1. YAZARLAR

  2. Dr. Nazım Beratlı

  3. Seçime gidiyoruz...
Dr. Nazım Beratlı

Dr. Nazım Beratlı

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Seçime gidiyoruz...

A+A-

insanlığın hak, adalet, refahtan ve mutluluktan eşit pay alma talebi, tarih kadar eskidir. Batıda Spartaküs, doğuda İran’daki Mazdek ayaklanmalarından beri, insanoğlunun bu talebi öne çıkar. Eski Yunan’ın Esop Masalları da bu talebin mizah yoluyla dile getirilmesidir. Nerdeyse bütün tarih boyunca, bu eşitlik talebi dile getirildi. Selçuklu’nun Baba İlyas’ını, Osmanlı’nın Şeyh Bedrettin’ini de unutmayalım.

Fransız İhtilâli sonrasında, Konvansiyon Meclisi’nde, kralın atadığı vekiller meclis başkanının sağına, halkın seçtikleri de soluna oturduğundan beri, düzenden yana olan politikaların sağ, düzen karşıtı, halk kitlelerinin eşitliğinden yana politikaların da sol diye anılmasına başlandı. Çok ilginçtir! Başlangıçta sağ, aristokrasi; sol ise burjuvazinin temsilcileri idi… Çünkü biri düzenin sahibi, öteki de karşıtı idi…

İbni Haldun, “tarih bir durumdan duruma geçişler bütünüdür” der… Gün gele, o antik “sol” kendi düzenini kurdu, yerleşti. Bu defa da o sağ oldu, ona karşı olanlar sol haline gelip, “refahtan ve mutluluktan eşitlik” talebini dile getirir oldular. Sosyalizm, sosyal demokrasi lâflarının ortaya çıkması da bu dönemdedir. İngiltere’den bir iş adamı Robert Owen, Ütopya adını verdiği bir ada satın aldı, kendi adasında mutlak eşitlikle yönetilen bir toplum kurmaya kalktı, iflas etti… Fransa da Saint Simon, ve de Fourier isimli iki rahip (evet rahip) sosyalizm ve insanların eşitliği üzerine önemli faaliyetler gösterdiler ama başarılı olamadılar.

Derken, ortaya Karl Marx diye bir düşünür çıktı ve bunun salt istek ve adalet talebi ile olamayacağını, asıl sorunun üretim araçlarına sahip olmaktan geçtiğini ileri sürdü. O kadar kapsamlı bir proje idi ortaya koyduğu ki çoğu zaman anlaşılamadı.

Neydi anlaşılamayan? Kendisi bizzat daha işin yöntemle ilgili kısmında, “Hiçbir şey mutlak değildir. Her şey görecelidir” dediği halde bir kısmı onun bu sürecin sonunda üretim araçlarının “toplumsallaşacağı” ile öngörüsünü, “her şeye el koyup devletleştirmek gerekir” şeklinde “mutlaklaştırdı”! Bir başka kısım, “Madem ki en sonunda her şey toplumsallaşacak, uğraşmaya ne gerek var?” şeklinde… Bir kısmı, onun “çürüyen ağaç bile rüzgâr üflemezse devrilmez” demesine bakıp, her şeyin insan iradesine bağlı olduğunu sanmaya girişti, bir başka kısım da “ Bu objektif bir süreçtir, iradeye bağlı değildir” demesini mutlaklaştırıp, “bekleyin da armut pişer ağzımıza da düşer” esasından, yan gelmeyi savunur oldu… Ta ki adam en sonunda dayanamayıp, en sonunda “Tanrı beni Marxist olmaktan korusun” demek zorunda kaldı…

Bütün bir yirminci yüz yıl bu kavga ile geçti… Ve en sonunda anlaşıldı ki “üretim araçlarının toplumsallaşması”, “devletleştirilmesi” değildir… O zaman da bürokratik bir diktatörlüğün pençesine düşülür… Ya nedir? İnsan iradesinden bağımsız olarak, toplumun mülkiyetten pay sahibi olmasıdır… Darbe yapmakla, hatta ihtilâl yapmakla bu gerçekleştirilemez! Ekonominin yasaları, üretimin büyümesi ile doğal olarak ortaya çıkar… Bir yanlış anlamanın sebep olduğu uygulamanın fos çıkması, insanlığın eşitlik talebinin yanlışlığının doğrulanması, değildir! “Liberaller haklı çıktı” demek, hiç değildir.

Burada asıl mesele, daha epey bir zaman devam edeceği anlaşılan bu süreçte, bu koşullarda hükümeti ele geçiren bir sol partinin, nasıl bir ekonomi politikası uygulayacağıdır? Ki ne üretim süreci çöksün, ne de üç beş tufeyli, geriye kalan toplumun bütününün ümüğüne çökemesin!

Değişim ve başkalaşma aynı şey değildir…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.