1. YAZARLAR

  2. Yurdagül Beyoğlu Atun

  3. İnsan yalnızsa kendiyle uğraşır
Yurdagül Beyoğlu Atun

Yurdagül Beyoğlu Atun

Haberal Kıbrıslı Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

İnsan yalnızsa kendiyle uğraşır

A+A-

Geçenlerde mail kutuma Çırağan Okumalarından bir mail düşmüş. Gereksiz olarak işaretlemiştim, utandım.

Allahtan gereksizleri kontrol etme huyum var, zira gereksizler, beklediğim maillerden çok daha fazla. Riske atamıyorum o yüzden.

“Çırağan Okumaları”ndan gelen maillerde çoğunlukla birbirinden değerli yazarların kitap tanıtımları, yeni çıkan kitaplar, kitapların içerikleri yer alıyor.

Tanıtımlar İstanbul’da olduğundan gitme şansım yok.

Ancak kitapları alıp okuma şansım var…

Yine bir kitap anlatılmış..

Hakan Bıçakçı’nın bir romanı bu.

Genç nesil romancılardan Hakan Bıçakçı. Genellikle psikolojik gerilim yazıyor. Henüz bir Hamdi Koç’un yerine koyamasam da adaylığını teslim edebilirim.

Hamdi Koç kim mi? Bir kez okudunuz mu, önce tüm kitaplarını arayıp bulacağınız, daha sonra da “yeni kitabı ne zaman çıkacak” diye sabırsızlanacağınız bir yazar.

Adının çok fazla duyulmadığına bakmayın, şu an isim vermek istemem ancak sizin popülaritesinden dolayı her çıkan kitabına “mal bulmuş mağribi” gibi saldırdığınız yazarlardan çok öte...

Okuyun, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Gelelim Bıçakçı’nın yeni romanına; Psikolojik gerilim türündeki roman, İstanbul’da tek başına yaşayan genç bir adamın bir gece otobüste uyuyakalmasıyla başlıyor. Son durakta uyandırılıyor. Tuhaf, her şeyiyle kendine yabancı bir mahallede... O gece mecburen orada kalıyor. Düzenli hayatına döndüğünde, hiçbir şey eskisi gibi devam etmiyor.
Çünkü ertesi gün omzunda bir ize rastlıyor.

Bir morluk. Ve bu izler çoğalmaya başlıyor. Tüm vücuduna yayılıyor. İzlerin tek sorumlusunun kendisi olduğunu öğrenince hayatı kâbusa dönüyor. Geçmişiyle, yaşamakta olduğu an bir takım ortak ayrıntılarla ve kişilerle beslenerek birbirine karışıyor. Düşüncelerinin okunmakta olduğuna dair saplantılarla ve ilk defa davet edildiği önemli bir sergi için konu bulamama sıkıntısıyla varlığı delik deşik bir hal alıyor.

***

Roman kahramanı önemli bir fotoğraf sanatçısı olma hayaliyle yaşıyor. Ancak kahredici bir alışveriş merkezindeki küçük stüdyosunda vesikalık fotoğraf çekerek geçiyor günleri. Ara sıra da önemsiz sergilere birkaç fotoğrafıyla katılıyor. Bir tür paralel hayat gibi okuduğumuz geçmişindeyse, hayali İstanbul’da bir fotoğraf stüdyosu açmak olan ancak bir otelin balo salonunda düğün fotoğraflarını sahiplerine dağıtmakla görevli bir adam var. Otelin personel odasına tıkılmış, yaşadığı hayatın içinden çıkamamaktan, hep orada kalmaktan, gençliğini orada heba etmekten korkuyor.

“Karanlık Oda” hem üretmenin, hem de üretememe korkusunun metaforu olarak roman kahramanın ve onunla birlikte okurun etrafını yavaş yavaş sarıyor.
Ve roman kahramanın korktuğu başına geliyor. Birileri gerçekten de düşüncelerini okumaya başlıyor.

***

Kitabı, herkes farklı algılayabilir. Ancak, ben romanın “insanın sadece kendi kendisiyle savaştığı” gibi bir algı oluşturduğunu söyleyeceğim.

Kişinin kendine zarar vermediği taktirde kimsenin ona zarar veremeyeceği, iyinin ve kötünün insanın içinde olduğu, yaşadıklarımızı düşüncelerimizin oluşturduğunu…

Dolayısıyla Narsistik Çağı”nı sürdüğümüz şu dönemde romandaki olaylar bana hiç ütopik gelmedi. Çünkü “Karanlık oda” hepimizin içinde bulunduğu dünyayı tanımlıyor. (En azından ben öyle algıladım) Freud’un 1939 yılında yazdığı makalesinde, kişinin yalnız olmasının içsel psişik yapısını tamamıyla değiştirebileceğini vurgulaması da kitaptaki neden-sonuç ilişkisine ışık tutuyor.

Sonuç mu; İnsan yalnızsa kendiyle uğraşıyor…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.