1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Kaç elin gerizekalısıyız?
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Kaç elin gerizekalısıyız?

A+A-

AYKIRI DAVRANMAK

Var olan evcil domuzlarınıza boyun eğin siz. Var olmayan tanrılarımın

yolundan gideceğim ben.

İnsan kalacağız biz bağışlanmazlık pahasına.

Rene Char

 

SİZİN ELİNİZ BÖLÜNMÜŞ KIBRIS’IN YARISININ ELİNİ TUTTUĞUNDA

KAÇ GERİZEKALI EL EDERSE BİZ O KADAR ELİN GERİ ZEKÂLISIYIZ!

Ama biz o kadar etmeyiz biz bile etmeyiz o yüzden üstüme alınmadım hangi ibnenin eliyse onun geri zekâlı eli!

           

Turgut Uyar “Kanın, ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı, böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde, herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye” der, Dışişleri Bakanı sıfatıyla ki bu ülkeye iç acılarının verdiği toplamdan ne gördük ki bizi yönetenlerin dış acılarının toplamından hayır görelim, alın işte, bir basın toplantısı, bir başbakan ve bir bakan, sosyolojik bir vakaya bakış açıları –ki demeye dilim varmıyor çünkü bir açı değil bakışları, ancak bir acı bunların ki- ancak bu kadar edebiliyor. Evet, hüzünlenebiliriz, çünkü bütün bunları hak etmediğimizi düşünüyoruz. Hüzünleniyoruz, çünkü bizimle alay ediyorlar. Öyle ki hem doğru olmayanı övüyor hem de doğru olmadığını bildiği halde doğrumuzla alay ediyor. Aklıma nedense hep 12 Eylül geliyor, bunlar o zihinlerin kucak dolusu çocuklarıdır. 12 Eylül’ün en büyük başarısı budur, şuursuzluk, cahillik, bilinçsizlik, kavramları bulandırma, değiştirme ve yepyeni bir dille ‘akıl hastanesine çevirmek’ coğrafyayı…Sonra da o coğrafyada senin önemsediğin ne varsa alay etmek, gülümsemek, dalga geçmek ve bunda da utanacak bir bahis görmemektir. Bu görevi de, Başbakan layıkıyla yapıyor, içimiz içimizi kemirerek izledik. Türkiye’de her yere üniversite yapılırken –neredeyse her şehre bir üniversite- bu masal ahaliye ‘bilim yuvaları’ diye yaftalanıyordu, 12 Eylül sonrası üniversitelerin bu ülkedeki durumu şudur, ‘Öğretmenlerinin öğrencilerinden daha az zeki olduğu bir yerdir’ ve bu yalnızca bir üniversitenin bittiği hali değildir, bir toplumun da dönüşüm aşamasıdır. Neye yukarıda saydıklarımıza. Çünkü artık bilim, tarifi değiştirilmiş bir şekilde sorgulamayan, araştırmayan, merak etmeyen, devinim halinden statik halini alacaktır. İtiraz etmeyen bilim olur mu? Karşı gelmeyen sanat olur mu? Fakat hepsinde muazzam bir geri zekâlılık yaratarak bizleri de o çukurun içine çekmeye çalışıyorlar. Şimdi aynı sebepten hüzünleniyoruz, iç çekiyoruz, ülkemize bakıyoruz, yönetenlerin yönetilenlerden daha az zeki olduğu bir yerdeyiz, bu Türkiye’de de böyledir, sirayet etmemesi mümkün değildir, hüzünle seyrediyoruz. Kanın, ateşin ve seslerin cömertçe kullanıldığı, sorumsuzca kullanıldığı, bir elin geri zekâlısı sayıldığımız dönemdeyiz ki, artık sözlerimiz için bir de Kifayet Bakanlığı’nın kurulması gerekmektedir.

Şöyle üzüldüm ama yalan değil, ‘elin’ geri zekâlısıyım. Yazık lan bana! Orada bile kendi kendimizin geri zekâlısı olamıyoruz,  gene bağımlı, gene güdümlü, gene dışardan birine bağlı olarak ‘geri zekâlıyız’. Ey Kıbrıslı Türk İnsan; o ‘eli’ bulmalıyız. El sıcak… Çok ileri gitmiş olamazlar. Hadi, takip edelim, yoksa çocuklarımızın, torunlarımızın boğazına kadar inecek ‘o elin geri zekâlısı’..!

Bu bilim yuvalarından sözü açmışken, daha nereye kadar diye soracak olan olursa, DAÜ’ nün Doğa Koleji’ne satılmasına bakabilir. Şudur, 12 Eylül’ün neye hizmet ettiğini görüyoruz. O dönemde 12 Eylül’e methiyeler düzenlerin, 12 Eylül Referandumunda ise ‘ölüleri bile ayağa kaldırıp EVET verdirmek’ istiyorum demesini de bir yere bağlayabiliyoruz. Kenan Evren, öyle seçime bir hafta on gün kala, boktan bir şekilde, on iki tane de boktan soru sorarak darbeyle hesaplaşamazsınız. Sizler ancak, o üniversitelerin o akademisyenlerini ve yetiştirdiğiniz o öğrencilerinizi kandırırsınız! Sizin bilimsel kavramlarınız, boktan kürsüleriniz ve boktan vizeleriniz ve boktan finalleriniz için bu ‘demokrasi’ edebilir, ama bizim için ‘boktandır’. Doğa Kolejinin DAÜ’yü almasında ki en üzücü taraf da budur, yarın orada her hadiseye böyle ‘boktan bakan’, bakış açıları ancak ‘acı’ edebilen profesörler, akademisyenler, öğrenciler yetişecektir. Yalnızca zihinlerde taşlarla oynamıyorlar, yalnızca bir oydan ibaret olmadıklarını defalarca söyledim, onlar yalnızca bir evi, şehri, ülkeyi falan değil, bunlar ufak iş, onların istedikleri bir zihni toptan değiştirmektir, Bunun için saldırıyorlar, geliyorlar, alıyorlar!

Hopa’da olanlardan ‘boktan olmayan şekilde’ bahseden gazeteci var mı? Televizyonlar neden Hopa’dan haber veremiyorlar! Çünkü her şey ‘boktan’. Duymak istersiniz istemezsiniz, bakın, bir adam, ağlayarak bağırıyor sizlere, ey demokrasi havarileri, özgürlüğün sesleri, meydanlarda ve sokaklarda ve gazetelerinde ve televizyonlarında durmadan ‘boktan’ düşüncelerini satanlar, bir adam,  BES üyesi, Hacı Özkan, “Orada yaşadıklarımı anama diyemedim. Umarım bu işkenceyi yapanlar analarına söyleyebilmişlerdir” diyor. 12 Eylülden ne farkı var? Neyle hesaplaşıyordunuz siz? 12 Eylül’ü mü yargılıyorduk? Darbelerden hesap mı soruyorsunuz? Bence de yetmez ama evet, bence de, yetmez ama evet ha! Metin Lokumcu’nun son sözü ‘Boğazıma gaz tıktılar’ olmuş. Yani astım olmanıza gerek yok ölmeniz için, o mesafeden o gazı sıkmak öldürmeye teşebbüstür, ve hala söylüyorum bütün bunların OHAL dönemlerinden, 12 Eylül dönemlerinden ne farkı vardır? Cümleyi dürmeden, sonra yine konuşmak babında, bir haber okudum bu sabah, Kıbrıs’ta da polis örgütünde kadro sayısı artırılıyormuş ve Cumhuriyet Meclisi İdari ve Sosyal İşler Komitesi ‘Polis Örgütü (Kuruluş Görev ve Yetkileri) (Değişiklik) Yasa Tasarısını oy birliğiyle kabul etmiş, bu da tıpkı Doğa Koleji’nin gittiği yere gitmesine benzemesin, zira Türkiye’de polislerin artık nereye gittiklerini iyi biliyoruz.

Bu manada bizi her yerde ‘elin geri zekâlısı’ yapmak çabasındadırlar, dört koldan Kıbrıs’a çıkarma yapmaları da bundandır, sevgili ‘(Ülkesine Verdiği) Dış Acıları İç Acılarının Toplamına Eşit’ Bakan, mesela, niye bu konularda tek kelam etmiyorsun? Sorsana ya, KTHY’den başlayarak DAÜ’ ye kadar hangi ‘elin’ bolluğu bu ki durmadan oğlan geliyor bunların ‘eline’ durmadan ‘kesiyorlar’ bizi bizden, sorsana ya, bakayım, en sonunda varmak istedikleri yer neresiymiş; bizi sürecekleri yeri haritadan ‘kestirebilmişler mi’ diye, sor bakalım, o zaman yine gülümseyebilecek mi ‘kaç para maaş alıyorsun’ efendi!

Ama öyle, her yerde böyle. Solculara saldırıyorlar, solcular statükocuymuş, bu 12 Eylül’ün kadim başarısıdır işte, algıyla oynamak, adam sapına kadar faşist, sapına kadar anti-demokrat, adam sapına kadar kadın düşmanı, adam sapına kadar muhafazakâr, adam sapına kadar bencil, fakat tam tersini iddia edebiliyor. Sırrı Süreyya, ki bu aralar insan sureti görmek çok zor, arada bir parıldayıp bulutun arkasına saklanan güneş gibi, Sırrı Abim diyor ki alayına bunların “Solun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Ya bu solcular size ne etti kardeşim? Ağzını açan sola küfrediyor, ne etmiş lan sol size? Bu memlekette hakkınız savunmuş yanınızda durmuş, canını vermiş, kanını vermişi gık dememiş, e sayımız da belli. Bir gün de iktidar olmamışız, lan nedir bu bütün kötülükleri sola ihale etmeniz. Siz 40 yıldır 50 yıldır bu memlekete ipotek koymuşsunuz. Her zulmünde imzanız var. Her melanetinde sizden birilerinin sürekliliği var sürekliliği, bir gün cuntacı bir gün AKP'li bir gün ANAP'lı bir gün DYP'li... "

Kıbrıslılar ve solcular gibi Kürtler de bu ‘elin’ ‘geri zekâlıları’ olmak isteniyor. Hepimiz onlara benzeyelim istiyorlar. Onların istediği gibi olalım. Kürtlerin dil talebi için ‘evde öğrensinler canım’ diyor birisi. Bir başkası diyor ki ‘Kürtçeyi öğrenirse Koç’a nasıl girecek, nasıl iş bulacak’ diyor. Kürtleri seviyoruz diye başlıyor bu cümleler, Kürtler bizim kardeşimizdir diye başlıyor bu cümleler, ama diye ortasından kesiliyor, ve cümlenin sonu yukarıdaki gibi bitiyor. Daha iyi anlıyorum Aziz Nesin Usta ‘Türklerin yüzde altmışı demokrattır, yok-yok düzeltmiştin sonra yüzde sekseni demokrattır.’ ‘Benim Kürt kardeşlerim’ diyor bir başkası, durmadan düşünüyoruz ‘hangisi bunlar’ çünkü bütün bildiğimiz Kürt kardeşlerimizle kavga ediyor bunu diyen. Hepsini ortak kümeye Etyen Mahçupyan topluyor, Zaman gazetesinde köşesinde "Solcu olmak AKP düşmanlığıyla eş tutulduğunda bu bir yere varmaz" diyordu. Sırrı Süreyya, 'Solcuları dizayn etmeye çalışma' diyerek şunları söylüyordu, senin için de Kıbrıslı Türk, bunlar senin için de söyleniyor : "Etyen Mahçupyan kendi işine baksın. Sağcıdır, kendisine saygı da duyuyorum ama kendi işine baksın. Bu toprakların en kadim hastalığı budur ve Etyen de bundan mağdur olmuştur. Solcuya solu, Müslüman Müslümanlığı, Alevi'ye Aleviliği, Kürde Kürdü tarif etmek bu devletin en kadim hastalığıdır. Sayın Mahçupyan sana da yıllarca nasıl Ermeni olunması gerektiği tarif edilmiş, neden kalkıp solu böyle dizayn etmeye çalışıyorsun? Bırak solcular kendi yollarını kendileri bulsunlar..."

‘Elin’ ‘Geri zekâlısı’ hikâyesinde herkes ‘aynı elin’ ‘zekâsı’ olsun istenmektedir, Kıbrıslı Türk, sana da, bana da, Kürtlere de, Alevilere de, Ermenilere de, Müslüman’a da, azınlıklara da, şuna da buna da, ‘nasıl olması gerektiği’ öğretiliyor, esas faşizm budur zira bunlar 12 Eylül’ün kucağında büyüyen çocuklardır. Bunlar, Kürtler ‘evlerinde dilini öğrensinler yoksa bölünürüz’ diyecek kadar zavallı, ‘Başbakan’ın otobüsüne taş atıyorsa Allah rahmet eylesin, ölecektir, o da taş atmayacak’ diyecek kadar boktandırlar. –ki ortada bir taş atma hadisesi yoktur, ama olmasına gerek yoktur, bütün taşlarla oyna demiştir 12 Eylül, bütün algılara tecavüz et, inanmasan bile inan, sonra o taşı o kuyuya atacak insan(lar) bulunur-

O bulutun arasından bazı sıra çıkıp insan suretini gösteren bir başkası Ece Temelkuran ise 12 Eylül ile hesaplaşma ve Evren’in yargılanması hususunda ‘Güya bir yüzleşme yaşıyoruz, eğer böyle bir durumda olsaydık, hangimizin babasının yaptığını bilirdik. Hani, nerede bu işkenceciler, bunları İsviçre’den getirmedik ya, neredeler’ diye soruyordu. Ben düşünüyordum ve içimden bir ses aynı ‘elin’ içinde olduğunu düşünüyordu.

Mesele KTHY meselesi ya da DAÜ meselesi değildir. Tıpkı Elektrik Dairesi meselesi olmadığı gibi. İbrahim Aziz Abi’nin meselesinin de olmadığı gibi. –Karar verdim kendime her hafta bir kere alakalı ya da alakasız yazının bir yerinde İbrahim Abinin adı geçecek, neden mi; şundan: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızdır, yargısı da bağımsızdır, egemenliği olan bir devlettir, ordumuz teminattır ve basınımız özgürdür diyenin alnına İbrahim Aziz Abinin fotoğrafını yapıştıracağım çünkü- Mesele nüfus meselesi de değildir. Bütün bunların olması, olacakların teminatıdır zaten, ve çok evvelden, gördük, söyledik. Doğa Kolejinin Daü’ye yerleşmesinin en büyük meselesi, yalnızca iktisadi değil, bir eğitim öğretim falan değil, meselemiz bir zihnin yerleştirilmeye çalışmasıdır. Yıllarca, bu ülkenin ilericileri, askerle çatıştı durdu. Militarizme kafa tuttu. Hatta gazetemiz hala ‘İşgal altında icazetsiz yazılar’ diye çıkmaktadır, her gün. Yani, tanka, topa, tüfeğe karşı geldik. Elbette önemlidir ve lakin artık şekil değiştirmektedir ve görmek durumundayız. Artık zihinlerimize, algımıza, algımızın yarattığı değerlerimize, inançlarımıza bastırmaktadırlar. Kürtler dilini, Kıbrıslılar kültürünü yaşarlarsa, algıyı parçalayamazlar, biliyorlar! Ve inanın bunun içinde hiç top tüfek tank olmayacaktır, yani gayet demokratik! Şundandır hüzünlü oluşu, meselenin iç yakıcı kısmı; yarın bir gün o okullarda 12 Eylül çocukları büyüyecek, demokrasi kavramları Kıbrıs meselesine ya da Kürt meselesine baktığı gibi gören çocuklar türeyecek, kadın mı kız mı belli değil diyecekler, çok demokratik adamların çok demokratik cümleleri gibi başlayacak çok demokratik öznelerle fakat ‘ama’ ile kesilip devam edecekler; o okullar ne işe yarıyor sanıyorsunuz, yarın tastamam demokrat olmadığı bal gibi ortada olan çocuklar ‘demokrasi havarisi’ kesilecekler. Yüz kere dedim gene noktayı böyle koyayım: Onlar evlerini, köylerini, şehirlerini, ülkeni değiştirmek istemiyorlar, bunun için değil, zihinleri değiştirmek için geliyorlar. İnan ki, faşizmin en korkunç yanı budur. Çünkü bir sürü ‘demokrasi havarisi’ sen değişmediğin müddet de sana ‘Anti Demokrat’ diye saldıracaktır, çünkü neyin doğru olduğunun önemli olduğu yerde değiliz, doğrunun neyin ‘elinde’ olduğunun yerdeyiz, o yüzden son tahlilde durmadan ‘geri zekâlı’ sayılıyoruz…

 Elimizde şiirlerimiz var. Birkaç çoğu yazar var. Hikâyelerimiz var, öykülerimiz var, romanlarımız var, onlardan biriktirdiğimiz var.  Kahramanlarımız var, gencecik, çok güzel abilerimiz, insan kılıklı, başka hiçbir görüntüsü olmayan…İnsan sureti olan sözcülerimizin elinde sözcüklerimiz var. Çok mutsuzluğumuz da var, çok karamsar bulutlarımız, simsiyah iklimlere yürüyen. Yenilgilerimiz var, durmadan yenildiğimiz bir tarihimiz var. Evet, çok sövdüler, çok dövdüler bizi, çok astılar, kestiler, öldürdüler bizi. Hep yenildik, ey tarih, evet, hep mağlubiyetinden süregelen bir yol’u’muz var; ama her kere, çıktık sahaya, boş bırakmadık sahayı, bırakmadık sahayı onlara; yenildik ey tarih ama ‘hükmen’ yazmadı hiç, çıktık sahaya, hakem onlar, hakem onların, tribün onlar, tribün onların, yenileceğiz belki yine; yenileceğiz, ama sahayı bırakmayacağız onlara.

O sahayı omzumuzda taşıyacağız, çünkü saha onurumuzdur!

 

10 Haziran 2011       

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.