1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tolgay

  3. “Kelebeğin Rüyası…” şiiri başrole çıkaran film…
Ahmet Tolgay

Ahmet Tolgay

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

“Kelebeğin Rüyası…” şiiri başrole çıkaran film…

A+A-

Muzaffer Tayip Uslu ile Rüştü Onur ikilisi, Türk edebiyat dünyasında “Zonguldak Şairleri” olarak anılır. Türkiye’de, kısacık yaşamlarıyla şairlerin ve şiirlerin altın çağına imza attılar. Zonguldak’ın efsanesidirler. Anılarına her yıl törenler düzenlenir. Bu dost şairlerin her ikisi de, İkinci Dünya Savaşı sırasında, 20’li yaşlarında, o günlerin şifasız hastalığı veremden öldü. “Kelebeğin Rüyası” filminde kendilerini canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat kadar yakışıklı delikanlılar değillerdi. Ezikliklerinden gelen duyarlılıkla edebiyatta silinmeyecek izler bırakan dokunaklı şiirlere imza atmayı başardılar. Örneğin şu dize Uslu’ya ait: “Ve bir hatıra olsun diye / Benden size / Hiç sıkılmadan söyleyebilirim / Sarışın kızlara bayıldığımı.” Şu dize ise Rüştü Onur’un: “Hülâsa anacığım / Ne ambarda darım / Ne evde karım var. / Çıplak doğurdun beni / Çıplak gideceğim.”  
   Her ikisi de Zonguldak’ta Mehmet Çelikel Lisesi’nin öğrencisiyken, edebiyat öğretmenleri Behçet Necatigil’in koruyucu kanatları altında şairliklerini geliştirdiler. 1922–46 yılları arasında yaşayan Uslu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ndeki öğrenimini yoksulluğu ve hastalığı yüzünden sürdüremedi. Zonguldak’ta ağır işlerde çalışırken yaşamını yitirdi. 1920–42 yılları arasında yaşayan arkadaşı Rüştü Onur da bir süre Ereğli Kömür İşletmelerinde çalıştı. 1941’de hastalığının ilerlemesi üzerine İstanbul’a giderek Heybeliada sanatoryumunda tedavi görür. Aynı kurumda tifodan yatmakta olan Mediha Sessiz adlı kızla nişanlanmışsa da, mutluluğu uzun sürmez. (Bu ilişki filmde evlilik olarak gösterilmekte) Kız nişandan üç ay sonra ölür. Aşkının kaybından sonra hastalığı daha bir ağırlaşır ve o da yaşamını yitirir. Her iki şair de, o dönem yayımlanan şiirleriyle en iyi şairler arasında adlarını yankılatır. Ölümcül hastalıkları nedeniyle yaşamlarının çok kısa olacağını bilerek direndiler ve şiirlerine de bu bilincin hüznünü yansıttılar. “Kelebeğin Rüyası”, adları her zaman birlikte anılan bu iki genç şairin yaşam öyküsüne ve bu film için kurgulanan ortak aşklarına eğiliyor. Uslu’nun yaşamı bir sinema filmine ikinci kez konu olmakta. 1962 tarihli “Gençlik Hülyaları” adlı siyah beyaz Yeşilçam filminde Uslu, Göksel Arsoy tarafından canlandırılmıştı. Arsoy’u seslendiren Abdurrahman Palay’ın eşsiz diksiyonundan o filmde Uslu şiirlerini dinlemek, biz okullu edebiyat heveslilerine çok hoş gelmişti o dönemlerde… Tabii ki bu eski Yeşilçam filmini, bugünün vizyonu ve tekniğiyle çekilen başyapıt nitelikli “Kelebeğin Rüyası” filmiyle kıyaslamanın olanağı yoktur. Filmin senaryosunu yazıp yönetmenliğini yapan, ayrıca başrollerden biri olan Behçet Necatigil karakterini üstlenen Yılmaz Erdoğan, sinema ve edebiyat adına gerçekten güzel bir iş çıkardı. Erdoğan’ın kendisi de bir şair. Uslu karakterinde Kıvanç Tatlıtuğ’u, Onur karakterinde ise Mert Fırat’ı izliyoruz. Erdoğan’ın eşi Belçin Bilgin, şairlerin aşık olduğu Suzan rolünde. Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel ve Farah Zeynep Abdullah (“Öyle bir Geçer Zaman ki” dizisinin Aylin’i) filmin diğer başarılı oyuncuları. Tiyatro kökenli Mert Fırat’ın oyunculuk yeteneği bilinir de, asıl şaşırtıcı olan, podyum mankeni Tatlıtuğ’un bu filmde son derece usta bir yorumcuya dönüşmesi.  
   Yılmaz Erdoğan, “Aşk en güzel bahanesidir şiirin” diye sunuyor filmini… Gerçekten de bu filmde, oyuncuların da üstünde aşk ve şiir başroldedir. Oyuncular, bu başrollerin yorumlayıcısı durumunda. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin şiirsel çekimleri, anlatılan öykünün etkisini daha bir yoğunlaştırıyor. Filmde akıldan kolay çıkmayacak ve literatüre girecek görüntüler var. Erdoğan, iki şairin ortak yaşamını perdeye yansıtırken, tabii ki sinematoğfrafik dilden ve kurgulamadan oldukça yararlandı. Bilinen bir öyküyü daha bir dramatize edebilmek adına, temaya hayali açılımlar, karakterler ve tezler kattı. Zonguldak’taki madencilerin öyküsünü de içeren film, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde nice sorunla çalkalanan genç Türkiye Cumhuriyeti’nden kesitler yansıtıyor. Tek planla ve harika kamera hareketleriyle sunulan açılış sahnesinde, zamanın mükellefiyet yasasına göre madende zorunlu çalıştırılan 15–65 yaş arası yüzlerce işçinin ve mahkûmun yürek sızlatan manzarası, daha başlangıçta olağanüstü bir filmle karşı karşıya bulunduğumuzun mesajını veriyor. Film, Zonguldak ve İstanbul’da, dönemin atmosferine bağlı kalınarak çekildi.  
   Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir... 
   Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Erdoğan'ın üstlendiği filmin yapımcılığı yine BKM'ye ait. Çekimler Zonguldak ve İstanbul'da gerçekleştirilen yapım aynı zamanda Zonguldaklı madencilerin de öyküsüne değiniyor. Oyuncu kadrosunda Erdoğan'ın yanı sıra Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi genç-usta pek çok isim de yer alıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.