1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Hopa’da Eşkıya, Hakkâri’de Terörist, Lefkoşa’da Besleme
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Hopa’da Eşkıya, Hakkâri’de Terörist, Lefkoşa’da Besleme

A+A-

İleri Demokrasinin Dili Bu Mudur? 

Metin Lokumcu, emekli öğretmendi, 54 yaşındaydı, devrimciydi, sosyalizme inanıyordu, öldürülmeden önce Hopa Meydanı’nda ‘Su Haktır Satılamaz’ pankartını taşıyordu. ‘Çayımıza, fındığımıza, derelerimize, suyumuza’ sahip çıkacağız diyordu. TC Başbakan’ı Trabzon Mitinginde onun için de ‘terörist’ dedi. Fakat bu da yetmedi, bir gün sonra, ‘Hopa’da ölenin kimliğini bilmiyorum, üzerinde de durmuyorum’ diye devam etti. Oysa aynı TC Başbakan’ı, ‘Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü’ diyordu. Ve fakat Metin Lokumcu’nun ölüsünden bile nefret ediyordu, kavga etmeye devam ediyordu. Yani basbayağı bir ölü işte, artık nefes almıyor, yani korkulacak hiçbir şey olmayan, artık bir nesneden farksız olan, düşünmeyecek, sorgulamayacak, konuşamayacak olan bir ölüden bile nefret ediyordu. Ölüyle kavga ediyordu, ve bir ölüyü bile ‘terörist’ sayıyordu. 90’lı yılların devlet kanallı TRT yıllarında da böyleydi ama ‘ölü olarak ele geçirilen teröristler’ vardı. İnsan delirir gibi oluyordu, peki ne olarak gömülüyordu bu ‘ölü olarak ele geçirilen’ teröristler? Ölülerden korkmayınız Başbakan. Onlar öldüler. Ve sizi bir daha hiç rahatsız etmeyecekler. Peki, cümlenin başına dönersek, bu Yaratan, yaratılanlarını da, nazarınızda, ayırıyor mu, yani bazı yaratılanlar bazı yaratılanlardan daha mı üstündürler?  İnsanlığını yitirmiş her cümle için özne aramaya gerek yoktur, bütün kabahat o harfleri yan yana getirenindir, üzünç bir halde bu tarihi okumak zorunda kalıyoruz, çünkü bazı zalimlerle aynı tarihi paylaşıyoruz.

 

Mersin Akkuyu’da Nükleer Santral İnşasının Temel Atma Töreni için seçim sonrası Türkiye’de ortaya çıkacak siyasal tabloyu görmek isteyen Moskova yönetiminin, santralın yapılacağı yere ilişkin olarak Enerji Bakanlığı’nın 1976 yılında verdiği yer lisansından kuşku duyduğu ortaya çıktı. Bu nedenle Moskova yönetimi, santralın kurulacağı bölgede, yeniden sismik ve tektonik araştırmalar yapma kararı aldı. Bu hadiseden bir gün evvel ise Akp Mersin Milletvekili Adayı Zafer Çağlayan ‘Nükleer tesisin iki metre yakınında balık tutulacak’ diyordu. Peki, o tutulan balık yenilebilecek mi? Ya da şöyle sormalıyız. Oltayı tutan el başka bir eli tutabilecek mi? Seneler evvel radyasyonlu çay polemiğinde de dönemin Bakanı Cahit Aral ‘Ben içiyorum bakın’ deyip çayı içmiş üstüne de ‘Biraz radyasyon iyidir’ şakasını yapmıştır. Fakat durum o kadar şakacı değildi daha trajikti, yıllar sonra bunun nasıl bir şey olduğunu kavradık. Kimse hesabını sordu mu, hayır elbette; ama ne zaman o görüntü gözümün önüne gelse, Kazım Koyuncu’nun söyledikleri geliyor zihnime, aynen şöyle diyordu Kazım’ımız ‘Türkiye’de çok tuhaf bir şey oldu. Üst yapıda zekâ olmayınca, bu sanatta dâhil buna, politikadan sanattan birçok şeye kadar. Oynanan oyunlar da çocuk oyunları gibi oluyor ama çocuklar ölüyor.(…)Niye bu kadar çok korkuyor bu ülkeyi yönetenler anlamıyorum.(…)Anadolu’da benim okuduğum ve bildiğim kadarıyla yöneticiler yani politikacılar, modern zamanlarda, ben bilmiyorum gören varsa bana yazılı olarak versin hayata bir şey katmışlar mıdır? Bir tane güzel bir şey yapmışlar mıdır yani? İsteyerek ama, isteyerek, emek sarf ederek. Ben böyle bir şey görmüyorum. Bir Çernobil oldu şimdi hatırlamıyorum bir bakan çıktı ve çay içti. Bir şey olmaz diye. Bu bir zekâ sorunu değil, zekâ sorunu var da; bu bir suç! Ve kimse bunu anlamadı! Bu topraklar böyle yönetildi. İnsanları salak yerine koymak en büyük salaklıktır ama bunların ki salaklıkla sadece ölçülemez, bunlar çok kötü niyetli insanlar, suçludur bunlar! O geri zekâlılığı yapacaklarına radyasyon olayı olduktan bu yana araştırma yerleri kurulabilirdi, erken teşhisler için rehabilitasyon merkezleri kurulabilirdi. Binlerce insan ölmezdi. (…) Bu kadar basit mi? Niye bu ülke bu kadar ucuz yönetiliyor? Niye bu kadar geri zekâlılar tarafından yönetilebiliyor?(…) Geri zekâlı, o çayı içen geri zekâlıdır! Ya diyecek ki ben geri zekâlıyım kabul ediyorum o yüzden suç bende değil geri zekâlı olduğum için ya da ben çok zekiyim seni dava ediyorum ama ben kötü niyetliyim o yüzden yapmıştım bunu diyecek.(…) Ben kendi zekâmla ve felsefemle ölümü hayatı kısaltabilirim uzatabilirim her şeyi yapabilirim, peki, ya benim köyümdekiler, diğerleri, anasının kuzusu çocuklar, o on altı yaşındaki kız, o neyi düşünsün, hangi felsefeyi düşünsün? Onlar, onun annesi hangi felsefeyle hangi bir şeyle acısını yumuşatsın? Sen kimsin o acıları onlara tattırabiliyorsun?

 

Kazım Koyuncu ‘şarkılarla geçti aramızdan’ ve 33 yaşında Çernobil yüzünden öldü… Hiçbir cümle tarif edemez bazen, tarifi elinde olan bir acının yol haritasıyla dahi, çünkü söylenmiş bütün sözler yalanı örtbas etmek için uydurulmuş birkaç gerçekmiş gibiden ibarettir, ve işte asıl öyle zamanlar, zalimin zulüm zamanlarıdır, ne yazık okuyucu insan, böyle bir zamanın okuyucususun, çok yazık…

 

…Ama elim titremiyor yazmaya, sen de okurken titreme okumaya…

 

Distopya denilen şey, sözlük anlamından devşirirsek, ütopyanın karşı tezi olarak tanımlanıyor ve hayal edilen bir geleceğin anti-tezi; totaliter devlet, baskıcı rejim, kötü gelecek manasına denk düşüyor. Peki, distopyayı tıpkı ütopya gibi ulaşılamayan bir dünya/yönetim/sistem diye mi okumalıyız ve fena halde bilimkurgusal bir şey mi görmeliyiz, yoksa gerçekten içinde bulunduğumuz dünyaya, yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda bir eleştiri olarak mı okumalıyız?


Peki bu Distopya ne yapar, ne işe yarar, organları nelerdir, anatomik bir incelemesini güncel olaylar üzerinden sorular sorarak yapmaya çalışalım. Ahmet Şık, basılmamış bir kitap yani yayımlanmamış bir kitap üzerinden içeriye atıldı ve üstü kapalı bir şekilde ‘yine de yargıya karışmayalım’ maskesiyle, asıl doğrunun üstünün örtülüp yeni bir doğrunun ‘yalanlanmasıyla’ ortaya çıkan ‘yalana’ yepisyeni bir ‘gerçekmiş’ gibi inanmamız istendi. Distopya tarifi için en çok adı geçen kitap ve uyarlamasından başlayalım o zaman. Fahrenheit 451 den. Özellikle ‘Radikal Baskını’nın ardından sıkça sözü geçen Ray Bradbury imzalı kitap ve François Truffaut imzalı filmde, kitapların yasak olduğu, kitap bulunduranların tutuklandığı, bulunan kitapların anında yakılarak (ki kitap adını buradan alıyor; yani kâğıdın yanma derecesinden) yok edildiği bir dünyada insanlar birer kitaba dönüşür, herkes bir kitap ezberler ve o kitapta tanımlar kendini. Yani kitaplar yakılsa da yok edilemez! Peki, 1955 yılında yazılmış, 1966 yılında filmi çekilmiş bir metnin 2011 Türkiye’si ile anılması, acı bir öngörü mü yoksa abartılı bir bakış açısı mı?

 

Fahrenheit 451’in açılışında, bir evde bulunan kitaplar dışarıda, orada yaşayanların gözünün önünde yakılır. Kitapları yakma merkezi diye bir şey yoktur. Esasen, burası çok önemli zira kitapları yakmak kadar önemli olan, bunu herkese göstermektir! Burada otoritenin gücü gösterilmek istenmektedir, bunun için ritüel bir gösteri meydana getirilir, zihinlere kazınmak istenen bellidir, kitaplar zararlıdır, yasaktır fakat bundan daha önemlisi benim gücümdür, bu gücümü de görmelisiniz! Çünkü gücün böyle edepsiz bir şeyi vardır, eğer insan yönü fazla gelişmemiş birinin elindeyse o esna dünyanın en tehlikeli şeyi oluverip çıkar, tarihte böyle isimler çoktur, keza Bernard Shaw’ın sözünü hatırladım: “Hareket halindeki cehaletten daha korkunç hiçbir güç yoktur” der, doğrudur, hareket haline geçerse daha da tehlikeli olur. Çok yormayın zihninizi, bakınız, Adolf Hitler.

 

Mesele şudur, korkutmak… Korku, bilgisizlikle ilgilidir, insan bilmediği, görmediği, algılayamadığı şeyden korkar, karanlıktan korkan çocuk, karanlığın içinde ne olduğunu bilmediği için, çünkü göremediği için korkar, ne zaman ki bilir ışıksızlıktan dolayıdır korku, artık korkmamaya başlar. Yani, bilmediğimiz andan itibaren başlar, korkmak, korkutmak. Korku’da bu yüzden –bana öyle geliyor ki- fazlasıyla ‘yalan’ ve ‘uydurma’ vardır. Eğer bilirsen, korkmazsın ve genelde de bilmemeni isterler, çünkü seni korkutarak ‘kendi bildikleri sistemi’ yürütmek isterler. Buradan Ahmet Şık’ın kitabı vakasına ve Radikal Baskınına dönersek, silinerek yok edildiğine inanıyor mu gerçekten ‘yok edenler’? İnternet çağında, savcılar ve polisler bu şekilde bir metnin yok edilemeyeceğini, yasakla engellenemeyeceğini bilemiyorlar mı? Elbette, biliyorlar. Fakat burada önemli olan, eylem, eylemin kendisi. Çünkü, silme/yok etme işlemini herkese başarıyla gösterdikleri açık. Ya da şunu da diyebiliriz, hepimizi yeterince korkutmayı başardılar!

 

Fahrenheit 451’de İtfaiyeci Montag ile amiri arasında aşağıda geçen şu konuşmalar, Türkiye’deki algının parçalanmasının, o algının parçalanmasından dolayı da bütün bu yaşadıklarımıza ‘sıradan bir olay’ yaftalaması ve artık her yeni hadisede ‘karanlıktan korkan çocuk gibi’ ışığı yakmamamız ve karanlıktan gelen sese inanmamız isteniyor. O konuşmayı yazacağım, fakat, geçenlerde gazetede okudum, şu diyaloga cuk diye oturuyor, Madımak Oteli’nin PKK’lı teröristlerce yakıldığını iddia ediyor devlet. On sekiz senenin sonunda, geldiğimiz noktada, bizim Montag onların ise Amirimiz olmamız isteniyor, ve ne söylüyorlarsa biat etmemiz isteniyor.

 

—Montag ne iş yapar?

—Çimleri biçer efendim.

—Peki kanun bunu yasaklarsa Montag ne yapar?

—Sadece büyümelerini izler efendim.

 

Sadece büyümelerini izlemeni istiyor devlet, çünkü ortada biçilecek bir çim, ekilecek bir bahçe varsa, bunun gereğini onlar yapar. Sen karanlığın içinde ‘korkarak’ oturacaksın! Mesela Kıbrıs’a cami gerekiyorsa ve az Müslüman yarım Türk bulunuyorsan, senin Var Oluş Mitingi yapmanı devlet ‘büyümesini izlemediğin’ için ‘besleme’ bulur, seni korkutmaya başlar. Tıpkı Hopa’ya ‘eşkıya’ Hakkâri’ye ‘terörist’ demesi gibi, yalnızca büyümesini izleyeceksin, hepimizin Montag olmasını istiyorlar, bu hikâyede. Ve bu hikâyede bir şey daha, Jean Baudrillard, 11 Eylül Saldırıları’yla ilgili en önemli şeyin fiziki yıkım değil simgesel yıkım olduğunu yazmıştı.

 

‘Özgürlük’ ‘Demokrasi’ ‘Hak’ ‘Adalet’ gibi kavramlar, kapitalizmin ve onun örgülerinin ağzında birer sakız gibi, nerdeyse sabahtan akşama kadar ‘satılan’ bir şey ve bu satılan şey aslında bu sistemin kendisi için ‘tehlikeli’ bir şey. Bu tehlikeli şeyin ‘klişe’ halini alması, bir yerden sonra asıl anlamından kaydırılıp, başka bir zemin üstünde yepyeni bir ‘özgürlük tanımı’ çerçevesine sokulması, acaba, ‘özgürlük’ kavramının sıradanlaşması ile distopyaya dönüşme arasında bir ilişki bağı mıdır? Daha yakından ve anlaşılır bir tanımlama yapılırsa, Kıbrıs Sorunu’nun senelerdir ‘barış olacak’ diye müsabaka edilmesi, bir yerden sonra, Barış, Birleşme, Çözüm vs’den ziyade ‘Sıradanlaşması’ ve ‘Sıradanlaşanın Kabullenilmesi’ problemini doğurmuyor mu? “Aman zaten hiçbir bok da olmayacak bunun içinde" söylevi, ‘yeni özgürlüğün’ arzuladığı tanım değil midir, seni, beni, bizi ‘sıradanlaştırarak’ kendisini ‘özgürleştiren’ bu sistem kapitalizmdir, ve her özgürleştiğinde daha çok insan fakirleşmeye devam ediyor ve aynı insanlar daha çok zenginleşmeye devam ediyor.  Bence de müthiş özgürlük budur, hayatın tadını yakala ya da hayata artı kat…


Bu noktada George Orwell’ın 1984’ü birçok sorunun cevabını önceden vermiştir aslında. 1984’de ‘özgürlük’ ‘kölelikle’ eşdeğer tutulur. Düşünmek suçtur. Geçmiş, Parti’nin çıkarları doğrultusunda değiştirilir. Özgürlük ve mutlak gerçek birbirini var ettiği için bu kavramların anlamı tamamen değiştirilmiştir. Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlar vardır. Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek… Baykal’ın ve MHP’nin başına gelenler, Seks Kasetleri, BDP’nin ‘kasetle’ tehdit edilmesi, durmadan kasetler, izlenmeler, ve tehditler. Telefon dinlemeleri, gizli kayıtlar, bunların bir davaya etki etmesi, hatta bütün bunların medyaya düşecek kadar artması. MOBESE kameraları başta olmak üzere şehrin birçok yerinde ‘Güvenlik ve Bilgi Sistemlerinin’ kurulması, hep Büyük Birader’in görev başında olduğunun kanıtı. İzleniyoruz! Ve artık tek hukuk, tek merci, bu kameraların gösterdikleri. 1984’ün gösterdiklerinden biri de buydu: İnsanlar güvenliklerinden öyle şüphe edecekler ki, gözetlenmeyi kendileri isteyecekler. Çünkü gözetlenmeyi istemeyen herkes sonunda ‘suçludur’. Ve böylelikle ‘düşünce polisi’ devreye girdiğinde hareket alanı da düşünme alanı da kısıtlanmış olacak. Korku, paranoya, beyin yıkama ve propaganda dolu 1984’te Parti ‘Herkes tek düşünsün’ ister. Hâkimiyetini genişletmek ister. İtaati koşulsuz özgürlük olarak sunar. Winston Smith ağır işkence sonunda 2*2 kaç eder sorusuna 4 değil, Büyük Birader’in istediği gibi 5 cevabını verir. Umutsuz bir sondur. Çünkü düşüncenin yok edildiği bir dünyada acı bir gerçektir bu. Çünkü çoğunluk Winston gibi işkenceyle değil alışarak 2*2: 5 cevabını vermeyi öğrenmiştir.

 

Ahmet Şık’ın tutuklanması aklıma ‘suçu önceden önleme’ kavramını getirdi. Philip K. Dick’in kitaplarında bolca görülen sinemaya da uyarlanan ‘Azınlık Raporu’nda psişik güçlere sahip kâhinler ve bazı teknolojik aygıtlar sayesinde cinayetleri daha işlenmeden önce fark edip suçluları yakalayan özel bir polis birimi vardır.  Ama kusursuz işlediği sanılan sistemde sorun vardır. Suç işleyeceği öngörülen ama henüz eyleme geçmeyen bir kişi suçlu olarak görülüp mahkûm edilebilir mi? Ya da birey son anda suçu işlemekten vazgeçerse? Sistemdeki sorun, asıl, birimin başındaki kişinin kendi başına gelince ortaya çıkar. Anderton suçlu durumuna düşünce sistem de sorgulanır hale gelir. ‘Bir kişiyi suç işleyebileceğine inanarak mahkûm etmek’ özgür iradeyi yok saydığı gibi devletin bireyin hücrelerine kadar girmesinin metaforudur aynı zamanda.


Hepsinde ama hepsinde, devlet kişinin hayatına, en mahrem yerlerine, en önemlisi de, zihnine girmeyi ister. 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde, Metris Cezaevi’nde neydi yapılmak istenen, 54 yaşındaki adamın yüzüne biber gazı sıkılırken de üniversite kampüslerinde gencecik çocukların üstüne su sıkılırken de, Diyarbakır’da 16 yaşındaki çocukların üstüne panzerleri sürerken de, işkence edilirken, cop sokulurken, öldürülürken de yapılmak istenen budur. Zihni almak ister, korkutarak ya da sen kendin isteyerek… Ama, almak ister!

 

Çünkü bütün faşizmler fiziksel olarak seni yok etmekten daha çok beynini satın aldığında ‘mutlu olur’… 

 

3 Haziran 2011

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.