1. YAZARLAR

  2. Serhat İncirli

  3. Osmanlılar, AKP ve Kıbrıs
Serhat İncirli

Serhat İncirli

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Osmanlılar, AKP ve Kıbrıs

A+A-

Kıbrıs adası, tarihin her döneminde stratejik bir değer olarak kabul edilmiş ve büyük ulusa devletlerin olduğu gibi din temelinde kurulmuş devlet ya da imparatorlukların da arzuladığı bir nokta olmuştur…

Doğu ve Batı Roma’nın kavgalı olduğu ya da ayrıldığı dönemde Bizans’ın yani Doğu Roma’nın elinde kalsa da, Batı Romalılar ya da Katolikler Osmanlı öncesi iki dönem “iktidarda” kalmayı başarmışlardır.

Önce Lüzinyanlar yani Frenkler ya da şimdiki Fransızlar (1192 – 1489); sonrasında ise Venedikliler yani İtalyanlar (1489 – 1570) Katolik diniyle adayı yönetmişlerdir.

Haliyle birbirleriyle kavgalı olan “Katolikler” ve “Ortodoks Hıristiyanlar” bu kavgayı Kıbrıs adası üzerinde de sürdürmüştür…

Ve adanın büyük toplumlarından olan “Ortodoks Rumlar”, Lüzinyan ve Venedik dönemlerinde hep ezilmiş, ibadet edememiş, kilse sahibi bile olamamıştır…

Rumlar, Osmanlıların adaya gelişiyle birlikte “dinlerini” özgürce yaşama geçirmiş ve hatta bugün dünyanın en zengin dini kurumlarından biri olmanın ilk adımlarını atmıştır.

Kıbrıs’ta birçok Ortodoks Kilisesi, bu kiliselere ait arazi, Osmanlı yöneticileri tarafından Ortodoks cemaate bağışlanmıştır…

Ortodoks Rumların,  Osmanlıların adaya gelişlerine çok sevindikleri de bilinen bir gerçektir…

İlk 30 bin Müslüman

Bazı tarihçilere göre Osmanlılar Kıbrıs’ı “birinci” kez fethettikleri 1571 yılında; Ada’ya kısa bir dönemde yaklaşık 30 bin kişi gönderdi.

Gönderilenler çoğunun “isyancı” ve “Alevi” olduğu söylenir…

Kim bilir, Bektaşi geleneğinin varlığından mıdır (pek yorum yapamayacağım ama); Kıbrıslılar, akşamcıdır… Alkol içmeyen Kıbrıslı Türk yoktur… Meze – meyhane geleneği, Kıbrıs konyağı ve zivaniya adı verilen üzümden yapılmış içkisine düşkünlük hayli fazladır. Son yıllarda “Batılılaşma” whisky denen alkol türünü; Türkleşme ya da Türkiyelileşme ise enfes rakıları soframıza taşımıştır…

Kıbrıs Adası üzerinde yıllarca “Müslüman toplum” olarak yaşamını süren Kıbrıslı Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki “Türkçülük” akımından etkilenmekle birlikte; Kıbrıslı Müslümanların Türk kimliğiyle ilgili örgütlenme süreci İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’den gelen öğretmenlerle başlar…

Ardından 1955 yılında Rumlar milliyetçi yer altı örgütü EOKA’yı kurar. Rumların esas hedefi İngiliz Sömürge Yönetimi’ni Ada’dan kovup, Yunanistan’a bağlanmaktır.

TMT’yi kim kurdu?

Bu örgüte karşı İngiliz – Amerikan – Türkiye ortak yapımı Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) yaşama geçirilir.

EOKA ve TMT, bir yandan milliyetçilik gazıyla toplumlarına terör estirip, asıl görevleri olan “komünist tehlikesine karşı” mücadele sürerken, bir yandan da karşı toplumlara karşı cinayetler işler.

Ada’daki “Müslüman toplum”, 1958 yılında TMT’nin kurulmasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup subayların yönetimindedir… “Asıl yetkili” hep komutanlar olmuştur… İşte bu süreçte; “Müslüman” kimlik; yerini “Türk” kimliğe bırakır…

Hatta “yobaz” olarak adlandırılan bazı kişiler, tıpkı komünistler gibi ölümle tehdit edilir.

Örneğin, ünlü Kıbrıslı Nakşibendî Şeyhi Nazım Adil Kıbrısi, TMT döneminde yani 1950’lerden 1974’e kadar “istenmeyen, yobaz”dır... Günümüzde hala camilerde namaz kılmasına, vaaz vermesine izin verilmemektedir. Bu izni vermeyen de “askeri” otoritedir.

Çok sayıda “Alevi” kökenli Kıbrıslı Türk olduğunu söylemiştik. 1571 – 1878 dönemindeki (Osmanlı dönemi) çok az sayıda resim ve fotoğrafta, kadınların “çarşaf” giymedikleri görünse de, sonraki dönemde Kıbrıslı Müslüman kadınında “Taliban” kadını kadar olmasa da; çok ilginç bir “kara çarşaf” modası göze çarpar. 1970 hatta 1980’li yıllara kadar kara çarşaf giyen “yaşlı kadınlar” görülür.

Sünni egemenlik

Lefkoşa, Mağusa, Larnaka ve Limasol gibi kasabalarda yaşam süren “Osmanlı esnafı ve Seçkinleri”nin etkisiyle 1800’lerden itibaren Ada’da “Sünni” egemenlik, Müslüman toplumu etkisi altına alır. Ancak çok ilginçtir; onlarca köyde, 1974 yılına gelinceye kadar başköşeyi Hz. Ali’nin fotoğrafı süsler… 1974 sonrası Hz. Ali fotoğraflarının yerini Bülent Ecevit alır… Atatürk büstleri, heykelleri, fotoğrafları ise 1950’li yıllardan itibaren mutlaka her evde “zorunludur…

1974 yılı öncesinde Kıbrıslı Türkler daha çok bayramlarda “cami”ye gitme alışkanlığı olan bir toplumdur.

Ramazan ayı boyunca Teravi namazları da bazı bölgelerde “kalabalık” sayılan beş on kişiyle kılınır…

1974 sonrası Türkiye’den Ada’ya nüfus gönderilir…

Nüfus akışı, gerek hükümetlerin politikası olarak, gerekse emek göçü, ekmek arayışı şeklinde bugün de devam etmektedir.

AKP dönemi

Türkiye, 1974 sonrası Ada’ya gönderilen nüfus üzerinde çok etkilidir. 2000 yılı sonrası Türkiye’de İngiliz siyasetinde “landslide” yani heyelan veya torak kayması gücünde iktidara gelen, kısacası silip süpürerek her iki kişiden birinin oyunu alan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP); Ada’daki “1974 sonrası gelen Türkiyeli nüfus” üzerinde çok etkili olur…

Bu dönemde “camisiz köy kalmasın” politikası yaşama geçirilir. Kıbrıs’ta aslında “camisiz” Türk köyü yoktur. Ancak, “Alevi” geçmişin ağırlığından olsa gerek, bu camilerin çoğu minaresizdir!

Ayrıca, Türkiye’den 1974 sonrası taşınan nüfus, askeri harekât sonrası köylerini terk etmek zorunda kalan Ortodoks Rumların köylerine, evlerine yerleştirilmiştir.

Bu köylerdeki kiliseler, anında camiye çevrilir. Birçoğuna “çakma” minareler çıkılır. Ama 2000’lerde bu yeterli görülmez. Her köye, koskocaman minareleri olan, taaaa uzaklardan görülebilen camiler inşa edilir. Türkiye bu amaçla milyarlarca Türk Lirası harcamaktan kaçınmaz. Bu aşamada 1571 kökenli Kıbrıslı Türklerin tavrı, “doğru dürüst bir tek hastanemiz yok, keşke cami yerine çok modern bir hastane yapılsa” veya “keşke cami yerine doğru dürüst bir spor tesisimiz olsa” şeklindedir…

İmam yellenirse!

Çok özür dileyerek, bir benzetme yapmak ya da bir laf etmek isterim… “Hani imam yellenirse cemaat…” denir ya; “Türkiye gaz kaçırsa; KKTC üzerine yapar” durumundayız…

KKTC, uluslararası hukuk tarafından Türkiye’nin bir alt yönetimidir. Fiiliyatta ise mutlak kontrolündedir… Bu kontrolden “memnun” olanlar bulunduğu gibi bunu “işgal” olarak niteleyenler de vardır…

Türkiye’yi “anavatan” sayanlar olduğu gibi; “sömürgeci” olarak görenler de yok değildir…

Şu soruya yanıt vererek yazıyı sonlandıralım:

“Ilımlı ya da radikal hiç fark etmez; İslam”ın siyasi yapılanması olan AKP, Kıbrıslı Türkler tarafından nasıl görülür?”

Evet; ilk başlarda AKP, Türkiye’yi Kıbrıs’ta “işgalci ya da sömürgeci” görenler için “kurtarıcı” gibiydi. Çünkü 1958’den beri var olan “Aşırı Türk milliyetçisi, militarist, taviz vermez, çözüm karşıtı Denktaş Hegemonyası”nı yıkmıştı. Değil “ılımlı İslami model”; “Taliban” olsa Kıbrıslı çözüm yanlıları çok mutluydu…

Ancak son bir kaç yıldır bu pozisyon değişti…

AKP’nin “İslamcı” yapıyı Ada’ya daha çok taşımaya çalıştığı söylemleri; artan Kuran kursları, dini geziler, Külliye yapımı projeleri ile birlikte arttı.

Aynı zamanda, “AKP’nin Kıbrıs sorununa bakışı; merhum Rauf Denktaş’ın ‘uzlaşmaz, taviz vermez, son derece ırkçı – aşırı milliyetçi’ çizgisine geldi” yorumları da çoğaldı…

Ordu – AKP mücadelesi mi?

KKTC’de son döneme damgasını vuran “Külliye” tartışmasına bir bakalım.

Kıbrıs’ın Türk kesimleri, 1958 yılında kurulan TMT ile birilikte, mutlak anlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesindeki veya Türk Silahlı Kuvvetleri komutasındaki “derin “güçlerin egemenliği altına girmiştir.

AKP’nin güçlü bir siyasi yapı olduğu 2000’li yıllara gelinceye kadar, Kıbrıslı Türklerin resmi yönetim şekilleri olarak kabul edebileceğimiz Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk federe Devleti ya da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kesinlikle “komutanların” kontrolündedir.

Hatta çeşitli dönemlerde hükümette görev alan birçok isim, “biz komutanlarla çok iyi anlaşıyorduk” söylemini bir övünme gerekçesi olarak hala dile getirmektedir.

2000’li yıllarda Türkiye’de AKP’nin “Kıbrıs ve Kürt sorununa önerdiği çeşitli çözüm modelleri” ya da bir başka deyişle, alışılmış milliyetçi söylemlerden uzak bazı öne çıkışlar, Türkiye’de olduğu gibi Kuzey Kıbrıs’ta da “Türk Silahlı Kuvvetleri ile çevresindeki kesimleri” rahatsız etmiştir.

Kuzey Kıbrıs’ta, aynı dönemlerde güç kazanan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) liderliğindeki sosyal demokrat ve solcu çözüm yanlıları ile AKP’nin Kıbrıs sorunuyla ilgili geçmiş dönemlerdeki tezleri reddedici çıkışları müthiş bir uyum sergilemiştir.

Geçmişlerinde Marksizm / Leninizm kokusu da bulunan bazı CTP yöneticileri ile AKP yönetimi mutlak uyum sergilemiş, bu uyum neticesinde, CTP ve Mehmet Ali Talat tarihte ilk defa Kıbrıslı Türkler üzerindeki Silahlı Kuvvetler ve milliyetçilik ağırlıklı hükümetlerin yerine gelmiştir.

Hatta Güney Kıbrıs’taki AKEL gibi güçlü komünist parti üyeleri bile, AKP’nin, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın, birçok AKP’li ileri gelenin söylemleri karşısında, barış ve çözüm umuduna kapılmıştır.

CTP – Talat yönetimi döneminde AKP’nin barış ve çözüm söylemleri, Annan Planı’na yüzde 65 evet denilmesi sonucunu da ortaya çıkarmıştır.

Bülent Ecevit, Mümtaz Soysal, Şükrü Sina Gürel, Onur Öymen, Şükrü Elekdağ gibi CHP kökenli “çözümsüzlük” örnekleri ya da savunucuları, Kuzey Kıbrıs’ın yüzde 65’lik büyük çoğunluğu tarafından dışlanmış; solcu CTP önderleri, AKP yönetimi ile uyumdan keyifle, mutlulukla söz etmeye başlamıştır.

Ergenekon tartışmaları

Türkiye’de ortaya çıkan darbe, Balyoz, Ergenekon tartışmaları; Ergenekon’un asıl kurulma noktası veya merkezi olarak kabul edilen Kuzey Kıbrıs’ta doğrudan etkisini göstermese de; ilk hesaplaşmanın Ada’da yaşandığını söylemek sanırım yanlış olmaz.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her zaman en kadim dostu, destekçisi ve destek alıcısı olan, Ada’da Türklüğün, Türkçülüğün, Türkiye’nin varlığının “yılmaz savunucusu” Rauf Raif Denktaş’ın siyasi hayatını AKP bitirmiştir.

AKP’nin Kıbrıs Türk solu ve barış yanlıları ile gerçekleştirdiği işbirliği sonucu bir dönem yüzde 70 oy alan Rauf Denktaş’ın oy oranını yüzde 10’ların altına çekmiştir.

Denktaş, seçimlere katılmamış ve öldüğü güne kadar da geçmişe oranla son derece etkisiz bırakılmıştır. Denktaş, ömrünün son dönemlerinde AKP karşıtlığının ciddi isimleri arasında olmayı sürdürmüştür.

KKTC’deki külliye kavgasına bakacaktık...

AKP, aslında Avrupa Birliği (AB) üyeliği çizgisinde sağlam adımlarla yürümek amacıyla Kıbrıs’ta çözümü ve çözüm güçlerini desteklemiştir.

Ancak Türkiye’deki son genel seçimler öncesinde, AB hedefli Kıbrıs ve Kürt politikasını terk etmiş ve belki CHP ile MHP’ye oy kaçmaması; belki onlardan oy almak için “milliyetçi” söylemleri tercih etmeye başlamıştır.

Bu esnada, KKTC’de çözüm ve barışı bulmakta zorlanan, Denktaşlaşmakla suçlanan CTP ve Talat, halk tarafından cezalandırılmak maksadıyla iktidardan götürülmüştür.

Yerlerine gelen UBP ve Derviş Eroğlu, aslında “Annan Planı” döneminden Erdoğan ve AKP ile kelimenin tam anlamıyla “küstür”...

Ancak pek anlaşılamayan veya siyasi yorumcuların karmaşık bulduğu nedenlerle AKP ile UBP anında iş birliğine gitmiş, eski küslük yerini işbirliğine bırakmıştır.

Bu esnada, KKTC’deki Türkiyeli nüfus da durmaksızın artmaya devam etmiştir.

Türkiye’deki siyasi yapının, KKTC’deki Türkiyeli nüfus üzerinde mutlak egemenliği söz konusudur. Bunun yanında, Türkiye’deki AKP’nin kültürel veya sosyolojik yapısının da KKTC’deki Türkiyeli nüfusa yansıması kaçınılmazdır.

Ve hızlı bir şekilde “din eğitimi, Kuran kursu, cami hatta külliye” ihtiyaçları ortaya çıkmıştır.

KKTC’nin yeni toplumsal yapısı “Kuran kursu ve ilahiyat eğitimi” talep eder hale gelmiştir.

Son dönemlerde AKP yöneticilerinin de baskı ve talepleriyle, KKTC hükümeti tarafından, adı hiç duyulmamış bir derneğe, külliye yapımı için yaklaşık 200 dönümlük bir arazi verilmiş; çok komik rakamlarla kiralanmıştır.

Doğal olarak “Dinci yapılanmaya” karşı olan “Laik – Atatürkçü” bir kesimin KKTC’de buna karşı çıkması beklenebilir. Ancak ne yazık ki öyle olmamış. Bunun yerine, geçmişte Türkiye’deki “ulusalcı – laik – Atatürkçü” kesimlerle hep kavgalı olan Kıbrıslı Türk barış ve çözüm yanlısı sol güçler karşı çıkmıştır.

KKTC’de örneğin en fanatik laik hatta din düşmanı olarak dahi kabul edilebilecek olan ilk toplum lideri Fazıl Küçük’ün yeğeni, Başbakan İrsen Küçük, külliye yapımının en şiddetli savunucusu olmuştur.

Siyasi işbirlikleri değişti

AKP’nin Türkiye’deki son genel seçimlerle birlikte Kıbrıs sorununa bakışında gözle görülür bir “gerileme” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Geçmişte milliyetçi çözüm karşıtlarının “radikal” kabul ettiği çözüm yönündeki söylemler, o milliyetçi söylemlerin çizgisine gerilemiştir. Benzer pozisyonu Kürt sorununda da görmekteyiz.

AKP’nin politika değişikliği, KKTC’deki işbirliği odaklarını da tersine çevirmiştir.

Bir dönem AKP ile hem Kıbrıs sorunu hem de laiklik noktasında pek uyuşmayan ulusalcı UBP ve Eroğlu şu anda müthiş uyum sergilemektedir. Ve bir dönem AKP- Erdoğan – Gül üçlüsünün en yakın çalışma arkadaşı – samimi dostu olan Mehmet Ali Talat unutulmuştur.

KKTC’de mutlak anlamda silahlı Kuvvetler yönetiminde, kontrolünde olan ulusalcı güçler yani Eroğlu ve UBP; şimdi AKP ile yakındır.

AKP’nin iktidardan alaşağı ettiği Denktaş, uzun hastalık sürecinde yeniden kahramanlaştırılmıştır.

AKP’nin atadığı üst düzey bir devlet memuru iken KKTC’nin içişlerine çok karıştığı için UBP ve Eroğlu tarafından eleştirilen hatta geri çağrılması istenen bir üst düzey görevli; aynı AKP ve aynı Erdoğan tarafından Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği görevine getirilmiştir.

Şu anda Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi olan kişinin eşi, Türkiye’nin 1960’tan bu yana Lefkoşa’ya atadığı büyükelçilerin eşleri arasında başı örtülü olan tek eştir.

Kıbrıslı Türkler camiye gitmeye başladı mı?

Bu sorunun yanıtı yine de “hayır”dır... Ancak şu anda Ada’da “nüfus” bilinmemektedir.

Geçtiğimiz yıl yapılan nüfus sayımı, Kıbrıslı Türkler tarafından güvenilir bulunmamıştır. Resmi rakam 300 bin civarındadır. Bu rakamın en fazla 120 bini 1974 öncesi Kıbrıs’ta yaşam süren ve camiye gitmeyen nüfustur. Geriye kalanların 180 binden çok daha fazla olduğu gözle de görülebilmektedir.

Bayram, Cuma namazlarında birçok merkezde camiler dolu dolup taşmaktadır. Son bayramlardan birinde Girne’deki Nurettin Ersin Paşa Camisi’nde namaz kılan yaklaşık 2 bin kişi içerisinde Kıbrıslı Türk sayısı 50’yi geçmemiştir.

AKP, KKTC’de ya da Kıbrıslı Türkler üzerinde askeri egemenliği ortadan kaldırmıştır. Ama iktidar mücadelesinin bittiğini söylemek yanlış olur. Türkiye’deki mücadeleyi futbol maçına benzetirsek; bana göre AKP, Silahlı Kuvvetlere karşı 4-0 gibi bir skorla öndedir. Ama maç bitmemiştir; duraksama dakikaları da bayağı uzun olacaktır.

Şu anda külliye yapılması, ilahiyat lisesi ve fakültesi açılması başarılmıştır. Minaresiz köy kalmamıştır. Milliyetçi Kıbrıslı Türk siyasiler yani UBP ve Eroğlu, AKP’nin kulu – kölesi pozisyona getirilmiştir.

Bir dönem çözüm ve barış adına AKP’yi “yoldaş” kabul eden solcu Kıbrıslı Türkler ise bunalımdadır...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.