1. YAZARLAR

  2. Levent Özadam

  3. Sarıl ona…
Levent Özadam

Levent Özadam

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sarıl ona…

A+A-

Bunca yıl yaşamışsın hayattan payına düşeni almışsın; dönen bu çarkların arasındaki görevini yerini getirmeye çalışmışsın; mutlaka sevmişsin, sevilmişsin; dostların, arkadaşların vardır; hatta seviyorum sandığın bir sevgilin vardır; belki bankada dünyayı satın alacak kadar yüklü bir hesabın, belki de cebinde sadece nefes alacak kadar yeterli paran vardır; fakat zaman zaman sorarsın kendine böyle mi olmalıydı diye, öyle anların olur ki niçin yaşadığını bilmezsin! Her şey anlamsız gelir! Yüksek dağlara, tepelere çıkıp haykırmak istersin! Belki duyurabilirsin sesini birilerine; ne çare? deli diyecek en yakın dostların bile ve neden, niçin, nereye kaçacağını bilmediğin için o diyarları terk edemezsin, çok şükür yaşıyorum dersin! Hayatın sana sunduğunu kabul edersin, lakin beyninin en kuytu köşelerinde hep bir soru işareti olmuştur, yüreğinin en derin yerinde hep bir ateş yanmıştır! Bir yanın hep eksik kalmıştır!

Yanılıyor muyum?
Bazen bir sahilde dalgalarla konuşursun ve farkında olmadan öfkeyle denize taş atarsın sanki yılların içinde biriktirdiğini boşaltır gibi; bazen de pencerene konan bir güvercinle dertleşirsin; sonra bir gün gelir sanki masallardaki gibi, sanki filmlerdeki gibi aniden bir peri tarafından büyülenirsin! Bir asır çözemediğin, harflerini birleştiremediğin bulmacayı çözersin! Hayatın sır perdesi bir anda açılır! Niçin gülerken ağladığını, yüreğini sıkıştıran o ağır taşın nereden geldiğini, en mutlu anlarında bile hiç kalbinin çarpmaması, çevrende yüzlerce insan varken senin kendi içinde yalnız oluşun, yıldızların parlaklığının niçin gözlerini kamaştırmadığını, güneşin niçin seni ısıtmadığını anlarsın! Birden hiç ağlamadığın kadar ağlarsın! Belki de kabullenmek istemezsin yıllarının bir odun parçası gibi çağlayana atıldığını; hayat çeşmesinden içiyorum sandığın suyun hazan çeşmesinden aktığını görürsün!
Bunca yıl alıp verdiğin nefeslerin boşa olduğunu ve aslında yaşamadığını anlarsın! Eksik kalan bir yanın var ya? İşte “o” eksiktir! Her şeyin olmuştur belki? Ama “o” yoktur! Belki benim de her şeyim oldu ama “sen” yoktun! Uyandım bu bitmez uykudan! Anladım “sen” yoksun! Biliyorum “sen” eksiksin!
Yaşamaya değer “sen”...
Uğrunda ölümü göze alabileceğim “sen”...
Saçının bir teline tüm günahları hiçe sayabileceğim “sen”...
Bir bakışına yasakları ezip geçebileceğim “sen”...
İnsan herkesi, her şeyi sevebilir. Güzel bir kalbi seversin, bir çiçeği seversin, baharı, güneşi, yıldızları, çocukları seversin... Hatta çok seversin; ama... Aşk var ya dostum? ”Aşk” başkadır... Eğer yüreğindeki boşluğun “aşk” olduğuna inanıyorsan ve bulduysan “o” insanı “o” aşkı kafandaki sorunun cevabı o kişi ise, kaçırma “onu” sonra geç olabilir! Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun?
Sarıl “ona” son nefesin gibi…



Geceler bu yüzden güzeldir…

Ben hep geceleri yaşarım... Gece güler, gece ağlar, gece yazar, gece üşür, gece sever, gece düşünür, gece yaşarım...
Her gece aynı çukur yere uzanır, üstüme yalnızlığı örter, bazen de kafama kadar çekip yorganı gömülürüm uykusuzluklara... Ama ben severim gece yaşamayı, kendimle kalmayı, kendime kızmayı, kendimle konuşmayı, kendimi bilmeyi severim bu kadar kendini bilmezin olduğu bir hayatta...
Kendimle baş başa yaşarım geceyi keyfimce hesap vermeden kimseyi takmadan… Yalan, kimseyi takmadan olmuyor geceleri, biri takılıyor illa ki kafama, takılmakla da kalmıyor gecemi paylaşıyor uzaktan da olsa, beynimi kemiriyor bazen, bazen de içime kadar işliyor her gece... Saatler geçiyor ama o durmak bilmiyor sürekli aklımdan çıkmıyor, sanki damarlarımda dolaşıyor, nefesimle ciğerlerime doluyor, sonra bir yolunu bulup kalbime uzanıyor... Ama her defasında gece bitiyor güneş doğuyor ve ben hepsini unutup, bir yerlere sokuşturup gizleyip hislerimi, maskemi takıyorum her sabah yüzüme ve gülüyorum gördüğüm her yüze...
Böyle sürüp gidiyor ta ki tekrar gece olup, yalnızlığımı yanı başıma alıp kendimle baş başa kalana dek... Sonra yine o kısır döngü başlıyor, aldığım nefeste, kanımda, gözyaşımda, içtiğim bir duble de, söndürdüğüm sigaramda bile rahat bırakmayan, etrafımda dolaşıp duran yalnızlığımı bozan kafamı kurcalayan O geliyor geceme...
Belki de geceleri bu yüzden özlüyor, bu yüzden her sabah gece olsun diye dua ediyorum... Bu yüzden geceleri seviyorum.


Bir daha ölmezsin

Unutma!
yüreğinde bir ismin imzası var
ve sen onu silemezsin
söküp atamazsın ne kadar uğraşsan da
seninle beraber büyür içindeki sızı
ilk önce onu hissedersin
başkasına dokunduğunda…
Unutma!
bir kere sevdin mi
uzun uzun yanarsın
sitemler… Öfkeler birikirken içinde
sen azalırsın.
dilinde küfür elinde kadeh eksik olmaz
günler böyle geçer. Alışırsın…
Unutma!
sabahlar artık gecikir.
ister sağa dön ister sola
gözüne uyku değil gidenin hayali gelir…
kendini şiirlere verirsin
elin sigaraya gider her on dakika da bir
fena zehirlenirsin…
Unutma!
bir süre güvenmeyeceksin kimseye
kendine sığınacaksın
aşk konuşulduğunda sen susacaksın
of larla ah larla başlayacaksın her cümleye
çevrende senden başka herkes haksız olacak
senin haklılığınsa çaresiz gidecek çöpe..
Unutma!
bir gün kaldığın yerden başlayacaksın
biri seni bulacak…
önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan
biraz ürkeceksin.
ne kadar dirensen de nafile
insansın sonuçta, seveceksin…
eski acılara bakıp da küsme sevdalara
gavura kızıp da oruç bozulmaz
sök at kafandan acabaları!
bir kemik aynı yerden
iki defa kırılmaz…
artık kararmaz gecelerin.
bir daha yaşlar akmaz gözünden.
sabahların gecikmez.
kim bilir ağladığın günlere gülersin
bir defa öldün ya zamanında?
bir daha ölmezsin…



Yeter ki önem ver!

Kalabalık bir şehirde yaşayan bir genç, bir gezi esnasında tanıştığı köylü arkadaşının yanına şehre gider. Şehrin en güzel yerlerini arkadaşına gezdirirken, çok kalabalık bir caddede, köylü genç aniden durur.
“Cırcır böceğinin sesini duyuyor musun?” deyince, şehirli çocuk hem güler hem de, “Şehrin en kalabalık caddesindeyiz. Bu gürültünün ortasında cırcır böceğinin sesi duyulmaz ki!
Korna sesleri, araba sesleri, insan gürültüleri var buralarda. Sen galiba köyünü özledin?” der.
Köylü genç, “Bir dakika!” diyerek yolun karşısına geçer. Dev binaların arasındaki çalılığa elini uzatır. Avucuna aldığı cırcır böceğini arkadaşına gösterir.
Arkadaşı iyice şaşırır. “Bu kalabalığın ve gürültünün ortasında cırcır böceğinin sesini nasıl duydun? Sende de amma kulak varmış!” deyince, köylü genç arkadaşına “İnsan önem verdiği her şeyin sesini kalabalıklar arasında bile duyar” dedikten sonra arkadaşından biraz demir para ister.
“Bak, şimdi sana bunu ispat edeceğim!“ dedikten sonra avucunda ki demir paraları, yürüyen insanların bulunduğu tarafa doğru atar. Paraları yere düşünce şangır şungur ses çıkartır. İnsanların büyük bir kısmı ellerini ceplerine atarak arkaya doğru dönerler.
Köylü genç arkadaşına dönerek; “Gördün mü? İnsan önem verdiği her şeyin sesini, kalabalıklar arasında bile duyar” der.



Kıssadan hisse : Anlaşılmak

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş.
Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam.
Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.
Bu sözlere hak veren profesör konferansa başlamış.
İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmiş,
dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.
Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.
“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır.”



Günün Fıkrası : Aşk

Genç kız annesine sorar:
- Anne aşk nasıl bir şey?
- Aşk mı? Aşk şöyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, seni Venedik’e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco Meydanı’nda güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, müzik filan ve arkasından en lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır.
Sonra da, ne bileyim işte, sana güzel bir araba alır, bir daire alır, ya da deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, iste aşk böyle bir şeydir
kızım…
- Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük. Bunlar yok mu?
- Ha onlar mı? Onlara inanma… Onlar bedava kız götürmek için komünistlerin uydurmaları!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.