1. HABERLER

  2. KIBRIS

  3. Kayıp bir babayla ilk karşılaşma
Kayıp bir babayla ilk karşılaşma

Kayıp bir babayla ilk karşılaşma

Geçtiğimiz günlerde bulunan 1963 kayıplarından Şevket Kadri'nin oğlu olan Uçkan, bugün hala ada insanının yüreğini sızlatan bu trajediyle ilgili Yeni Bakış'a çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

A+A-

Eniz Orakcıoğlu

24 Aralık 1963 yılında kaybolan Şevket Kadir’in oğlu Salahi Uçkan Yeni Bakış’a 1963’den bu güne kadar yaşadığı olayları ve kayıp babasının bulunduğu zamanki duygularını anlattı.

“Kafanızda hep o anı canlandırırsınız”

Babası kaybolduğunda 3,  bugün ise 55 yaşında olduğunu hatırlatan Uçkan, o dönem içinde bulunduğu psikolojiyi şu sözlerle anlatıyor:

Kayboldular, bir gaminiye atıldılar, arabaları da gaminiye atıldı ve yakıldı. Fakat gerçeği  bulamadığınızda, söylentiye dayalı durumlar hayalinizde canlandırırsınız. Kafanızda bir çukur, esir oldukları an ve vuruldukları an canlanır.Buna bağlı birçok senaryoyu beyniniz üretir, aklınıza  bir sürü soru ardı ardına gelir.. Bu yılları yaşarken sürekli barikatta durduruluşlarını düşünüp, onların yerine kendimi koyardım ve hissettiklerini hissetmeye çalışırdım. Aynı şekilde arabadan inişleri, sorgulanışları, vurulduysalar nasıl vuruldukları… Bunlar hep aklınızdadır hayal edersiniz ve sürekli düşünürsünüz. Belki düşünülmemesi gereken, insanı yıpratan konulardır ama elde olmadan bütün bunları düşünürsünüz” dedi.

“Babam o bölgede gaminilerin birinde”

Olayın yaşandığı köprüden hemen hemen her gün geçtiğini anlatan Uçkan “Babamın o bölgede olan gaminilerden birinde olduğunu biliyorum. Ama nerde? O bölgede bir sürü gamini vardı. Tabi ki gaminilerin yerlerini bilmek bizim için imkânsızdı. O dönemlerde bölgede yaşayan ve bize yol gösterici olabilecek bir Türk yoktu. 74 sonrasında uydudan çıkacak olan Girne bölgesi haritalarında görülebilecek noktalar ancak aranabilirdi. Ama hangisi?” şeklinde konuştu.

“Babamı bulmak için hiçbir girişim yapılmadı”

Uçkan, yetkililer tarafından babasını ve arkadaşı İbrahim Nidai’yi aramak ve bulmak için hiçbir girişim yapılmadığına dikkat çekerek, “Yetkililer babamın ve İbrahim dayının öldürüldükten sonra, gaminiye arabaları ile atılıp gömüldüğünü biliyorlar. Ama  hangi gaminidedirler, gerçekten olay anlatıldığı gibi midir diye bu konuda herhangi bir girişim yapıldığını hiç duymadım. Zaman zaman farklı söylentiler de duyduk. Örneğin; yakalanıp Girne Kalesi’ne götürülüp sorguya çekildikleri, yine başka bir örnek Rum tarafına götürülerek orada bir yere gömüldükleri gibi kafa karıştırıcı bir sürü söylenti de vardı. “Kızılhaç’a veya Birleşmiş Milletler’e başvurduk ama bu kayıplarımız nerededir” diye bir girişim hiçbir zaman ne yazık ki yapılmadı” dedi.

“Tarih mükemmelse bunca acının yaşanmaması gerekirdi”

İnsanlığı ve toplumları yönetenlerin kendilerine göre  tarihi yazıp toplumlarına okuttuklarını anlatan Uçkan, “Bu okutulan tarihlerde her toplum kendi ülkesini, kendi toplumunu kahraman olarak gösterir. Her toplum kendi tarihinde en kahramandır, en haklıdır, en üstün özelliklere sahip millettir ve tarihlerinde hiç hata yoktur. Böyle bir tarihin bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur, çünkü tarih dediğimiz şey hatalarımızdan ders çıkarma kitabıdır. Bütün tarihimiz başarılarla dolu ve hatasız olduğuna göre, demek ki  hiçbir ders çıkarmamıza gerek yoktur. Mükemmel bir tarihimiz var ve çok iyi yönetilmişiz. Eğer bu durumun gerçekten böyle olduğunu kabul  edersek, bunca kaybın olmaması, bunca acının çekilmemesi gerekirdi. İnsanlığın da dünyanın her tarafında bu travmaları yaşamaması gerekirdi ama öyle olmadı. Kendimizle dürüstçe yüzleşmeliyiz. Birbirimizi severek ve bir gün yine birbirimiz için canlarımızı vermek zorunda kalabileceğimizi düşünerek” dedi.

“Bilgi almak için ve gıda eksikleri için yola çıktılar”

Uçkan, sözlerine şu şekilde devam etti; “Babamın kaybı ile ilgili senaryoyu zaman içinde devletin verdiği resmi belgelerle öğreniyoruz. Belgeye göre ve öğrenilenler ışığında olayın gelişimi bu şekilde; “Bizim yaşadığımız yer olan Lapta o dönemde 400 civarında Türk, 3 bin civarında da Rum’un yaşadığı bir kasabaydı. Biraz daha ilerdeki Karşıyaka Köyü yaklaşık 350 civarında Türk’ün, bin 500 civarında Rum’un yaşadığı bir yer. Bu iki yerleşim dışında ise Alsancak ve Karaoğlanoğlu’nda ise Türk yok. 21 Aralık’ta 1963’de çıkan olaylardan dolayı yolları kapanmış durumda güvenlik ve gidiş-geliş sıkıntısı var. Bu durumda bilgi almak, gıda ve ilaç eksiklerini (biten sütü, unu pirinci) tamamlamak için babam ve İbrahim Dayı Lapta’dan Girne’ye doğru yola çıkıyor.”

“Ortalık karma karışıkken Girne’ye gittiler”

Uçkan, o gün yaşanan olayları belgeler ışığında anlatmayı sürdürüyor; “Bunun yanında İbrahim Dayı Lapta’da sözü geçen önemli bir kişidir.Lapta halkının güvenliği ile ilgili kaygılar artmış ve  Girne merkezi ile iletişim yoktur.Bu ortamda Girneye gidilmesi gerekiyor ve İbrahim dayı babamla birlikte yola çıkıyorlar.  Ancak,Karoğlanoğlu’daki barikata geldiklerinde, orada bulunan Rum polisi şans eseri tanıdık bir polis çıkıyor.Rum  polis babam ve İbrahim Dayıya, ‘ne işiniz var sizin burada, ortalık karma karışık. Söylentilere göre Karaoğlanoğlu’ndaki papazın oğlu öldürülmüş millet ayinde durum çok kritik, gitmeyin geri dönün’ diyor. Bizimkiler de polise; “Erzak bitti süt kalmadı çocuklara içirecek süt yok, alışveriş yapalım bir şeyler alalım geri dönelim.”derler.  Rum polisi de bunun üzerine diyor ki; ‘gidin 2-3 gün kalın ama dönmeyin. Orada kalın ortalık bir yatışsın sonra dönersiniz, ya da Lefkoşa- Çamlıbel tarafındaki yolu deneyin ama bu yoldan geri dönmeyin bu yol çok riskli. Dönüşte de ben nöbetçi değilim ne olacağı belli olmaz ” diyor. Bunlar kayıtlarda olan şeyler.”

“Tehlikeli olduğu halde  geri gönderildiler”

“Tüm bunlara rağmen babam ve İbrahim Dayı yola devam ederek Girne’ye ulaşıyorlar. Alacaklarını alıyorlar, bu arada görüşmeleri gereken kişilerle görüşüp, son durum hakkında bilgi alıyorlar. Orada görüştükleri  yetkilinin geri dönün demesinden sonra İbrahim Nidai, yolda Rum polisi ile geçen diyaloğu oradakilere anlatır ve dönüşün çok riskli olacağını dile getirir.Buna rağmen oradaki yetkili, muhakkak köye geldikleri yoldan gitmeleri gerektiğini, çünkü köyü kontrolsüz bırakmamaları gerektiğini söyler. Tam yola çıkacakken oradaki bir başka yetkili babama sen olsun kal diyor, ama babamın orada doğal olarak “beraber geldik beraber döneriz” der ve ikisi birlikte Lapta’ya doğru  yola çıkarlar.”

“Babam ve İbrahim Nidai barikatta durduruluyor”

Babası ve İbrahim Nidai’nin yola çıktıktan sonra, Acısu Bölgesi diye adlandırılan yerdeki barikatta durdurulduğunu anlatan Uçkan, “Orada kimlik kontörlünden geçiyorlar, kimlik kontrolünde Türk oldukları anlaşılınca aşağıya indiriliyorlar. Aldığımız bilgilere göre, arabadan indirildikten sonra babam ve İbrahim Dayı’yı sorguladıkları ve orada öldürüldüklerini öğreniyoruz. Ardından da arabaları ile birlikte bin 200 metre uzaktaki bir gaminiye atıp, arabayı  yaktıkları ve üzerini  toprakla örtüp,  gamini olduğu belli olmayacak şekilde araziyi düzelttiklerini duyduk” şeklinde konuştu.

“Rum köye gelip ‘Şevket ve İbrahim’i bizimkiler vurdu’ dedi”

“O tarihten sonra babamlar köye dönmeyince annem bir aksilik olduğunu ve babamların Boğaz tarafına geçtiğini düşünüyor” diyerek söze devam eden Uçkan, “Tabi ki köydeki yetkili diğer büyüklere babamların öldürüldüğü haberi bazı Rumlar tarafından getirilmişti. O günlerde öyle bir durum vardı ki insanların yeterince askeri eğitimi yok, yeterince istihbarat ağı, bölgeler arası bağlantısı ve hatta silahı bile yok. Akli dengesi tam olmayan bir Rum köye gelip ‘Şevket ve İbrahim’i bizimkiler vurdu, öldürdü ve gaminiye attı. Gidip ölülerinizi almanızı söylediler’ diyor. Köydeki ileri gelenler de ‘bu deliyi bize yolladılar, büyük ihtimalle tuzak var, gitmemiz için oyun yaptılar, gittiğimiz anda hepimizi öldürecekler’ diye düşünüyorlar. Bu dönemde  böyle şeyler mümkündü, memlekette her yer yangın yerine dönüyordu ve doğal olarak köyün ileri gelenleri oraya gitmeye haklı olarak cesaret edemediler” şeklinde konuştu.

“3-5  fotoğrafı alıp ayrılıyoruz”

Babasının kaybolmasından 1 ay sonrada merkezden köyün boşaltılması için emir geldiğini anlatan Uçkan, “Köy halkı Lapta’dan göç ediyor. Tabi bu göçte köylünün bir kısmı Girne’ye, Bir kısmı Mağusa’ya, Zeytinlik köyüne ve Boğaza, biz ve bazı aileler de Gönyeli’ye gittik. Bu karmaşada kimin nereye gittiğinden kimsenin haberi yoktu. Giderken kimse yanında birkaç fotoğraf ve kişisel eşyalar dışında bir şey götüremedi. İnsanların içinde hep bir umut vardı 1-2 hafta ya da 1 ay sonra geri dönecekleri umudu… Gönyeli’ye geldiğimizde önce bir ahıra yerleşiyoruz, bir süre orada kaldıktan sonra  birisi ölünce boşalan bir eve geçiyoruz. Yerleştiğimiz ev ise yaklaşık 30 metre kare bir oda ve ortaya perde çekiyoruz. Dedem, nenem ve lise öğrencisi amcam bir tarafta, annem kız kardeşim ve ben de perdenin diğer tarafında yeni hayatımıza başlıyoruz” dedi.

“Amcam gündüz okula, gece nöbete gidiyordu”

Salahi Uçkan, ilkokula 6 yaşında Gönyeli’de başladığını söyleyerek, “O dönem de ne kimlik kartım, ne doğum belgem hiçbir şeyim yok dedem beni götürüp 6 yaşımda ilkokula kaydetmiş.” diyor. Bu sıralarda amcam  gündüz okula gidiyor, gece de Gönyeli’deki bir bölükte mücahit olarak nöbetlere giriyordu” şeklinde konuştu.

“Anneme babam nerde diye soruyorum”

Yaşadığının tam bir travma olduğunu anlatan Uçkan, “Babanız kendinizi hatırladığınız günlerde yoktur. Annenize sık sık   babam nerde diye sorarsınız. Çünkü görürsünüz ki birçok çocuğun evinde baba dediği  birisi var. Ama benim babam yok, kız kardeşim de küçük ve  anneme  babam nerde diye soruyorum. Tabi annem kendi zaten babamın öldüğüne inanmıyor, çalışıyor gelecek diyor. Bir müddet annem bizi bu şekilde idare ediyor. Sonra yine sorgulama başlıyor. Okula başladım babam yine gelmiyor, bu arada Boğaz’a göçmen kampına geçiyoruz ve ben ilkokula orada devam ediyorum. Yeni okula başladım ve öğretmenimiz bizleri tanımak amacıyla baban ne iş yapar diye sorduğunda, ağlamaya başlıyorum, çünkü verecek bir cevabım yok. Eve geldiğimde anneme tekrar babam nerde diye soruyorum. Annem artık mecbur kalıyor ve elindeki 2 fotoğraftan birini gösteriyor ve baban bu diyor. Peki nerededir dediğimde de savaşta esir olduğunu, ama onu kurtarmak için çalıştıklarını ve geleceğini söylüyor. Bu duygularla büyüyorsunuz” dedi.

“Ağlamak istersiniz ağlayamazsınız”

Uçkan, sözlerine şu şekilde devam etti; “Tabi ki babanızla ilk tanışıklığa gelmeden önceki ruh hali çok önemli, ağlamak istersiniz, kız kardeşiniz ve anneniz görmesin diye ağlayamazsınız. Çünkü siz o yaşta artık evin erkeğisiniz, sorumlusunuz, çocukluk yaşamak için diğer arkadaşlarınızın çocukluğu gibi bir çocukluğu hayal bile edemezsiniz, resmen büyüyorsunuz. Bütün çocukluğunuz neredeyse mücahitlerin eğitim alanlarında geçer, diğer ailelerde baba figürünün kim olduğuna bakarsınız ki babanın kim olduğunu anlayabilesiniz,  dedenizi, amcanızı baba yerine koyarsınız, ama bir türlü babaya bir kimlik yaratamazsınız. Kısacası o baba boşluğu içinizde büyür, aradan yıllar geçer siz üniversite, askerlik gibi birçok şey yaşarsınız, ama içinizdeki boşluk 50 kusur yaşına gelseniz bile kapanmaz. Babalığı kendi çocuklarınızda keşfetmeye çalışırsınız. Tüm bunların sonunda da babanızın mezarının bulunduğunu haber alırsınız.”

“20 dakika sadece arabada oturdum ve ağladım”

Uçkan, mezarın bulunduğu haberini aldığı zaman ise hissettiği duyguyu şu şekilde tanımlıyor; “Sanki sağdı, o an öldü ve size gelip birisi haber verdi. Eşim haberi bana çekinerek verdiği sırada birlikte Girne’ye gidiyorduk. Arabayı kenara çektim 20 dakika sadece arabada oturdum ve ağladım. O an içimin nasıl yandığını tarif edemem. Bütün bunlar benim yaşadıklarım. Biliyorum ki bu memlekette kayıp ailesi olan herkes  benim yaşadıklarımı birebir yaşamıştır. Bu kişiler 1 ya da 2 kişi değil. Kayıpların ailelerini düşündüğünüz zaman kaç bin kişi bu travmayı yüreğinin her tarafında yaşamıştır, ben hissediyorum; biliyorum.”

“O an bayılacakmış gibi hissettim”

Kendine geldikten sonra bilgiyi doğrulamak için Kayıplar Komitesini aradığını ve Lefkoşa’ya gittiğini söyleyen Uçkan, “Orada yaptığımız görüşmelerde bu bilginin yüzde 95 -96 doğru bir bilgi olduğuna inandıklarını ve ciddi bir kaynaktan öğrenildiğini söylediler. Bunların yanında büyük bir umutla kazıyı beklediklerini, fakat sırada çok bekleyen kayıp ailesi olduğunu VE  Eylül ortaları, Ekim başı gibi kazıya başlayabileceklerini söylediler. Babamın gömülü olduğu yeri öğrenince oraya gittim.  Artık her gün sabah akşam babamın gömülü olduğu yere gitmeye başladım. Sonra kayıplar Komitesi’nden bir telefon geldi ve babamın gömülü olduğu yeri kazmaya başlayacakları müjdesini verdi. O an bayılacakmışım gibi hissettim, gözlerim karardı oturdum, tamam dedim teşekkür ettim, telefonu kapattım ve kendi kendimi dinlemeye başladım. Bayramın birinci günü eşimle  ilk kez babamın olduğunu düşündüğüm yere gittim, tütsü koydum, dua ettim” dedi.

“O benim babamla ilk karşılaşmamdı”

Uçkan, sözlerine şu şekilde devam etti; “Uydu haritasında gamini olduğu gösterilen noktada, kazılar başladıKtan sonra, sanıyorum 3’üncü gün ilk belirtiye ulaştılar. Arabanın siper demiri ortaya çıktı. Devamı var mı, yok mu bilinmediği için kazı o gün durduruldu. Daha sonra kazılar yoğunlaştırarak devam etti. Araba çıkınca onların da arabanın içinden çıkacağını tahmin ediyorduk ve daha çok arabanın içine odaklanmıştık.Ancak ilk buluntulara arabanın dışında  ulaşıldı. Hemen oraya gittim ve durumu görmek istedim. İbrahim Dayının oğlu Nidai İbrahim’le beraber gittik. Arabanın önünde babalarımızı yatarken yan yana gördük. O görüntü ömür boyu aklımdan çıkmayacak ama o benim babamla ilk karşılaşmamdı. Oradaki duygu bir ömür boyunca yaşadığım bütün duyguların2-3 dakika içerisinde yeniden yaşanmasıydı adeta. Orada baktığınız kişi evet belki kemiktir ama babanızdan maddi bir parçadır. İlk kez elinizi uzatıp tutabilirsiniz ve bu babamdır diyebilirsiniz. O hayal değil artık  gerçek bir babanın kendisidir.”

“2 baba 52 sene kucak kucağa yattı”

Babası ile ilk karşılaşma anını anlatan Uçkan, sözlerine şu şekilde devam etti; “Kemikler bulunduktan sonra yan yana yatan iki kişiden hangisi Nidai’ninki, hangisi benim babamdır, artık benim için hiçbir şey fark etmezdi çünkü 2 baba 52 sene aynı kaderi paylaşarak, kucak kucağa orda yattı. Aileleri aynı kaderi paylaştı ve aynı acıyı yaşadı. Öyle bir şey olur ki sanki bütünleşirsiniz. Bu acıyı çeken insanlarla da bütünleşirsiniz, hatta orada kazan ekiple de bütünleşirsiniz. Benim içimden babalarımız bulunurken  aklımdan ilk geçen gidip kucaklarına yatmak oldu. Tabi bu mümkün değildi, sadece bu anı  gördük,yaşadık  ve arkadaşlara teşekkür ettik.”

“Buldum sizi esaret bitti”

Uçkan sözlerini şöyle sürdürüyor, “Olağanüstü bir acı yaşadım ama bir an rahatladığını hissettim, çünkü duygum şuydu; yakalandılar, esir düştüler, öldürüldüler, gömüldüler. Bütün ömrüm boyunca yakalanma, sorgulanma, öldürülme ve çukura atılma sahnesi kafamda film şeridi gibi dönerek  geçti. Bu sizi bitiriyor. Bunu gördüğümde evet dedim esaret bitti. Buldum sizi esaret bitti, bildiğimiz yere koyacağız, ziyaret edebileceğiz ve siz artık varsınız. O beni rahatlattı”

“Kız kardeşimin üzerinde büyük etkisi oldu”

Uçkan, babasının bulunduğuna mutlu olduğunu fakat bu durumda en çok üzüldüğünün kız kardeşinin durumu olduğunu söyleyerek, “O benden daha da küçüktü ve babamın ölümünü hiçbir şekilde kabullenememişti. Annem olağanüstü güçlü bir kadın, ilk andan itibaren bizden daha diri durmayı hep başardı. İnsan gözyaşını içine akıtmayı öğrenir. Bu tarif edilmez, okullarda öğrenilmez, hayat size bunu öğretir. Annem bunu öğrendi ve bize de öğretti ve o olaylarda ve bulunma olaylarında en büyük travmayı yaşayan belki kız kardeşim oldu, çünkü hiç kabullenmemişti. Tabi ki onun için etkisinin hangi boyutlarda olduğunu tahmin edebiliyorum, hissediyorum ama çocukluğundan beri yaşadığı olaylar ve arka arkaya aile içinde yaşanan felaketler ki 1 yıl önce trafik kazasında kız kardeşimin gelinini kaybettik- o şokun arkasından bu olayın ortaya çıkması her ne kadar sevindirici olsa da o günleri tekrardan yaşamamıza sebep oldu. Özelliklede kız kardeşim üzerinde çok büyük etkisi oldu. Şu an en büyük isteğim onun yüzünün tekrar güldüğünü görmek” dedi.

“Olayın rantını toplamaya çalışan bir kesim de vardı”

Uçkan, sözlerine şu şekilde devam etti; “Bütün bunlar yaşanırken perdenin bir tarafında bizler vardık. Diğer yanda dağlarda, şehirlerde, her şeylerini feda etmeyi göze almış, vatan için ömrünü adamış mücahitler, komutanlar ve aileleri. Bir de sadece acıları ranta dönüştürmeye çalışanlar.  Bu kesim 1963’de de vardı, 1967’de,1974 sonrasında da. Ne acıdır ki bu tür insanlar her dönemde bir yerlerde bir şekilde karar verici makamları da işgal edebilmeyi başardı. Bu durum bugün de  ülkemizde insanımızın değerlerini, umutlarını erozyona uğratan nedenlerin başında gelmektedir.”

“Ailelerin birçoğu dram yaşadı"

Uçkan olayı anlatmaya şu şekilde devam etti; “1963’de göçmen düştükten sonra aylarca bizden kimsenin haberi olmadı, hiç kimse nerde olduğumuzu ne aradı, ne sordu. Kayıp aileleri  yanında, diğer ailelerin de birçoğu bu dramı yaşadı. Ekmek ve süt bulamadığımız aylar oldu. Bu şartlar altında şehit ve kayıp ailelerine cemaat meclisinin maddi destek verdiğini öğrendik ve bizim bu yardımdan uzun zaman haberimiz olmadı. En son babamın birlikte kaybolduğu İbrahim Nidai’nin eşi Pervin Abla annemle Gönyeli’de karşılaşıyor ve ne yaptığımızı soruyor. Kuru ekmekle beslendiğimizi öğrenince,  annemi  cemaat meclisine götürüyor ve kaydımızı  yaptırıyorlar. Başvuru sırasında,  “şehit ve kayıp ailesi olmak artık sıradan bir durum olduğu için”, ailelerin hassasiyetlerine önem vermeden onları azarlayan görevli bazı “adamları” hafızalarımıza kazınmıştı.”

“Herkesin bölgesine dönmesi kararı çıktı”

1974 sonrası herkesin bölgesine dönmesine karar verildiğini vurgulayan Uçkan, “Şehit ailelerine istediği yere gidip otursun diye fırsat tanındı. Merkezden emir bu şekilde çıktı ama bölgelerdeki bazı amirler  o şartlarda bile, ben nereye oturabilirim, ben hangi evi alabilirim derdinde. Tam bir disiplin sağlanamamış . Sonunda biz de uzun bir mücadeleden sonra istediğimiz evi almayı başarıyoruz” diye konuştu

Hesap sorulmalı

Uçkan şöyle dedi: “Bu konuda hep sorgulayacağım bir durum da, bu cinayetleri işleyen katillerin hala yargılanmaması hatta, unutturulmaya çalışılması. Aradan 100 yıl geçse bile Ermeniler soykırım davası sürdürüyorsa, Yahudiler Nazi avını sürdürüp katilleri yargılıyorsa, biz neden katillerimizin yargılanması için devlet olarak yıllardır harekete geçmedik ve hala da geçme niyetimiz yok?1963 yılında ve daha sonrasında işlenen cinayetler, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” yasal olduğu dönemde, resmi polisinin gözleri önünde ve garantör ülkelerin varlığına rağmen gerçekleştirildi. Yani herkesin gözü önünde işlenen cinayetlerden EOKA katillerinden, devlet yetkililerinden, güvenlik güçlerinden kimse hesap sormadı. Bunun hesabını sormayanlar kendi vicdanlarıyla nasıl hesaplaşıyorlar çok merak ediyorum.”

“Bayrak dikecek toprak bulamayacağız”

“Yaşanan bunca sıkıntı, çile ve travmadan sonra, toplum değerlerindeki bozulma, ekonomik şoklar, ülkeden kaçırılan paralar, yabancılara satılan araziler ve benzeri durumlar, ülkemizi büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakma noktasındadır. Tapu kayıtlarımızdan araştırılıp, sınırlarımız içerisinde olup da artık tapusu bize ait olmayan arazilerin yüzölçümünün açıklanmasını istiyorum. Böyle giderse kendi ülkemizde bayrağımızı dikecek araziyi yabancılardan satın almak zorunda kalacağız.”

Uçkan sözlerine şu şekilde son verdi; “Bu ülke için bedel ödemeyenlerin, ödeyenlere söyleyecek sözü olamaz. Bedel sadece can değildir. Bu ülkenin koşullarında yaşamayı seçmek ve her zorluğa katlanıp sahiplenmek bir bedeldir. Güvenli günlerde gelip vatanımızı sadece satılacak arsa olarak görenlerle, gereğinde bu toprağı kanı ile sulayanlar aynı amacı taşıyamaz. Bu toprakların her noktası kanla, acıyla terle yoğrulmuştur. Her karış toprağında gözyaşlarımız vardır. Kıbrıs’ta yaşamanın ve vatanım demenin  bedelini ödeyen insanların, kimseden nasihat alacak yüreği, sabrı kalmamıştır. Bizler vatanın ne anlama geldiğini kitaplardan veya anlatılan hikayelerden öğrenmedik. Her şeyi yaşadık ve yaşayarak bir vatan yarattık. Bu toprağa bakmasını, okumasını  bilenler, orada yazılanları okumayı da bilir. Toprağımız acı çekiyor ve acı çeken toprağın çocukları da acı çeker. Bu topraklar artık acıyı kaldıramaz. Bu nedenle bize artık huzur gerek, güvenlik gerek, barış içinde savaşın gündemde olmayacağı bir gelecek gerek. Bu barış bizim olmalı. Ne bir provokasyonla bozulmalı ne de emperyalist çıkarların bizi yeniden ateşe atmasına izin vermeli. Mesajım, bu toprakta yazılanları okuyabilenlere ve kendini bu topraklara adayanlaradır.”

Kaynak: Yeni Bakış Gazetesi

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.