1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Nerede büyüyecek bu çocuklar?
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Nerede büyüyecek bu çocuklar?

A+A-

Hiçbir yerde büyüyemiyorlardı. Çavşin’de büyüyemiyordu. Sigarasına bir kuytuluk aramak için indi sokağın ucuna. Çavşin gibi indi ama annesinin kapıdan çıkarken evin içinde seslenebildiği gibi indi sokağa. Ne zaman köşesine geldi sokağın, Çavşin gibi yakmadı ama sigarasını, yakamadı, değişti öykünün seyri, Ferdal Sadık oldu, öykü de ‘tanımlanamaz bir dil’ olmaktan çıktı, yasalara uygun ‘tanımlanabilir bir dil’ oldu. Öykü, büyüdü, ama ben küçüldüm, öykü büyüdü, ama insan küçüldü.  Bazen öykünün büyümesi için insanın küçülmesi gerekir. Öykü büyüdükçe anlayacağız dedi kalem bunu, anladık.

Çavşin deyince bir an durup Çavşin de ne diyordu öykü. Çünkü öykülerin büyümesi için evde başka sevilip sokakta başka çağrılmaması gerekiyordu isimlerin. Öykü bu ya; hep çağrılmayanların yazısıydı bu, büyüyemeyen hikayelerin, bodur kalmış yalnızlıkların ve Akdeniz’e hep maki kıvamında sıralanan görünmez acıların yazısıydı. Çavşin bir isimdi, mesela Ali kadar, Barış kadar, Enver kadar, Şansal kadar, Hakan kadar, ama bazı yasalarda gizli bir yeraltı örgütü gibi sevilmesi gerekiyordu bu çocukların. Aynada bu kadar kızgın bakıyorlar mıydı acaba, hep merak etmişimdir, bu kadar kızgın olabiliyorlar mıydı, çünkü hayata neresinden baksalar gözleri çok kızgındı. Ki dudakları konuşmaya yasaklı bir dil olduğu halde. Dudağını susturduğun halde gözlerini susturamadığın dillerin çocukları, nerede büyüyeceklerdi, ey güzel yasalar? Çavşin sigarasını zamanın neresine söndürecekti? Çavşin aynayı mı kıracaktı yoksa hayatını mı? Güzel yasalara bakılırsa hayatını kırması herkes için mutlu bir sondu. Peki, çocukların bazısı, neden çok kızgın bakar hayata ve fotoğraflara?

Çavşin 13 yaşındaydı daha, sigarasının ve kızgınlığının ve kuytuluğunun ve 18 yaşından küçüklerin sigara içmesi yasaktır kusuruna bakmazsanız. Sigarasını ayağıyla söndürdü, etrafını yokladı. Bir öykü edemediği yerde, kızabilmek kadar insan edebilmek için öyle baktı sokağa. Ferdal Sadık olarak geçti bakkalın önünden, içeri Ferdal Sadık olarak girdi, ekmeğini de aynı isimle alıp 14 Ocak 1970 tarih ve 1211 sayılı kanun ile parayı verdi, bakkaldan çıktı, kendi gibi öyküde büyüyen insanda küçülen bir isimle evde Berzan ettiği halde şimdi bakkalın önünde Mehmet Emin eden ‘tanımlanamaz arkadaşını’ selamlayarak apartmanın kapısına geldi. Kapıyı açtı ki, öykünün şekli değişti, Çavşin oldu birden ismi, kapısını çaldı, annesi açtı, insan büyüdü, öykü küçüldü, annesi sevdi gözlerini, sevgiyle baktı annesinin gözlerine, Çavşin olarak çıkardı ayakkabılarını, öykü küçüldü, insan büyüdü.

İnsan büyümüştü ya, hazır öykü de küçülmüşken odasına ablası girdi. Deran’ın gözlerinde hem amcasının hem de dayısın kırgınlığı vardı. Babasını mı demeliydi şimdi öyküye yoksa halasını mı? Kardeşinin kırgın gözlerini yakaladı, kırgın sevdi bir süre; onlar gibi olmamanın onlar gibi olmak dayatması karşısında nasıl kızgın bakılmasını öğretti gözleriyle. Bir isim, bir sözcük için değil dedi bu acılar, öyküler küçülüp insanlar büyüsün diye. Başını göğsüne dayadı Çavşin’in, elleriyle okşadı Deran; sadece dünyanın burasında değil, onlar gibi olmayan herkes için onlar gibi olmak için dayatılan zulmü aynı dedi, üzülme; baban da, amcan da, dayın da, halan da, öyküye isim olmak için değil, insan olsun diye öyküye isim yazdılar.  

Oysa sokakta herkese ve dünyada bir sokağa aldırmaksızın gece oluyordu.

Arek ile Vartkes 10 yaşlarında iki kardeş; kökenlerinin mesela askerde ‘er’ rütbesinden fazlasına edemediği, yazılı olmasa da gizli bir sözleşmişlikle (yazılı olmayan yasalardan daha acı olan sözleşmişlikle) yok sayıldığı, hep aşağılamak için yüzyıllardır sıfat olarak kullanıldıkları bir sabaha, sabah ederse diye –ki ancak öykü içinde eder, çünkü o zaman hep öyküler büyür ya- uyandılar. Bu kez insan büyür de öyküler kısalır diye, kızgın bir gözle ‘Hrant Davası’nın’ kararlarını okudular gazeteden. Yine büyüyemedi diye kendilerini küçülttüler. O kadar küçülttüler ki ancak ‘kökenli vatandaş’ edebildiler. Beş yıldır ama, dediler, Beş yıldır, insanlığın vicdanının koynunda, kökenli vatandaşlığın koynunda, gizli bir sözleşmişlikle, Halaskargazi Caddesi’nde yatar upuzun, yatar insan; ama büyür, uyusun da büyüsün, büyüsün öyküler diye. Ve yetmez, Arek ve Vartkes, daha da bodurlaştırılan kimlikleriyle Er Sevag haberlerini okurlar. Er Sevag’ın şaka amaçlı öldürüldüğünü okurlar, onların ne acıklı yalnızlıklara onlar şaka amaçlı parodiler yazmaktaydılar. Eni sonu Şevag’da Şahin Balıkçı etmekteydi, tıpkı onlar da sabah gazetelerini bırakıp sokağa adım attıklarında Arhan ile Vahdet ettikleri gibi. Korkmayınız güzel yasalar; öyküde ettikleri gibi, yoksa hayatta gene ve bilakis etmeyeceklerdir, koru kendini. O gün okulda kimseye Arek ve Vartkes olduklarını söylemediler. Ama herkes onların Arek ve Vartkes olduklarını biliyordu. Bütün faşizmlerin ilk yeşerdiği, boy attığı yerde yani gözlerde başlıyordu her şey. Eve geldiklerinde babalarına şunu sordular: ‘Baba biz Anadolulu değil miyiz, neden Anadolu’dakiler sevmiyorlar bizi’. Baba bişey diyemedi. Hrant diyebildi bu soruyu, cevap olarak karşılığında öldürüldü. Siz ölmeyin çocuklarım, diyemedi tabi, içinden dedi..

Korumaz kendini bir umut ise kardeş selamını eksik etmez öğlen güneşine. 

Ali Haydar’ın kızgın gözlerindeki bulut çok eskiden beri yağmaktadır toprağa. Ta babasından, dedesinden bu yana. Maraş’ın toprağında mesela upuzun yatmaktadır gözyaşları, gözyaşları insan büyütür, vicdan büyütür, ama öykü büyüsün diye yine Ali Haydar’ın gözlerindeki kızgınlık Maraş’ta uyutulur. Ali Haydar o öğlen okuldan dönüp çantasını bıraktıktan sonra evinden çıkıp sokağa adımını attığın an isminin kenarına bir şey kartvizitlemesine gerek yoktu ama onunda işte, ah, öykü bu ya, illa insan bodur kalacak ya, inancına bir şeyler uydurması gerekti. Ali Haydar inancını eve asıp indiği bakkala vardığında gazeteyi açar. Kızgın gözleri büyür. Gözleri kırılgan düşer. Maraş’ta bir yer ağlar, bir yer ağlarken kimse gelip gözlerinin yaşını silmez. Bir partinin genel başkanı kendi inancından olduğu için (ve aynı zamanda öykünün başka yerlerinde geçen başka isimler ile de anıldığı için, yani hem inancı bodur, hep ismi bodur, öykünün acilen büyümesi lazım: Büyü Öykü!) ‘aşağılama’ ve ‘küçük görülme’ yöntemi olarak kullanılıyordu. Ali Haydar olmakta ne vardı ki? Ama düşündü, dedi ki, bütün seçim propagandası boyunca bu yöntemi kullanmadı mı? Ali Haydar inancını gazetenin üstünden toplayıp, güzelce göğsünün üstüne koydu, insan gibi kokan bir gülüşle aldı kızgınlığını, yürüdü sokağa, eve kadar Ali Haydar olarak yürüdü, eve girdikten sonra inancını –bugün de kimselerin kırmasına izin vermediği- başköşeye koydu. Anne dedi Ali Haydar; insan on üç yaşında unutulur mu, sevmeye unutulur mu, hem de devlet tarafından. Sustu annesi, zira o da aynı soruyu kendi annesine sormuştu.

Seyrele seyrele büyür mü ürküntüyle kararan gece, bu karanlıklar aşılır mı aydınlığına gökyüzünün…

Ankara’da ODTÜ’de okuyan abisi Can ‘Parasız Üniversite İstiyoruz’ dediği için örgüt üyesi olmakla suçlanarak hapise atıldığı için küçük kardeşi İnanç ne okula gitmek istiyordu ne de televizyon izlemek bu gece. Abisin arkadaşı Cem ise, ki ne çok severdi Cem Abisini de, Grup Yorum’un konserine bilet sattığı için 1 ila 3 yıl arasında yargılanıyordu. O gece oturmuş ders falan da çalışmak istemiyordu. Aklında hep abileri vardı. Düşünüyordu, o yaşta çocuk düşünür müydü? Düşünmek zira büyük insan işiydi, değil mi? Küçük aklıyla boyundan büyük cümleler kurmaması gerektiği yazılı olarak kural sayılmasa da yazısız olarak daha şimdilerde ona öğretiliyordu. Bu onları düşünemezdi. Onun görevi okumaktı. Ama sadece okumak düşünmek değildir ki, insan düşünmezse nasıl okuyacaktır ki, ve neden büyükler her şeyi berbat ettikleri halde ona konuşma hakkı vermiyorlardı. Abisine de vermediklerine göre, daha önünde uzun bir ‘sus payı’ vardı. Zaten konuşsa kimse de ciddiye almazdı. Ama kızgındı gözlerinin içi. O abileri tanıyordu, onlar çok iyi abilerdi, hem ‘parasız’ kelimesine bir ‘devlet’ neden kızar ki? Anlamıyordu belki tam olarak ama duyabiliyordu İnanç, babası da zamanında 12 Eylül denilen bir gün çok acı çektirilmişti. Ama o kadar da kızmıyordu abisine babası, kızma değildi, onunla onur duyduğunu da görüyordu, gözlerinde, gururla bakıyordu çünkü abisine, ama bir yer vardı bir yer işte, biliyordu, tanıyordu onları, onlar güçlüydü, ve diyordu hep “haklı olmak yetmez, güçlü olanlar kazanır hep; çünkü, güç zalimdedir”. İnanç’ın gözleri babasının sözünden büyüyordu, öykü o vakit bir daha küçülüyordu, Ankara’da bir karlı akşam insan büyüyordu, karlar küçülüyordu, ve İnanç’ın küçük gözlerinin kızgınlıkla seyrettiği televizyonlarda neden polisler acımasızca dövüyordu abilerini, bütün abilerini. Baba dedi bir gün İnanç “Ben de bir gün abim gibi olursam o polisler beni de döverler mi” Kucağına aldı oğlunu babası. “Onlar, dedi, onlar gibi olmayan herkesi döverler. Sen de onlardan olmayacaksan seni de döverler.” İnanç durdu, bir an “herkese onlara benzerse olmaz ki ama” dedi. Yetmedi ama, öykü büyüdü gene, İnanç’ın elleri küçüldü.

Uyur mu uykusunda büyütemediğimiz ninniler, dandini diyerek danalar girer mi bostana, kov İnanç oğlum danayı, yemesin öykülerimizi, yemesin…

Ada 11 yaşındaydı, Mağusa’dan bakıyordu dünyaya, dünya ki Mağusa’ya hiç bakmadığı halde, kendisinden önce kendisine hiç sorulmadan, ta dedesinden bu yana yürüyüp gelen ‘milli ve ezeli ve ebedi bir meseleyle’ doğum günlerine mum üflüyordu devleti bir ‘tanımlanamaz devlet’ vatandaşlığıyla.  Hep kurtarıcıları vardı, şükran duyması gerektiği bir ülke. Kendi mesela kendini ‘kurtaramazdı’. Büyüyemez bir devleti vardı, yürüyemeyen, kendi ayakları üstünde duramayan, kendi mesela, her doğum gününde bir yaş daha yürüdüğü halde, büyüdüğü halde, bu devletin mumlarını kim üflüyordu ki bir türlü büyüyüp yürüyemiyordu? Düşündü ama diyemedi, acaba herkes bu ülkede Ada’nın mı yaşındaydı? Babası gazeteyi okurken çok kızıyordu “besleme” “bizim paramızla geçiniyorlar” “sizi geldik kurtardık” demelerine. O da kızıyordu, çok kızıyordu, gözleri öyküye bakıp kızıyordu. ‘Kıbrıslıyım’ ve ‘Velev ki sen beni kurtarmış olsan da, ben karar vereceğim, çünkü bu ülkede ben büyüyorum ve büyürken nasıl bir Kıbrıs hayal ettiğime ben karar veririm, ve sen benim hayallerimi işgal edip onları kendine göre değiştiremezsin” demek istiyordu babasının gözlerinden aldığı öyküyle, ama çocuktu, çocuklar, hele kimsenin isim vermediği bu ülkeye, bu ülkede, onun söylediklerini öyküye koyamazdı ki. Onun ismi vardı, inancı da vardı belki, kimse dokunmuyordu belki bunlara ama Ada’nın da ülkesinin ismini kimse tanımıyordu. Girne’de, Lefkoşa’da, Omorfo’da, İskele’de, nereye giderse gitsin, ülkesi isim etmeyen bir yerdeydi. Ülkesinin ismi küçüldükçe, daha da küçüldükçe, kendi ismi de küçülecekti. Başka isimler, nüfus cüzdanı oluyordu, kimlik oluyordu, pasaport oluyordu, vatandaş oluyordu, gelip inşaat oluyordu, kara para oluyordu, kerhane oluyordu, kumarhane oluyordu, otel oluyordu, her şey oluyordu herkese, sormadan girebilme için kurtarılmış bir han gibiydi, ondan başka herkesin ahkam kestiği yer oluyordu, Ada’nın gözlerindeki kızgınlık bir tek öykü olamıyordu. ‘Büyüyünce’ dedi Ada ‘Issız bir adaya düşmemek için yanıma ülkemi de alacağım, yaşayanların karar verdiği ve yaşadığı bir ülke’. Ama diyemedi, öykülerde çocuklar diyemezdi, düşünemezdi, bir yerinden isimleri yoktu onların, bir yerinden eksik ve kızgın büyüyorlardı, zamanın göğsüne başını dayarken… Ada’nın ülkesinin ismini ‘başkaları, hep başkaları yazma telaşındaydı’, Ada’nın eline kimse vermiyordu yazıyı…Ve Ada’nın bir gün eline bırakırlarsa dağlarına yazmak istediği yazı dünyanın bütün çocuklarını sevindirecek şeydi.

Kurar mıyız bir gün, kurar mıyız, çocuklarımızın düşlediği hayalleri anayasamıza yazacakları yasalarla, belki o zaman yasemin de kokar bütün kızlarımızın göğüsleri…

Öykü ki yolunu ararken sadece sokak adlarını değiştiriyor, gün sabah oluyor akşam oluyor geceye varıyor, yoksa insan üzüntüleri, insan acıları, insan dertleri hep aynı yola doğruluyor. Belki doğrulursun diye bir gün, hep öykü küçülsün istedik, insan büyüsün. Çünkü insan nerede olursa olsun, benzer acılardan, benzer durumlardan kardeştirler. Senin bir kardeşin de Mağusa’da Çavşin. Çok sev Ada’yı. Senin de Ada bir kardeşlerin orada, Arek ile Vartkes. Ve siz Arek ile Vartkes bir kardeşiniz daha büyüyor Ankara’da İnanç’la. Çok sevin birbirinizi. Birbiriniz aynı öykünün ‘insan olmaya çabalayan insanlarısınız’. Sizin büyümenizi istemeyenler de, sizi hep küçültüp öyküyü de büyütenler hep aynı. Hani olur da çocuk ellerinizle bu yazıya dokunursanız, Ahmed Arif Amcanız size sesleniyor: “Gör, nasıl yeniden yaratılırım, namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, oğullarım var gelecekte, her biri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, gözlerinden, gözlerinden öperim, bir umudum sende, anlıyor musun?”

Ünlü düşünür Lien Pierre “Eğer hala savaşıyorsanız, bu çocuklarınızın suçu değil; siz büyüklerin suçudur. Çünkü çocukları bu kadar kızdıracak kadar yasaları, silahları, tankları, bombaları siz koydunuz oraya. Onları oradan alıp birbirlerini öldürmek onların suçu değildir. Çocuklara kızmadan evvel bir daha düşününüz.” der…

Bir daha düşünelim, doğru ya; nerede büyüyecek bu çocuklar?
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.