1. YAZARLAR

  2. Levent Özadam

  3. Sevdim ve yarattım...
Levent Özadam

Levent Özadam

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sevdim ve yarattım...

A+A-

Dünlerimin yarım kalmışlığıyla yazıyorum bu satırları...
Garip bir hüzün var içimde...
Sanki bir yanım hep ağlamaklı...
Kaç kez söndürdüm yalnızlığımı sigaramın külünde, ben bile unuttum…
Kaç kez bitirdim o adı sigaramın dumanında...
Ama yine de, sevdamı kırık kalemimde harcayamadım...
Bir fotoğrafa bakıyorum şimdi...
Resmi de hayalim gibi, ben gibi, dünlerim gibi...
Yarım kaldı bir ocak sabahı...
Şimdi düşünüyorum da yarım kalan kimin düşüydü acaba..!
Sevmekse, en büyüğünden seviyorum ama...
Geleceğimde yok artık, dünlerime bıraktım onu...
Sinsice akan zamanlara kattım sırtımdaki yaralarımı...
Şimdi ismi ritimsiz kalp atışlarımda saklı...
Ne yapalım bedenimize hapsolmuş ruhlarımızı ben özgürleştirdim,
o yapamadı...
Şimdi o mahkum ben özgürüm...
İki kişilik bir yürek bu...
Artık ben yetemiyorum içine...
Ona verdikçe küçülüyor, küçücük oluyor gözümde...
Acı bir gerçek kıpırdıyor artık hayatımın sayfalarında...
Rüzgar kulaklarıma fısıldıyor; “Giden gitti” diyor “bekleme”
Yüreğimde onun için büyüttüğüm sevdamı hançerlediği vakit...
Dünya dönmekten vazgeçti onun için sanki…
Bir ocak sabahı ben ondan vazgeçtim...
Ama sevgimden vazgeçmedim...
Anlamak biraz zor, neden mi böyle...
Çünkü bütün benliğimle, duygularımla ve sevgimle
o kadını yaratan benim...
Olduğu gibi kabullenmek de bana düşerdi tabii ki özellikle de savunmak...
Onu her şeyiyle sevdim ben...
Sevdim ve yarattım... Bu uğurda her şeyimi kaybetsem bile..
Ne demiş üstat; “Güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmasa”...
Şimdi bir hiç değilsen bunu benim sevgime borçlusun!!!
Hadi gel de şimdi karanlığı konuşturan yazılarımı, sustur susturabilirsen...

Kağıttan gemi...

Güneşe kısık gözlerle bakmak gibi
Cilalı sözleri kazıyorum defterimden
Süslenip sırtımı dayadığım uçurum ağızlarından geri dönmüyorsam
Ve hala sevdiğini söylemeyen bir gecenin çıplak gülüşüne şahitlik ediyorsam
Yalan söylüyorsam hala
Kaçıp kaçıp giderken
Bırakırken avuçlarını bir veda havasında
Sevişmeden gözlerinle
Bitirmeden
Yarısına gelmeden korkarak söndürülmüş bir aşkı
Hasretini çektiğim sigaranın ateşinde bırakıyorsam
Bende hiçbir şey kalmıyor
Senden başka hiçbir şey
Bir can seni çok özlüyor titreyen bir üşümenin tam ortasında
Becerebildiğim tek şey özlemek…
Bir de giderek sana benzemek… Beni bul bıraktığım bitişlerde
Sevdası kâğıttan bir gemiyi fırtınayla karşılayan derya gibi…
Güneşe kısık gözlerle bakmak gibi
Cilalı sözleri kazıyorum defterimden
Kağıttan bir gemi yapıyorum
Ölmek gibi bir başlangıç istiyorum son sayfasından…

Her nefeste sen

Birkaç nota düşer yanaklarımdan kağıda.
O eşsiz ezgisi başlar önce kemanda. Kulaklarım rahatlar, ezgi ilerledikçe bir fırça dokunur dudaklarıma. Sonra siyah bir ünlem (!) Birden bire bozuluverir ses. Cızz diye kalbim acır, teller kopar…
Hayat kopar senin bittiğin yerde…
Mutluluk bahçemde oynayan mavi çocuk...
Senin elinde bir elmaşekeri, kaçırıverirsin yüreğimi. Bir kırmızı şekere aldanan mavi çocuğum, bir sen…
Sen çocuğu alır gidersin, ben eksi yön olurum sen eksi yön itersin beni gelemem...
Sonra yalnızlık başlar ayak uçlarımda,ortada yüreğimi vurur, aklımda son bulur...
Ben koşa koşa ararım yüreğimi… Her bir caddeni usanmadan tararım. Bakarım, izlerim, anlarım; gidemem… Göremem seni... Hissederim, belli edemem…
Her bir evinin kapısı çalarım varsın diye. Misafir oluveririm. İtiraz edemem. Birkaç sohbet, bir iki cümle. Sokaklara dönerim sonra koşa koşa...
Ararım, görürüm; belli edemem...
Sonra son perdesi açılır oyunun. Habersizce arkadan bir fon müzik. Öylece bakakalırım orta yerde. Her geçenden bir tokat, her geçenden bir darbe... itirazım gözyaşlarımla örtülür. Müzik bitmeye yakın geri döner çocuğum. Ben çocuk sen çocuk... Ve son bir darbe, yığılıp kalmışım ben… Gözlerim açık görürüm, ağlarım; belli edemem… Müzik tekrar bozulur kemanda. Önümde pes ettiğim beklentilerim. Selam beklerler isterim; kalkamam… Tek bir alkış acıdan bana...
Acırım; acıtamam...
Yazım yarım kalır; anlatamam...

Sen benim doğrumdun...

Sen bilir misin insan nasıl kendini unutur?
Nasıl haykırmak ister de sesi boğazında düğüm olur.
Konuşmak istersin konuşamazsın, kaçmak istersin kaçamazsın, hatta gözlerindeki yaşlar bitmiştir, ağlayamazsın…
Sen bilir misin benzine su bulanmış bir insan titrek, cılız bir kibritin aleviyle nasıl tutuşur nasıl sokaklara, evlere, hatta kendine bile sığmaz olur?
Düşünmek istersin düşünemezsin, unutmak istersin unutamazsın…
Sen bilir misin, nasıl bir örümcek kemirir durur beynini?
Ey sevdiğim, ben de bilmezdim bir zamanlar hatta düşünmezdim bile bu kadar acımasız değildir derdim insanlar.
Ama oluyormuş, ama öğretiliyormuş insana. Yudum yudum ömründen çalıp, hayallerini, umutlarını, daha da ötesi kendini bile unutabiliyormuş insan.
Haykırıyor, isyan ediyorum bazen kendime ama elden ne gelir bütün dertler, acılar yine benimle.
Olsun diyorum varsın bu da olsun alışırım diyorum, işte bu arada bir mermi daha vuruluyor beynime.
Olmuyormuş güzelim, alışılmıyormuş bu acıya. Acının da acısı vardır ben de biliyorum.
Ama kalbim kaldırmıyor artık, öylesine yorgun, öylesine geçmişim ki kendimden, artık insanlar bile vazgeçer olmuş benim bu halimden. Zaman diyorum, ilaç diyorum, bu da geçer diyorum. Ama itiraf edeyim mi sana buna artık ben de inanmıyorum…
Her şey yalan olabilir…
Ve hiç duymadığım yalanları söylemiş olabilirsin…
Kafamda dolaşırken binlerce soru işareti…
Sana dair tüm bilinmezliklerim ve yarım kalmışlıklarım…
Seni savunacağım kendime karşı
Yalan olabilirsin… Yalancı da…
Ama sen benim doğrumdun!..

Sen gidince…

Sadece sen gitmedin.
Gözlerimden hayalin.
Kulaklarımda sesin.
Duvarımda resmin.
Seninle gitti.

Sadece sen gitmedin.
Kalbimden koparıp kalbini.
Ellerimden alıp ellerini.
Hatıra diye koymayıp hiçbir şeyini.
Seninle götürdün.

Odamda kokun.
Sevincin, hüznün ve de korkun.
Ne gördüyse gözün.
Ve ne varsa dokunduğun.
Seninle gitti.


Kısadan Hisse
Derviş kaşığı

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş, ermiş.
Bir sofra hazırlamış. Bu sofraya sevgiyi dilinden düşürmeyen ama dilden gönle indirmeyen kişileri çağırmışlar. Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, sıcak çorbalar ve arkasından da “derviş kaşığı” denilen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş.
Ermiş: “Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.” “Peki” demişler ve çorbayı içmeye başlamışlar. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse, çorbayı döküp saçmadan bir türlü ağzına götüremiyormuş. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, çorbadan vazgeçmişler. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan. Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: “Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım sofraya” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar oturmuş sofraya. Ermiş: “Buyurun bakalım” deyince de, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş olarak, şükür içinde sofradan kalkmışlar.
“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür ve doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarındaki alan değil, her zaman veren kazançlıdır.”


Günün Fıkrası

Karanlık

On yıldır evlilermiş… Ama gerdek gecelerinden başlayarak, adam hep karanlıkta sevişmek konusunda ısrar etmiş… Kadıncağız yıllar yılı kaç kez sabahlara kadar yalvarmış, bir kerecik olsun, ışıkları yakıp sevişmek için ama adam hep inatla “Hayır” demiş. “Kesinlikle olmaz. İlle de karanlıkta sevişeceğiz.”
O gece kadıncağız gene ışıkları yakmak için yalvaracak gibi olmuş, ama hemen vazgeçmiş. Kocası on yıl sonra insafa gelecek değil ya.
Vazgeçmiş ama sadece yalvarmaktan. Kafasına koymuş, bu kez çünkü.
Tam sevişmenin en heyecanlı anı, en doruk noktasında elini kaydırıp, yatağın başucundaki gece lambasının düğmesine dokunuvermiş. Bir de ne görsün? Kocasının beline, o yapay aletlerden biri bağılı değil mi?
- “Bunu bana nasıl yaparsın” diye haykırmış. “Bunca yıldır, bu işi sahte bir aletle yaptığını bana söylemedin bile. Hemen açıkla bana her şeyi, hemen…”
Adam çok ama çok soğukkanlı yanıt vermiş.
- “Tamam, tamam. Her şeyi izah edeceğim sana. Ama önce sen bana şu üç çocuğumuzu izah et, bakalım!”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.