1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Hopalı Tukaş’ın hikâyesi
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Hopalı Tukaş’ın hikâyesi

A+A-

 

Of salça kutusunun içinde ne işim var? Karanlık, basık bir kutu, kutunun etrafına küçük delikler açılmış, burnumu deliklere dayamışım, zar zor nefes alıyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Havlayacak kadar bile değilim. Çok küçüğüm. Havlamaya çalıştığımda da tam bir havlama olmuyor. Viyaklama ile zırlama arası bir yerde çıkan sesim. Kendi sesimden telaşlanıyorum. Bu sesle kimse beni ciddiye almaz biliyorum. Hemen bu sesten kurtulmalıyım. Sahibime bakılırsa, ilerde iyi bir av köpeği olacağım. Aslında ben; ilerde iyi bir av köpeğinden ziyade doğanın dengesine terbiyesizlik etmeyen bir köpek olmak istiyorum. Yine sahibime bakılırsa, böyle bir yeni sahibimin yanına götürülüyorum.           

Oh salça kutusunun içinden çıktım. Dünya varmış. A sevimli ve insan dolusu gülümseyen bir adamın gözleri. Burnumla kokluyorum samimiyetini. Evet, bir köpek olarak içten buluyorum. O da benim gözlerimin içine bakıyor. Bu zamanda, hani abilerimizden öyle duyduk hep, bir köpeğin gözlerinin içine insanca gülümseyen ve samimice bakan insan gözü pek kalmamış diyorlar. İlk koklama çok önemlidir diyorum, çok seviyor burnum bu adamın kokusunu, tamam diyorum, bu adam sahibim olabilir.  Salça kutusunun içinde geldiğim için yanına, bu sevimli adam adımı “adıyla geldi” diyerek Tukaş koyuyor. Artık isim taşıyan bir dostluğumuz da var.           

Zaman içinde o bana hiç sahibim gibi davranmıyor. Daha çok dost gibiyiz. Aramızda paylaşılan çok şey oluyor. O beni adımla çağırıyor. Ve ben adımla büyüyorum, yanında büyüyorum, adımla seslendiği zaman artık havlayabiliyorum, onu ne zaman görsem, benim de köpek yanaklarım gülümsüyor, ama bunu kimseler, kimseler görmüyor. Belki de o görüyor, görüyor ve o yüzden bu kadar çok seviyor beni.           

Doğayı seviyor bu adam. Doğadaki bütün canlıları seviyor. Kuşunu, kurdunu, koyununu, tavuğunu, ağacını, suyunu, deresini, dağını, taşını seviyor. Beraber çıkıyoruz doğaya. Doğadaki başka hayvanlarla tanışıyoruz. Onları sevmem gerektiğini, onlarla dost olmam gerektiğini, kendisi de dâhil olmak üzere hepimizin doğanın bir parçası olduğumuzu öğretiyor bana.           

Çoğu geceler kulübemde, onunla gün boyu yaptıklarımızı düşünüyorum. Onun bana öğrettiklerini, birlikte paylaştığımız anları, ne kadar çok eğlendiğimizi, keyif aldığımızı ve en çok beni ne kadar çok sevdiğini düşünerek uyuyorum.           

Köpek olduğumu unutuyorum. Doğada onun bir parçası, hatta dostu, en yakın sırdaşı olduğumu hatırlatıyor bana. Hatta bir kere oğlu benim yanımda “Anneme Tukaş’a baktığın gibi bakmıyorsun” dedi de, gülümsemiştik hepimiz. Çok güzel gülümsemiştik, şimdi bir burnun anlatamayacağı kadar güzel gülümsemiştik.           

En çok ellerini iki yana açarak, göbeğinin üstüne iki elimi koymam için gülümseyen bir yüzle bana bakmasını seviyorum. Ben de insan oluyorum o an, o da bir köpek kucağı, biz bir doğanın parçasıyız diyorum, burnumla kokluyorum dünyayı, onun yanında her yer insan kokuyor!           

Ve bir gün geldiler. Onun yüzünde ilk kez telaşı gördüm. Direnişli bir telaşı. Senin için de dedi bana, senin için, vermeyeceğiz derelerimizi, vermeyeceğiz suyumuzu. Bu dedi, köpeğimin, kuşumun, kurdumun, böceğimin, hakkı için; ağaçların dalların yaprakların aşkı için; vermeyeceğiz.           

Okşadı başımı, burnumla soludum insan direncini. Öyle bir koku büyüdü ki bahçede; biz dedim kardeşiz doğanın düzeninden, çok büyük havladım, ilk kere.           

Sonra benim için, bizim için, hepimiz için direnmek için gitti. Ve her geldiğinde ben de onun yanında gitmediğim için çok havladım ona. Onu yalnız bıraktığım için çok havladım, hep sevdi beni, hep gülümseyerek sevdi, ellerini iki yana açtı ve göbeğinin üstüne ellerimi koydurdu; havlamak bir dil değil ama bir konuşmaktır ey insanlar, çünkü bazen konuşmak –çokça- havlamaktır. Havlamak ya da konuşmak değil ki, doğadan bir dil uydurdum burnum el yazısı, sesleniyorum, havlamak ya da konuşmak değil ki, anlaşmaktır, anlamaktır, doğanın bütün sırrı.           

Gene gitti. Hep gitti. Her geldiğinde anlattı bana. Bazı geceler rakısını da arkadaş etti ikimizin yanına. Çok sıkıntılıydı o geceler. Benim için, bütün köpekler için, doğadaki herkes için, doğada olan her canlı için, bütün canlılar için. Ne güzel sıkıntılı oluyor dedim, ben de rakısından içmiş kadar insan gibi dertleniyordum. Siz görmüyor musunuz ama insan kederi gibi dertlenen köpekler vardır, görmesini bilene. Ve dedi ki; insan olan dedi çocukluğunu satar mı, insan olan dedi hatırasını satar mı? Okşadı başımı. Gözlerimin içine baktı, gülümsemezse bakmazdı ki gülümsedi; insan olan dedi vatanını satar mı, suyunu içip ekmeğini yediniz, dünyada vatandan aziz şey var mı, beyler bu vatana nasıl kıydınız dedi, dedi ve rakısından içti. Nazım dedi burnuma doğru, Nazım dedim, o da köpekleri seven bir insan olsa gerek…           

O sabah gitti. O kulübe o bahçe yetmedi burnumun hıncına. Sen dedim, burnumun kokusu için savaşıyorsun, ellerinin ve fikrinin emeğiyle, ben dedim, bu kavganda neden yanından değilim! Havladım ama kimse dinlemedi.           

Tukaş’ın dostunu, arkadaşını, kardeşini öldürdüler o gün. Üstüne biber gazı sıktılar, biber gazı yüzünden boğup öldürdüler. Ama adını başka koydular. ‘Kalbin’ dediler ‘sıkışmış’ dediler.  Burnum hiç inanmadı bu söylenenlere; ey insanlar, siz aklınızla nasıl inandınız, nasıl?

Ben çok utandım kulübemde, çok utandım, dostuma dediklerine. “Kimliğini bilmiyorum, birisi ölmüş! Çok da üzerinde durmuyorum” dedi bir insan sesi. Kokusu burnuma öyle yabancı geldi ki, hiç dostumun gülümsemesi gibi değil. “Ama o öldü” diyecektim ki, yerime birisi dedi televizyondan gördüm. Ben ağlıyordum o esna çok, hiçbir televizyon beni göstermedi ama. Başka biri “E ama o da isyan etmeseymiş” dedi. Dostum, insan gülüşüm dedim, senin gülüşünden çok az kaldı demek, çok az kaldı demek, o yüzden, kuşlarımız, böceklerimiz, ağaçlarımız, derelerimiz, sularımız, ölüyor, öldürüyorlar doğada bütün insan kalan canlıları.   Ben sandım ki, kulübemin dünyasından hayata bakarken, dünyayı seyrederken, herkes senin gibidir, herkes doğayı sever, doğayı korur, şimdi sen öldün ya dostum, bütün köpekler öldü seninle beraber, bütün kuşlar, böcekler, ağaçlar ve dereler ve doğanın tüm sesleri…

İnsan öldü aziz dostum, insan öldü, kötü insana köpek üzerinden atfedilen her değer yanlışı öldü, insan öldü aziz dostum, köpek olsak, insan olsak, köpek kalsak, insan kalsak ne olur.

Benim adım Tukaş. Dostumun adı Metin Lokumcu’ydu. Dostumu 55 yaşında öldürdünüz, beni çok sevdiği için, benim gibi olan her canlıyı sevdiği için.  Şimdi Türk Tabipler Birliği dostumun ölümü için “biber gazını” işaret ediyor. Bu sadece hukuki bir mücadele değildir, bu doğanın insana rağmen olan mücadelesidir. Orada sadece insanlar olmayacaktır. Tukaş’da olacaktır. Tukaş’ın arkadaşları da olacaktır.

Kediler, inekler (normal inekler) koyunlar (normal koyunlar) öküzler (normal öküzler) kuşlar, böcekler, tavuklar, ve zürafalar, aslanlar, kaplanlar, ve yırtıcı bütün kuşlar ve tüm sürüngenler, ve tüm vahşi olanlar yani tüm doğada olan canlılar ve ağaçlar elbette dallarıyla yapraklarıyla, dereler elbette, ağaçların arasından süzülerek geçen bütün dereler, ırmaklar, sularımız tabi ki, can veren doğaya sularımız; hepimiz, hepimiz orada olacağız ey insanlar! Benim dostum, sizin için, insanlar için değil, hepimiz için öldü. Biz köpekler (normal köpekler) insanlık adına, insanlığın bir parçası olduğumuza inandığımız için, hepimizin yarattığı ve parçası olduğu doğa için, doğamız için, orada olacağız.  

Benim dostum hepimiz için öldü. Dostum Metin Lokumcu’ydu. 55 yaşında öldü. Ve bana daha çok gülümseyecekti. Çok sevecekti beni. Biz onunla daha çok şey yapacaktık.

Gururla söylüyorum yeniden, hepimiz adına, Ben Tukaş. Metin Lokumcu’nun dostu…

Ve ey sen okuyucu. Tukaş kadar olamadık ki. Tukaş sadece bir hikâye değil. Hikâyede adı geçen kurumların ve kişilerin gerçekle çok ilgisi vardır. Ve Tukaş’ın anlattıkları, bugüne kadar sana anlatılanların hepsinden daha gerçektir… Köpek konuşur mu? Köpek hisseder mi? Köpek düşünür mü? Bence bir daha düşün derim.

Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş’ın anlattıklarına göre; Tukaş olaydan sonra üç gün yuvasından çıkmadı… Ve Tukaş, yedisinde mevlit okunana kadar yemek yemedi. Şimdi Tukaş’a Metin Lokumcu’nun kardeşi bakıyor. Ve Ulaş’ın anlattığına göre Tukaş çok zayıflamış.

Sen, sizler, ‘zalim kokulu burunlar’ Metin Lokumcu öldüğünden beri insanlığınızdan kaç kilo verdiniz?

O yüzden şöyle bitirilirse yazı; bu bahiste “Tukaş” kardeşimizdir…

           

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.