyden ibarettir, yalnızca bir şeyden mi, yenilmeyen, aşk acısı çekmeyen, korkmayan, hatta bazen yanlış yola girmeyen, hata yapmayan mıdır insan, bir insan yalnızca safi iyi ya da kötü müdür? Güzel abim, neyi anladıysa bu insanlar o yüzden ya yanlış anladılar ya da nasıl anlattılarsa öyle anladılar. Çünkü kendi anlamaları yoktu, hep birisi başında anlatsın onlar inansın diye yaşadılar…

İdamınızı beklerken koğuşunuza dadanan fareyle nasıl oynadığınızı, ne numaralar çevirdiğinizi okudukça ‘güzel abim’ dedim işte, isminin hiç önemi yok. Sen devrimci olmasaydın da, hiç siyaset falan bulaşmasaydın da, mahallemizin güzel abisi olurdun. İnan. Yine bizi irikıyım, mahallemize dışarıdan gelen yabancılardan korurdun. Ya da koğuşunda ‘Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım’ türküsünü söylerken içinden nasıl bir yangının acıtarak böğrünü geçtiğini hissettim abim. Çünkü insandın, içinden hem acının hem de kahkahanın geçebildiği insan. Bu kadar güzel olan insanın içinden, güzel aşklar geçmeyecek mi, güzel kadınlar sevmemiş midir, mutlaka. Hep duydum, bir kere gazetede falan da gördüm, her sene-i ölüm devriyende Karşıyaka’da ki mezarlığına, yaşlı bir kadının gelip bir kırmızı gül bıraktığını okudum. Ve o resme bakarken, hiçbir şarkı ya da şiir öyle acıtır mı, şimdi de kanar içim bütün güllere güzel Abim, yaşlı bir kadının eli, mezarına kırmızı gülü bırakırken. Ve diyorlar ki, ne zaman sorsalar, kimsin, nesin, neden kırmızı gül bırakıyorsun diye o kadına, sessizce ve konuşmadan uzaklaşıyor mezarının başından. Sinan’ın karısı Şirin için de hiçbir zaman anlatmazdı diyorlar. Konuşmazdı. Fakat sapına kadar inançlarını savunurdu ve lakin anlatmazdı işte. Şirin yakın zaman evvel öldü gitti, hep savundu 68’i ama bir kere anlatmadı. Konuşmak çok mühim değil, anlatmak pek de önemli değil. Yaptığı şey için içi rahat. Çok uzun anlatmak değil hakkını vererek gönlüyle hesaplaşmak, hepsi bu. Deniz’in ölüme giderken yaptığı, son mektubunda anlattığı şey başka mıdır? Şirin’in suskunluğunun ardındaki şey bundan farklı mıdır? O kadın, o yaşlı elleriyle, o kırmızı gülü bırakıp giderken, Deniz’in söylediğinden ve inandığından, bütün bir kuşağın hissettiğinden, kavgasından, söylediğinden, ruhundan başka şeyi mi yapıyordu? Onlar inandıkları için sonuna kadar yaşayan ve hiç hesap kitap tutmayan en duru haliyle insan haliydiler kendilerinin. Ne bileyim, mezara gül bırakan kadın, yalnızca elleri yaşlanmış işte, yoksa içi yüreği hala yirmi beş yaşında ve mezarda onu bekleyen bir delikanlı, belki de bütün bu merasim için Denizle birbirlerine söz vermişlerdir? Böyle olması için, yalnızca böyle olması için, söz vermişlerdir, olmaz mı?

Güzel abim, Hüseyin ölüme giderken babasının ona getirdiği yeni ayakkabıları ayağına giyemedi. Çünkü onu apar topar almaya geldilerdi idama götürmek için. Fırsat olmamıştır işte, ayağındaki eski olan ayakkabıları babasının yeni ayakkabılarıyla değiştirmek. Babası gördüğünde üzülmesin diye ‘Babama söyleyin, apar topar alıp götürdükleri için aldığı ayakkabıları giyemedim’ demesi o esna düşünülecek son şey değil midir? Şimdi sen ey uzun ömürlü okuyucu, bu sistemin, bu düzenin bencilleştirdiği dünyanda, iç çekerek hüzünle okuyacaksın burasını. Çünkü sen kendinle bile bu kadar samimi olamazken ve kendine bile durmadan yalan söylerken, o esna, birazdan öleceğini bildiği halde, geride kalanın ‘bir an düşüneceği şey için bile’ sırf o üzülmesin diye, başkasının yerine üzülmenin, sıkılmanın, utanmanın, dert etmenin neden insanın ömrünü kısalttığını anlayabildin mi? Senin şimdi, yarın ve sonra neden uzun ömürlü olduğunu anlayabildin mi? Sinan Nurhak’ta öldürüldüğünde Sinan’ın cesedinin başında babasının köylülere ne söylediğini bir daha oku.  Neden uzun yaşadığının sırlarını da öğreneceksin.

İyi ki bizim kadar uzun yaşamadınız güzel Abim. Kenan Evren’i hiç bilmediniz mesela. Bilseydiniz bir kere daha bu halk için bir de orada ölecektiniz. Siz bakmayın bu yavşakların yaşasaydı şöyle olurdu böyle olurdu dediğine. İyi ki bizim kadar uzun yaşamadınız güzel abim. Daha Özal’ı vardı bunun, köşedönmeceşişesokmaca peh oyunlar bitmezdi, sizi öldürmeleri bitmezdi. Çiller başka güzeldi, Mesut Yılmaz’ı başka şahane, daha kontrgerillası vardı, siz durmadan ölecektiniz mesela fakat durmadan Demirel Başbakan olacaktı.

Güzel abim. Ama en çok şuna gülüyorum. O dönem Oral Çalışlar, 12 Mart’ın Maocu liderlerinden. Ankara’da Mamak Cezaevinde Deniz Gezmiş’lerin idamının beklendiği günler. Bir gece vakti, koğuşun kapısı açılıyor, Gardiyan ‘Oral Çalışlar, Deniz Gezmiş seni istiyor koğuşuna, haydi gidiyoruz’ diyor. Gidiyorlar. Koğuşta bir devrimcinin karın ağrıları tutmuş. Deniz, Çalışlar’a dönüp ‘Sen Maocu değil misin?.. Şuna yap bir akupunktur da ağrılarından kurtulsun’ diyor gülerek. Birkaç gün sonra idam sehpasına gitti Deniz. Mamak Askeri Cezaevinde 52 genç daha asıldı…

İdam sehpası ki hep güzel abilerimizi aldı. Ama onlar en insan yanlarıyla en insan gülümsemeleriyle ve en insan acılarıyla büsbütün insan olarak gittiler. Ben ölmelerini kutsamıyorum, ölmek ne ki; ama yaşamakları ki büyük maharettir, bu kadar az yaşamaya bu kadar onurlu ömür sığdırmaları, güzel insanlıklarındandır. O yüzdendir ki, bu çirkinlerin boyadığı restore ettiği çirkin dünyada güzellikler fazla yaşamazdı, yaşamadılar. 

Ve tarihin puştluğuna bak ki güzel abim, ‘Abi’ diyorum ama sen öldüğünde 25 yaşındaydın… Mesela Hüseyin 23 yaşındaydı… Mahir 27 yaşındaydı… Yusuf 25 yaşındaydı… Sinan 27 yaşındaydı... Ulaş Bardakçı da 25 yaşındaydı… Ben 30 yaşındayım ‘abilerim’. Yaşamak budur işte, ben sizi geçtim, geçtim yaşça!.. Ey uzun ömürlü okuyucu siz de hesaplayın kaç kere yaşça geçtiniz Denizlerin Mahirlerin yaşını?.. Kaç kere yaşça geçtiniz, ömür diye sallandırdığınız salıncağınızda yalanlarınızı, onlar idam sehpasında onurla erdemle ipe geçirip sallandırırken gövdelerini?...

Güzel abim, Deniz kardeşim, Can yoldaşım…

Bugün 6 Mayıs…

Sen bir kere daha 1972 sabahından uyandın bizim yüzyıla…

Hala yakışıklısın…Hala uzun boylu…

Hala Beyazıt’ta sıkıyorsun yumruğunu…
   
4 Mayıs 2011   
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.