1. YAZARLAR

  2. Levent Özadam

  3. Sızlayan yaralarım değil ki…
Levent Özadam

Levent Özadam

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sızlayan yaralarım değil ki…

A+A-

Dışarısı ayaz...
Gece yıldızsız ve soğuk...
Üstelik bir de sis kaplamış bütün dünyayı sanki
İçimde yine suskunluğum avaz.
Zihnim, özlemim ve acının her çeşidiyle dolu ruhum... Yaklaşan bir bitişin ayak sesleri geliyor kulaklarıma, uzun zamandır aramıza yerleşen bu sessizlik, bu ağır hava canımı acıtıyor... Radyoda yine o şarkı;
Bu şarkıyı seninle dinlediğim gün geldi aklıma. Ne kadar sevgi doluydun. Coşkun bir pınar gibi yüreğime akıyordu gözlerin…
Sonra ne oldu?.. Kusur kimdeydi... Bende miydi? Bu gecikmiş sevgide mi? Anlayamadım? Zahmetle geldi tebessümlerin, sıradandı, içime işleyen o sözlerin… Umutlarıma sarıldım sıkıca... Bekledim… Beklemeyi öğrendim…
Oysa yönüm hep sanaydı benim. Yüzü güneşe dönük günebakanlar gibi. Hep koşar adım yürüdüm bu sevgiye, her köşe başında senin “dur” işaretinde çıksa karşıma... Ben hep sana yürüdüm...
Senin her gidişinde, ayrı ayrı yıkıldı yüreğim. Kaç parçaya bölündü sayamadım. Bir parçası sende kaldı hep.
Ayrılığın her halini yaşadım, yalnızlığın, yokluğunun ve acının...
Suskunluğu öğrendi dilim ve saklamayı kalbim. Her gidişinde…
Kirpiklerime sakladım gözyaşlarımı; ağlayamadım... Ağlamamayı öğrendim...
Saatlerim senin gelişine ve gidişine ayarlıydı.
Günaydınımdın...
Ve çaresiz gün batımım. Oradaydın... Bir buzdağı kadar
soğuk olsan da her damlan yüreğimde ayrı yaralar açsa da oradaydın.
Ben bekledim... Yüreğimdeki sevgiyi sundum sana,
belki yüreğini ısıtır diye...
Sadece benim sevgim yetmedi ikimize...
Sen ve ben, “biz “olmadık hiçbir zaman. Eğreti yaşadık her şeyi. Hatta yaşayamadık.
Hep bir şeyler uhde kaldı içimde.
Ben anlatamadım, sende anlamadın. Dilimde hep kifayetsiz kaldı kelimeler.
Bu sevgi yoksulluğunda, her saniye bir serseri kurşunla vuruldu yüreğim...
Açtığın yaraları sayamadım bile...
Gücüm kalmadı... Bu kan kaybına dayanamıyorum... Git…
Artık dokunma yüreğime... Git sahipsiz gecelerimden, gündüzlerimden;
Kimsesiz kalsın yine saatlerim... Git!..
Uzatma ellerini. Bırak üşüsün ellerim…
Bırak kavrulsun ciğerim…
Değme açtığın yaralara... Sarmaya çalışma, gecikmiş bir vefa duygusuyla...
Değme!
Sızlayan yaralarım değil ki!..
Yüreğim...




Sana geliyorum…

“Bu sana son yazışım...” diye başlayan bir mektup var şu an karşımda.
“Bu sana son sözüm” dermiş gibi bakan. Simsiyah harflerle kirletilmiş, bembeyaz bir sayfa. Neresinden bakılsa acı, hangi satırından başlansa hüzün, hangi kelimesi okunsa güvensizlik.
Oysaki benim; batan güneşin ardından sarıldığım, tepeden aşağı inerken, çakıl taşlarıyla birlikte yuvarlandığımda düşündüğüm biri var…
“Bu sana son yazışım…” Bir ayrılığın ilanı gibi, ölünün üzerine son kürek toprak, gözdeki son damla, son kez el sallamak gibi…
Oysaki benim; kışın soğuğunda, dalgaların kayaları dövdüğü anlarda, fırtınalarda savrulurken sığındığım biri var…
“Bu sana son yazışım...” düşündüklerinin, hissettiklerinin ve yaşadıklarının benim için zerre kadar önemi yok demek değilse ne bu? Sen istediğini söyle, senin söylediklerinin hiçbir anlamı yok demek değilse ne bu?
Oysaki benim; derinlerde soluksuz kaldığımda ve nefesimin bana ait olmadığını sandığımda, sonsuz gibi görünen karanlığın ortasında, umudumun tükendiği anlarda düşündüğüm biri var…
“Bu sana son yazışım…” diye başlayan ve sana hiç inanmadım, sana hiç güvenmedim diye devam eden satırlar bunlar. Üstelik inanmam ve güvenmem için yaptığın her şey boşa kürek çekmek, yetersiz, yersiz ve saçma çabalardan başka hiçbir şey değil bunlar.
Oysaki benim; burnumda yağmur kokusu varken, bulutlar hızla akıp geçerken ve çocuklar ağladığında, perdeler uçuştuğunda düşündüğüm biri var…
“Bu sana son yazışım…” Ben bunları hak etmedim… Ama sen her şeye müstahaksın, üzülmelisin, kırılmalısın, parçalanmalısın, yok olup gitmelisin… Senin söylediklerinden daha değerli başkalarının ne dediği, senden daha değerli başkalarının ne düşündüğü demek bu.
Oysaki benim; elimi uzattığımda ve saatin her çalışında, yanımdayken özlediğim ve uzaklaşınca her an düşündüğüm biri var…
“Bu sana son yazışım…” Açıkça dilediğini yap, ben istediğim kadar daha yanındayım. Kendimi hazır hissedince girdiğim gibi çıkacağım hayatından demek bu?
Oysaki; aklımın kıyısında dolaşan ve dilimin ucundayken yanarcasına düşündüğüm, deniz gözlerinde dolaşırken yemyeşil ormanlarda yok olup gittiğim biri var…
Tek kişilik dünyamda ölçülü adımlarla yürüyorum.
Boş verdim ve ben artık kendi masalıma dönüyorum.
Sana geliyorum.
Aylardan ocak, sabahın erken saatleri ve içimde kış dışarıda bahar havası…


 

İki kurbağa

Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken,
içlerinden ikisi bir çukura düşmüş.
Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp,
çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının
zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.
Yukarıdaki kurbağalar, boşuna
çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına:
“Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!..”
Ancak, çukura düşen kurbağalar onların
söylediklerine aldırmayıp çukurdan
çıkmak için mücadeleye devam etmişler.
Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını,
ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış.
Sonunda; kurbağalardan birisi
söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış.
Diğeri ise; çabalamaya devam etmiş.
Yukarıdakiler de, çırpınıp durarak
daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.
Ne var ki, çukurdaki kurbağa
onlara hiç aldırmadın son bir hamle daha yapmış,
bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış
ve çukurdan çıkmıştı.
Arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine
hiç kulak asmamıştı…
Çünkü o sağırdı!




Kıssadan Hisse

Çiçekle suyun hikayesi


Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.


İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, “Sırf senin hatırın için ey su” diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
 

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba “Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
 

Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...


Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum” der.


Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum” der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...


Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben, gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye.
 

Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.”


Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der. Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece “Seni seviyorum” demek yetmemektedir.




Günün Fıkrası


Referans…


Arkadaşları iş adamını evlendirmek istiyorlar.
Sonunda uygun bir hanım bulunuyor ve iş adamına haber veriliyor.
“Ben iş adamıyım”, diyor adam,
“Numune görmeden böyle bir ise karar veremem.”
Genç kadına durumu iletiyorlar:
“Ben de iş kadınıyım”, diyor hoş ve güzel hanım;

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.