1. YAZARLAR

  2. Hakan Yozcu

  3. “Kod Adı Venüs” GETTO ÇADIRLARI
Hakan Yozcu

Hakan Yozcu

Volkan Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

“Kod Adı Venüs” GETTO ÇADIRLARI

A+A-

      
Deselerdi ki “Artist olacaksın”, “Bir filmde oynayacaksın” güler geçerdim. “Artist olmak kim biz kim?” derdim.
         
Ama Kaderde bunu yaşamak da varmış. Deyim yerinde ise artist olmak da varmış.
         
Salı gecesi evimde oturuyorum. Telefonum çalıyor. Numarayı bilmiyorum. Ama arayan kişiyi son derece iyi tanıyorum. Telefondaki ses Harun’dan başkası değil.
         
Harun Korkmaz, Kuzey Kıbrıs’ta çekimine başlanan “Kod Adı Venüs” adlı filmin koordinatörlerinden biri. Filmin cast’ından sorumlu kişi.
         
“Hocam, filmde bir çocuğa ihtiyacımız var. Senin çocuk deneyimli. Onu düşünüyoruz. Okey dersen yarın saat ikide sete gel. Bu arada size de ihtiyacımız olacak. Küçük bir rol. Evet derseniz sizi düşünüyoruz. Yardımcı olursanız, memnun olurum”
         
Çocuk tamam da ben nasıl olurum bilemiyorum. İzin almam gerekli. İzin almadan cevap veremem.
   
Ertesi gün izni de alıyorum. Kızım öğleye doğru Lefkoşa’ya geliyor. Birlikte Taşkent Köyü’nde kurulan sete gidiyoruz.
          
Taşkent, Beşparmak Dağları’nın tepesindeki KKTC Bayrağı’nın hemen eteklerindeki köy.
         
Set, getto olarak düzenlenmiş. “Getto” bir bölgenin, bir şehrin belirli bir bölgesinde zor şartlarda yaşayan insanların bulundukları bölgelere deniyor. İbranice kökenli bir sözcük. Önceden Doğu Avrupa ve Almanya’da yaşayan Yahudiler için kullanılırdı. Bu gün ise kötü şartlar içinde yaşayan insanlar için kullanılıyor.
        
1963’lerde Kıbrıs Türkleri gettolarda yaşamaya mahkûm edilmişti. Dağlarda çadırlar kurulmuş ve insanlar, aç susuz burada günlerce, aylarca zor şartlar altında yaşamaya mecbur edilmişlerdi.
         
İşte oynayacağımız filmin bu bölümü, Beşparmak Dağlarındaki gettoların yaşam öyküsünü anlatıyordu.
         
Gerçekçi olması için mekân olarak Beşparmaklar seçilmişti. KKTC Bayrağının bulunduğu yerin hemen az ilerisindeki düzlüğe çadırlar kurulmuştu.
         
Tam saat ikide bölgeye vardık. Ekipler hummalı bir şekilde çalışıyorlardı. Dekor önceden kurulmuştu. Çadırlar dikilmişti. Tabii yüzlerce çadırın olması gerekiyordu. Ama bu durum on çadırla verilecekti.
         
Meydan  tankerle getirilen sularla çamur deryası haline getirildi. Çadırlar kirletildi. Ateşler yakıldı. Her şeyin aslına uygun olması gerekiyordu. Ve buna çok büyük itina gösteriliyordu.
         
“Kod Adı Venüs” o yıllarda Kıbrıs’ta bulunan genç bir İngiliz kızın başından geçen olayları ele alıyor. Başka bir deyimle Kıbrıs olayları bir İngiliz kızın bakış açısıyla anlatılıyor.
         
Başrolde İngiltere’den özel olarak getirtilen sanatçı Jolie M. oynuyor. Filmin yönetmeni Tamer Garip.
         
Bu film, Tamer Garip’in ilk uzun metrajlı filmi oluyor.
         
Tamer Garip, işi son derece titizlikle yapan bir yönetmen. Film için son derece modern cihazlar ve kameralar kullanılıyor. Öğrendiğime göre kullanılan bu kameralar daha Türkiye’de dahi kullanılmamış. Kameramanlar da İngiltere’den gelen uzman kişiler.
         
Yönetmen, oyuncuları etrafına topluyor, önce neler yapılacağını anlatıyor, arkasından bir deneme alıyor ve en sonunda da gerçek sahneleri çekiyordu. Doğrusu oyuncuları çok iyi hazırlıyordu. Neşe ile başlanan provalar çok kısa bir süre sonra büyük bir ciddiyete dönüşüyordu. Herkes işini dikkatle yapıyordu. Oyuncuların hemen hepsi figürandı. Ve herhangi bir sinema deneyimleri de yoktu.
          
Ben, kuşçu rolünü oynayacaktım. Bu nedenle bütün gün elimde tuttuğum ve çekimler bitene kadar elimden bırakmadığım kafesimle, içinde çırpınan kuşumla yarenlik kurmuştum.
         
İnsanlar en umutsuz, en kötü anlarında bile içlerindeki sevgiyi atmazlar. Bu sevgiyi zor şartlarda kendilerine yakın bir canlıda bulurlar. Bir köpek, bir kedi, bir kuş…
         
Zaten o dönemlerde Kıbrıslı Türklerde kafeslerde kuş besleme alışkanlığı vardır. Ya bir güvercin, ya da bir bülbül beslerlermiş. İşte filmdeki kuşçu da bülbül besleyen biri.
         
Bülbülünü elinden hiç bırakmıyor. Bütün gün onunla ilgileniyor, onunla konuşuyor, onunla dertleşiyor. Yarenlik kuruyor. İçini, derdini, duygularını, düşüncelerini ona anlatıyor. Öyle ki kuşçu, kuşu ile bütünleşmiş, onunla bir olmuş. O sevinirse kendisi de seviniyor. Mutlu oluyor.
         
Bülbül, özgürlüğün sembolü. Burada da bu özelliği yansıtıyor. Çünkü o dönemde yaşayan Türkler özgürlüğe hasretler. Sıkıntı içindeler. Yarınlara umutla bakamıyorlar. Bu nedenle bülbül, filmde kuşçunun nezdinde tüm Kıbrıs Türkünün umutlarını temsil ediyor. Bu umut özgürlük umududur.
        
Kuşçu bülbülü ile dertleşiyor. Yanında oturan genç kıza şunları söylüyor: “Bak, görüyor musun? Nasıl da çırpınıyor? Nasıl da yırtınıyor? Özgür kalabilmek için kendini harcıyor. Ölümüne tellere vuruyor kendini. Tek istediği şey özgürce uçabilmek. Gökyüzünde istediği gibi kanat çırpabilmek. Peki, bizim bu kuştan farkımız ne? O, kafes içinde hapis, biz burada, dağın eteklerinde, çadırların içinde. Bülbülü, altın kafese koymuşlar illa da vatanım demiş.”
Bu arada gettoda çok az bulunan erkeklerden diğeri  geliyor. Kuşçunun sırtını sıvazlayarak: “Üzülme bitecek. Bu günler de geçecek.” diyor. Genç kız duygulanıyor. Gözlerinden akan yaşlara hakim olamıyor. Gerçekten ağlamaya başlıyor.
        
Oysa bu sahnenin tamamı doğaçlama oldu. “İstediğiniz gibi davranın” denmişti. “İçinizden nasıl geliyorsa öyle oynayın” denmişti. Doğrusu bu kadar olacağını ben de beklemiyordum.
        
Çektiğimiz sahneler çok gerçekçi olmuştu. Çekimler gece de devam etti. Bu sahneler de oldukça güzel geçti.
         
Kızım da kendine bir rol arkadaşı bulmuştu. Film boyunca çamur deryasında oyun oynayan çocukları canlandırıyorlardı. Kadın oyunculardan biri çocuğa “Mustafa” diye çağırmıştı. Tabii dolayısıyla hep Mustafa diye çağırıldı. Öyle ki filmin yönetmeni de bu olaya kendini kaptırmış olacak: “Mustafa, şuraya geç” dedi. Çocuktan öyle bir cevap geldi ki oradaki herkesi kahkahaya boğdu: “ Benim adım Mustafa değil!”
        
Şimdi heyecanla filmin gösterime girmesini bekliyorum.
        
Kader de artist olmak da varmış.
         
Soruyorlar: “Çekimler nasıldı?”
         
“Valla bunun sonu artık Hollywood’a kadar gider. Kimse tutamaz beni. Ne kadar Oscar varsa hepsini toplar gelirim.” diye cevap veriyorum.

  
***63'lü yıllarda Rum baskılarından dolayı Türklerde getolarda yaşamaya mecbur edilmişlerdi. Uzak bölgelerde aç, susuz, elektriksiz çadırlarda yaşayan insanlarımız çok acı çekmişlerdi. bu çadırlarda özellikle kadınlar ve çocuklar bulunurdu. Erkek olarak ya çok yaşlı, ya çocuk ya da yaralılar bulunurdu.
        
İşte o dönem Beşparmakların zirvesinde tekrar yaşandı. Çadırlar kuruldu. gelen tankerle her taraf çamur deryasına dönüştürüldü. Birçok figüran bu sahnede rol aldı. Çocuklar unutulmadı.
        
Yönetmen Tamer Garip, çekimden önce oyuncuları topluyor, ne yapacaklarını anlatıyor, önce bir prova alıyor ve nihayetinde "Action" diye komut veriyordu. İşte bu sihirli sözcükle birlikte herkes işin ciddiyetini kavrıyor ve kendilerini o yıllara götürerek adeta o anı yaşıyorlardı.
       
Gerçekçi olması bakımından o dönemde gerçekten getolarda yaşamış yaşlı insanlar da getirilmişti. hatta o zamanlarda çocuk olan yetişkinler de gelip gönüllü olarak rol almıştı.
         
Gönüllü rol alanlardan biri de Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Hakan Yozcu idi. Üstlendiği rol belki küçük bir roldü. belki figuranlıktı. belki basitti. Ama bir o kadar da önemli bir roldü.
         
O zor şartlar altında dahi insanlarımız hayvan sevgisini elden bırakmamışlardı. Kimileri kafeste güvercin, kimileri bülbül beslemişti.
         
Bülbül, özgürlüğün temsilcisi idi. Burada Kıbrıs Türk insanının umutlarını, geleceğini, özgürlüğünü temsil ediyordu. İşte Hakan Yozcu burada bu rolü üstlenmişti. Kuşçu idi. Elindeki tel kafesi gün boyu hiç bırakmadı. Çünkü onda özgürlüğü buluyordu. Kuşu mutlu ise kendisi de mutlu oluyordu. Kuşu üzgünse kendisi zaten üzgündü.
        
Getoda kadınlar, aç susuz erkeklerini düşünürken kuşçu, kuşu ile dertleşiyordu. onunla konuşuyor, yarenlik ediyordu. "Şu kuştan ne farkıız var ki? O kafeste hapis, biz ise gettolarda. Bunun için bu kuşu çok seviyorum. Bak nasıl çırpınıyor özgür kalabilmek için. ölürcesine telleri dövüyor. özgür olmak gibisi va mı? bülbülü altın kafese koymuşlar, illa da vatanım demiş. Geçecek, bu günler de geçecek. özgürlüğümüze elbet bir gün biz de kavuşacağız." Yönetmen tam burada ""cut" diye bağırıyor. bağırmasa hepimiz duygulanıp ağlayacaktık. Öyle ki yanındaki kızımız gözyaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı.
       
Çekimler gecenin ilerleyen vaktine kadar devam etti. özellikle gece sahnesi çok etkileyiciydi.
        
öyle umuyorum ki çok iddialı çok güzel bir film oluyor.
       
Gösterime gireceği günü şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum.
       
Uğraşanlara kolay gelsin diyor, başarılar diliyorum...
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.