Dr. Nazım Beratlı

Dr. Nazım Beratlı

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Rauf Denktaş

A+A-

İşin doğrusu, aklıma Rauf Denktaş’tan başka bir konu gelmiyor, yazmak için… Herhalde defnedilene kadar da ondan başka bir şey yazmak, kolay olmayacak… 

Vefat ettiği andan başlayarak, çeşitli TV programlarında Denktaş ile ilgili duygularımı anlatmaya çağrıldım! 

Bazen gözlerim dolarak anlattım, bildiğim Denktaş’ı… Kendininkine tam zıt görüşleri dinlemek gereğini ve ihtiyacını duyan bir insanın, neden lider olabildiğini ve bunu kırk yıl sürdürebildiğini anlatmak, belki de çok lâzım değildir. 

Bu yeter…

Ancak, bu insanın bir buçuk yaşında annesini, on sekiz yaşında da babasını kaybederek, hayatı tek başına göğüslemiş bir adam olduğunu, hiç unutmamak lâzımdır, onun yaşamını değerlendirmeye çalışırken! Karkot Deresi’nde anlatır, babasının ölümünün ardından, neyi var neyi yoksa “alâ, düe” satıldığını ve kendisinin “dımdızlak” ortada kaldığını… 

Nasıl kendi gayreti ile Mağusa’da adliye memurluğu yaptığını, bitirdiği okula nasıl öğretmen girdiğini, Londra’ya hukuk okumaya gideceğinde, nasıl kefil aradığını… 

Babasının bir Rum dostu kefil olmuş sonunda…

Kendisini tanıyanlar, kimseye hiçbir zafiyetini anlatacak kadar yaklaşmadığını ve hep tek başına kaldığını da anlatırlar! 

Çocukluktan kalmış bir duruştu belki de… Ve belki de lider olabilmenin gerek şartlarından biriydi, yalnızlığı… 

İngiliz İmparatorluğu’nun Hong-Kong Başsavcılığı görevini reddederek, KTKF başkanlığını seçmesi, birkaç ay içinde TMT’yi kurması, iki ay sonra Ocak 1958’de İngiliz Yönetimi, altı ay sonra Haziran 1958’de EOKA ile hesaplaşmaya girişmesi, doğrusu benim diyen baba yiğitin göze alacağı riskler değildi… 

Bir tarafta, Britanya Lordlar Kamarası’na doğru giden bir yol; karşısında sonu ne olacağı belirsiz bir kavga yolu… İkincisini seçti… Sürgüne yürüdü…

Belki de psikolojisinde, yalnız babası ve onun arkadaşlarına karşı kendini borçlu görmenin verdiği bir cesaretti… Ne yalan söyleyeyim? 

Ben “İngiliz’den gerekli tiyoyu aldıydı” söylemine çok kulak asmam… Çünkü, Temmuz 1958’de nerdeyse tutuklanacaktı… 

Ve o vartayı atlatır atlatmaz, Ankara’ya koşup, Fatin Rüştü Zorlu’dan, destek talep etmekteydi… Ne gereği vardı, İngiliz “bağlanmış” olsa?

Arkasından gelişen olayları, bana şöyle anlatmıştı bir sohbetimizde: “ 1958 Haziran, bir baskındı… Baskın basanın olduğundan, biz kazançlı çıkmıştık ama karşı darbeye yanıt veremezdik! 

Çünkü gücümüz meydana çıkmıştı ve öyle aman aman bir güç de değildi. Profesyonel bir örgütlenme ve ikmal sistemi kuramazsak, karşı darbe bizi silip süpürecekti!”

Rauf Denktaş, 1948’den başlayarak bizim tarihimizin önemli bir ögesidir! 1958’den sonra ise nerede ise tarihin kendisi… Doğrusu ile, yanlışı ile… 

Her ne varsa tarihimizde, Denktaş adını silerseniz, anlamını yitirir… Başladığı yere bakınız:

Türk İşleri Komitesi! Belediye Meclisi Üyeliği için adaylık… Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu…

Bir de bitirdiği yere bakın:

Kendisi karşı olsa bile, BM’nin düzenlediği bir referandumda, kendi geleceğini belirlemek için iradesini kullanan bir halk! 

Dünya tanısa tanımasa; uluslar arası hukukun içine girmek için kavga veren bir “devlet”!

Benim görüşlerim hiç saklı değil ama bir “azınlık” cemaat aldı, bize bir halk bıraktı…  

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.