1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Sözüm bitti Kıbrıs
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sözüm bitti Kıbrıs

A+A-

Söylenecek çok bir şey yok Kıbrıs, şöyle ki Rasim Ozan Kütahyalı’nın televizyona çıktığı bir yerde söylenecek çok şey kalmamıştır. 28 Şubat’a zulüm atfedenlerin, 28 Şubat gazeteciliğine, televizyonculuğuna laf sokuşturup insanları ‘mallaştırdı’ diyenlerin ‘aynı mallığı’ insanlara ikinci kere reva görmesi besbelli ki İkinci 28 Şubat’ın resmi tarihinin de başlangıcıdır.

 

Bütün bunların üstüne Nihat Doğan’ın övülmesi, bütün o etkileyici ve zekâ dolu konuşmasının ardında ‘Cuma Vaazlarına’ katılmasının olduğunun yüksek sesle söylenmesi ve akabinde profesörlerden sanatçılara akademisyenlerden üniversite mezunlarına kadar (nedir bu üniversite mezunlarının bu ülkede gördüğü zulüm) karşısına kimi alsa mat edecek bilgiye, birikime sahip olduğu ve gene üstüne basa basa bütün bu ilme ‘Cuma Vaazlarında’ eriştiği gerçeğiyle vurgulanmasının üstüne söylenecek bir şey kalmamıştır. Bütün bunların üstüne bir de Nihat Doğan’ın omuzlara alınması da sistemin çöplüğe dönüştüğünün kanıtıdır. Demek ki, darbeciler, faşistler, orducular, türkçüler, milliciler gibi önümüzdeki elli sene içinde bunların vesayetlerinin de osuracak olmaları tesadüf olmayacaktır. Evet, bu yüzden söylenecek bir şey yok Kıbrıs, sana da söylenecek bir şey yok. Birinci 28 Şubatçılar bitti Kıbrıs ikinci 28 Şubatçılar geliyor ve söz bitti Kıbrıs benim sana sözüm bitti. Sen kendi aranda konuş artık. Arada bana da anlatırsın. Benim söyleyesim bitti Kıbrıs. Neden mi?

           

Çünkü DAÜ peşkeş içinde birilerine yağma edilirken Survivor’ı izleyen halk kendi “ada”sında “kendinin yarışmacısı” bile olamaz. Kızacak bişey yok güzel insanlar, cemaatin oyları daha fazlaydı, bu da bir yarışmaydı, kaybettiniz. Öyle demeyin ama, bak Acun Beyler İrsen Küçük ile görüşmüş, sizi dünyaya ‘tanıtacakmış’. Zaten bütün bunlar hepi topu bir göz yanılması, zaten bu ada da bir göz yanılması, bir gün Nihat Doğan omuzlarda taşınır, sonraki gün Rasim Ozan ‘Nihat oynuyor’ der.  Yalan mı, yarın meydanlarda bir avuç insan ‘bu memleket bizim’ diyecek Rasim ‘oynuyorlar’ diyecek, Başbakan’ı ‘Rumcu bunlar, terörist’ diyecek, Rasim ‘Bunlar 74’den evvel de oynuyorlardı’ diyecek, oyun havaları içinde bir gece yarısı ya da sabaha karşı polis baskınlarıyla gelecekler, hapishanelere tıkacaklar. Hem oyun hem hava oh ne güzel siz o esna kumandanızın yirmi ikinci kanalından Acun’u izleyeceksiniz. Acun gelip ‘birdirbir’ oynatacak size, güleceksiniz, çok güleceksiniz, sirk gibi maymun gibi gösterecekler sizi kocaman bir hayvanat bahçesi olacak buralar. Siz güldükçe daha da ‘tanıtılacaksınız’, vay be ne güzel hayal değil mi, ne sandınız; onca otelin, onca kara paranın tahsilâtı nasıl yapılacak, elbette böyle.

           

Velhasıl demokrasi adına faşizmin bütün fantezilerini zorlayacaklar. Bunlar ikinci 28 Şubatçılardır Kıbrıs, iktidarı eline alan zalimi oynamaktan bıkmıyor, ama ilki başarabildi mi, hayır, o zaman bu da başaramayacak! Şimdi değilse elli sene sonra vesayeti çökecektir. Tanı bunları, tanı da uyu, çünkü sen uyudukça ninni söyleyenin çok ve fakat benim artık sözüm bitti Kıbrıs, benim sözcüklerim diri değil Kıbrıs.

           

En kötü ne biliyor musun Kıbrıs ‘Cahilliğin Övgüsü’ çağındayız, öyle ki ‘Her şeyi siz bilirsiniz’ diyebiliyor, kendi hiçbir şey bilmediği yani bir fikri bir yerden alıp bir yere götürecek kadar ‘kafa gücü’ olmadığı için. İnsanlığın neresindeyiz insanlar? Eğer bir tartışma bilgi ile fikir edip tarihsel gerçekliği çerçevesinde ilerlemeyecekse insan zihninin neresindeyiz? Zihinler çöplüğe dönüştürüldükten sonra hiçbir ideolojinin manası yoktur. Senin zihnin bir çöplükten ibaretse ‘Kıbrıs meselesini’ sabahtan akşama kadar konuşsak da hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Çünkü cahilliğin övünülecek bir şey haline gelmesi şimdinin işi değildir, maksatlı olarak bu coğrafya ve hemen arkasındaki coğrafyalar da, emperyalistler tarafından böyle övündürülmüştür. İşte bu çöplükle, Ortadoğu’daki olaylara baktığımızda bir ‘devrim’ ya da bir ‘değişim’ oluyor sanrısı pompalanıyor bize. Aslında her şey emperyalistlerin istediği gibi oluyor. Çok basit izah ediyorum, 2003 yılında o meydanlarda ‘Baharda Avrupa’ diyenlerin Ortadoğu meydanlarından ne farkı var, ne oldu, nereye kayboldu o kalabalık, ziyadesiyle Ortadoğu kangreni de budur. Kangreni diyorum, çünkü Ortadoğu’da Kıbrıs’ta kangren haline getirilmiştir ve aralarındaki tek fark meridyen farkıdır. O yüzden Ortadoğu’da olanlara bakıp, Kıbrıs’ın da benzer bir İnönü Meydanı yapmasını beklemek, söylemek, yapamadığı için eleştirmek bilgisizliktir, fikirsizliktir.

           

Peki Kıbrıs, dünyanın bu yanında insanlar neden böyle oldular? Neden hiçbir şeyi umursamayanlarla her şeyi umursayanlardan aynı şekilde rahatsız oluyorum ben. İkisine de neden karşıyım ben? Her şeyi umursayanların, devrim algısına neden karşıyım ben? Neden durmadan ‘madem çok şeyi biliyorsunuz hadi o zaman devrimi de yapsanıza’ salaklığına fena halde kızıyorum. Çünkü bilmiyorlar Kıbrıs, 12 Eylül’ün tanrıları, o korktukları ‘kafadaki’ çocuklar bir daha gelmesin diye en anarşist görünenimizi, en ‘muhalif’ olanımızı bile böyle yaptı. Niye çok çabuk her şeyden olsun istiyorlar? Hiçbir şey yapmadan, ‘insan olmanın direnme hakkıyla’ bile karşı koymayarak, bu kadar çok şeyi konuşma hakkını nerden buluyorlar? Umursayanla umursamayan arasında o görünmez benzerlik seni de şaşırtmıyor mu Kıbrıs? Emperyalizm ‘çok uluslu bir şirket’ Kıbrıs; hepimiz onun ‘yanında çalışıyoruz’ ve hepimiz ‘fabrikasyon yalnızlıklarıyız’, ondandır, bir boka benzemiyoruz Kıbrıs.

           

Eskiden kitaplardaki kahramanlara benzemeye çalışırdık şimdiyse televizyondaki kahramanlara. Çünkü onlar dedi ki OKUMAYIN. Eğer Tanrı gökten ilahi bir şey indirdiyse bunun adı televizyondur ve oranın peygamberleri yirmi dört saat beyaz camdan aynı şeyi söylerler:  İZLEYİN.  Başka türlü kandıramazlardı başka türlüsünü düşünmediler. Her yerde kaybediyorlardı, bazen durmadan ve her alanda yeniliyorlardı, bu kadar çok mağlup olmasalardı, yalnızca bir sevmenin içinde bile herhangi bir kadına bu kadar tam saha presle üç puan istemezlerdi. Namağlup bir mağlubiyette yaşamak zordur ve onlar bütün kaybettiklerini bazen bir kadından, bazen hayali bir kahramandan, bazen düşledikleri gibi, hep başkasından istediler. Kendileri o kadar güçlü ve inançlı değildi ve mücadeleyi asla sevmiyorlardı. Tanrı onlara televizyonu verdi. Oradan kahramanlar verdi. Hepsine aynı üniformayı giydirmek içinse uzun uğraşlara gerek yoktur bazen. Bir bakarsın, hepimiz aynı dizinin içinde aynı kahramanız. Ama şunu demeyi unuttu Tanrı, bütün Tanrılar gibi; gördüğün yalandır ve gerçekse gerçeğine ulaşsın diye sana yalanı göndermiştir.

           

Bir devrim için de fena halde kütüphaneye ihtiyaç vardır Kıbrıs, ben gökten değil de insan elinden düşme kitaplarla dünyanın değişeceğine inanıyorum, ama şurası garantidir kitapsız insan olmaz, kitapsız devrim de olmaz, öyle bir yerdeyiz ki cahillik için bile fena halde kütüphaneye ihtiyacımız var çünkü bu kadar cahilliğe kütüphane yetişmiyor Kıbrıs!

 

Facebook çöplüğünde emperyalizmin iyi eğitilmiş öğrencileri herkes. Kimsenin üniversitesi yok ama bu kez herkes hayat üniversitesinden mezun. Bu Hayat Üniversitesi övgüsü nedir anlayabilmiş değilim. Ayrıca düşünüyorum, hayat bu kadar ucuz mu, bu kadar kolay mı, bu kadar basit mi? Acaba bu yüzden mi cahillerin daha kolay mezun olduğu bir üniversitedir? Çünkü o kadar kolay ki, mesela, hayatı boyunca Cemal Süreya’nın İlhan Berk’in Oğuz Atay’ın kitabını açmamış insanlar, hiç o söylenmemiş sözleri onlar söylemiş gibi paylaşıyorlar. Aslında orada beğendikleri, çok ucuz laflar, o ucuz laflarla başkalarına peşkeş çekmek istiyorlar, çünkü insanlar insan olmadan önce artık başkasına karşı oynama peşinde, çünkü okumaya gerek yok, bilgiye gerek yok, çünkü insanlar artık önce başkasından nefret etmek istiyorlar. Başka bir yüzyılda birbirinden bu kadar nefret etmek, bu kadar çok yalan söylemek, o yalana bu kadar çok kılıf uydurmak, bütün yalancıların bir araya gelerek birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini her keresinde birbirlerinden nefret ettiklerini birbirlerine belli etmeden söyledikleri, hem bu kadar bilgisiz hem de bu kadar fikir sahibi oldukları ve hiçbir fikrin arkasında bir fikir olarak on dakikadan fazla duramadıkları, sana da haklısın canım, ona da haklısın canım, herkese haklısın canım diyerek oportünizmin damarlarına sirayet ettiği, orta sınıf ahlakının bu kadar densizleştiği ve kendini kutsadığı ve kendinden başkasını tarumar ettiği başka bir yüzyıl var mıdır?
           

Çünkü içini boşaltırsanız düşüncenin meydanların da yalnızca kalabalığı kalır. Her kalabalık korkutmaz, zira siz meydandan evvel kalabalığın cakasını bozdunuz. Artık hiçbir fikrin uğruna ölmek kalmadıysa ve malum pazar ve salı ve borsanın açılış ve kapanış ekonomisinde herkesin bir fiyatı mutlaka varsa ve her şey herkesle birlikte satın alınabilir kiralanabilir değiş tokuş yaptırılabilirse sizin meydanlarınız işini bilir. Aymazlık, adam kayırmacılık, rüşvet, hırsızlık, köşeyi dön de kardeşim nasıl viraj aldığın önemli değildir, namus, onur ve ahlak artık kitaplarda bile eşanlamını yitirmişse, sizin meydanlarınız işi bilir. En büyük yoksulluğumuzdur aslında inançsızlığımız. Hiçbir fikir, bir başka fikre karşı, bir fikir olduğundan değil onu halt edip kendi iktidarını kurmak için çırpınıyor. O yüzden bazı meydanların çokça kalabalığından korkmayın. Esas korkutucu olan, fikrin ve inancın yoksulluğudur.

 

Bütün bunların ortasında DAÜ’den mi konuşmalıydık, hı Kıbrıs?

 

Fena halde ilgisizlik çağındayız. Mesela bu yazıyı uzun olduğu için okumayan ve uzun yazılardan rahatsız olan ve kitap okumayı sıkıcı ve yorucu bulanlar var. Güzel Kıbrıs, senin meselen hep onların meselesi bu yüzden olacak ve üzgünüm sen umursayanlarla da umursamayanlarla da kaybedeceksin. Umursadığın zaman da sıkılıyorsun çünkü umursamadığın zaman da. Ve Kıbrıs Meselesi sana hep uzun çok uzun bir yazı gibi geliyor. Meydanlarda bu kadar az olman ve her paragraf başına birkaç satır cümle ancak düşmen belki bundandır. Çünkü direnmek için de birkaç uzun cümle, birkaç kalın kitap ve çokça söylenmiş söze gerek vardır.

 

Korkutucu halde bilgisizlik içindeyiz. Yalnızca bilgisizlik değil, hareket eden, üstümüze gelen, saldıran bir bilgisizlik içindeyiz. Umursayan da umursamayan da aynı kantarın topuzu, sanki herkes aynı ağızdan konuşuyor. Biliyor musun Kıbrıs, son resimde herkes O İsa’yla yemek masasında oturuyor. Çünkü ‘her şeyi de siz biliyorsunuz’ diyenle ‘bazen bir parça tuvalet kâğıdı bir diplomadan değerlidir’ diyen arasında bir fark kalmıyor. Ne tuhaf yerdeyiz bana kalırsa Suriye ile Kıbrıs arasında da bir fark kalmıyor. Bana kalırsa Şemdinli ile Mağusa arasında da bir fark kalmıyor. Bana kalırsa ‘Cahilliğin Övgüsü’ bir başkasının ‘bilgisizliğini’ örtmek için ‘taarruz’ biçimini alıyor, Hatip Dicle’yi meclise nasıl alamazlar bunu nasıl anlatamazsak DAÜ nasıl peşkeş çekilir onu da anlatamıyoruz. Çok mu kafanı karıştırıyorum Kıbrıs? Nedim Şener’in tutuklanmasını nasıl anlatamıyorsak Tahir Gökçebel’in tutuklanmasını da anlatamıyoruz. Ama bizleri boğucu sığlıklarında boğmak için zihinlerimize tel örgüler çekiyorlar, ve üzgünüm Kıbrıs en öyle sanmadığın insanlar hem onu hem de bizi alkışlıyorlar. Eğer bir gün bugünün tarihi yazılacaksa ve şayet bu kavgayı kaybedeceksek, Marx ve Engels Amcalardan özür diliyorum, işte bu umursayan ile umursamayan insanların ‘iki taraflılığı’ yani ‘yalancılığı’ yüzünden kaybedeceğiz. Çünkü yalandan insan olabilir ama yalandan bişeyci olunmaz. Hadi o bişeyciği de açalım, diyelim ki solcu olunmaz, çünkü biraz bilgi biraz fikir ister her düşünce, ama isterler ki onlar, böyle hiçbir şey bilmediği halde solcu olsunlar ki yalancılığa ersinler. Çünkü yalandan çok insan ve çok yalancı bişeyci çıkarırsın, bence coca-cola kadar emperyalist bir çok-uluslu başarıdır. Kapa gözlerini. Düşün. Ülkemizde bile siyaseten bolca bulunmaktadır, sağ kolda da, sol kolda da…

 

Sonrası ne konuşsan sözsüz bir yere düşüyor ki, son üç dört gündür yaşıyoruz, bir kadın çıkıyor Oya Eronat ‘ben şehit anasıyım’ diyerek Hatip Dicle’nin yerine meclise giriyor o esna DAÜ’ de ‘Bu okula halk tarafından el konulmuştur’ diyenler tutuklanıyor. Hâlbuki hukuk birine diyor ki ‘Eğer vekilin seçilememe durumu varsa halkın seçtiği partinin diğer sıradaki adayı vekilin yerine geçer ya da yeri boş kalır’. Oya Eronat ısrarla ’17 yaşındaki oğlunu teröre kurban ettiğini’ yineliyor. Hukuk ötekine de diyor ki ‘Yasalar çerçevesinde pankart açmak suç değildir’ fakat polis inatla tutukluyor iki kişiyi. Sonra Hatip Dicle’nin yerine YSK Oya Eronat’ı milletvekili seçiyor, halkın iradesini hiçe sayarak (demek seksen bin küsur oy hiçe tekabül etmiş) ve kendi kararlarını uyguluyor. Perşembe gecesi –aynı gece- Tahir Gökçebel ve Derviş Aygın ifade için gittikleri Mağusa Karakolunda tutuklanıyorlar. Kıbrıs, bunlar bilinçsizce ve amaçsızca ve tesadüfî olmuş mudur dersin?  Diyorum ki Kıbrıs, eğer bir gün gerçek bir barışa el çırpacaksan, bu zulmü yalnızca Lefkoşa’da değil, Diyarbakır’da, Ortadoğu’da ve elbette Hopa’da Mersin’de İstanbul’da Hakkâri’de Ankara’da; bütün bu emperyalist düğümlerin sıktığı boğazların ellerini yenmeden çırpamayacaksın. Ama ben çırpmaktan yoruldum Kıbrıs, sözüm bitti, sözcüklerim diri değil artık.  

 

Çünkü böyle yazıyla yazınca, fazla devrimci bulunmuyorsun. (Hâlbuki azı çoğu olur mu?) Şimdi nereden anlatsan ki, nasıl başlasan ki. Bu kadar mı gerisindeyiz gerinin bile? Harun Karadeniz’i bilir misiniz? 68 kuşağının devrimci öğrenci liderlerinden. Ve fakat kahretsin ki 6 Mayıs solcuları için, Deniz kadar Mahir kadar etmemiştir ama olsun tarihte fazlasıyla etmiştir. Çünkü o da biraz, kavganın yumruğundan başka yazının da gücüne inananlardandı. Dönemin Mahir kadar önemli sayılabilecek teorisyenlerindendi. 1942’de Giresun’da doğmuş 1975’de kanserden ölmüştür. Zira kendisi cezaevindeyken hastalığa yakalanmış, ölümcül de bir durumu var, fakat cezaevinden çıkarmamışlar, malum faşizmin kucağı genelde namussuzdur, sonra tıpkı Güler Zere’ye yaptıkları gibi, öleceğini bildikleri yerde salıvermişler. Londra’da geç kalınmış bir tedaviyle önce kolu kesilmiş ve fakat hastalık kolundan bedenine sıçramış hayatı kurtarılamamıştır. Şu Uğur Mumcu’nun meşhur ‘Sesleniş’ makalesinde anlatılan kişidir: “...Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.” Bir çok kitabı vardır, en bilineni “Olaylı Yıllar ve Gençlik’tir.” Şudur, uzatmayayım, 12 Mart mahkemelerinde yargılanırken yaptığı savunmalar mahkeme heyetince de hayranlıkla dinlenen birisidir. (Sanırım düşmanını iyi tanımak lazım, iyi bir fikrin olmadan evvel; bunun için de bilgi çok önemlidir neyse) Hatta bir keresinde hâkim, Harun Karadeniz konuşurken kapıyı açıp kapayan görevliye “Kapıyı niye açıp kapatıyorsun, beyefendi konuşuyor görmüyor musun” diyerek bağırıp azarlamıştır. Yalnızca bu değil, hapiste geçirdiği süre içinde amansız hastalığa yakalandığı vakit eşi komutana ‘Eşim hayatında eline silah bile almamıştır’ diye yakarırken Komutan “Bizim için eline silah almayan alandan daha tehlikelidir hanımefendi” demiştir. Şimdinin fazlasıyla klişe solcuları fazlasıyla bu adamları yakından tanımalıdır, çünkü önce anlamalıyız, neyi yapıyorsak önce anlamalıyız, önce yapmamalıyız, anlamalıyız, anlamak içinse öğrenmeliyiz. Bu bakımdan Harun şimdinin gençleriyle kıyaslanamayacak birikime görüşe sahip en temiz en saygın devrimci adlardan biridir. Belki de bu yüzden Kıbrıs, bazılarımızı zindanlarda bazılarımızı televizyon karşısında öldürüyorlar.

 

1967–68 İTÜ Arı Yıllığında çıkan yazısının bir kısmında şöyle diyordu Harun Karadeniz “Gençliği ülke sorunları ile ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir.
Gençlik olarak biz, ülke sorunları ile ilgilenmeyi görev biliyoruz ve ülke sorunlarıyla ilgilenip etken olduğumuz ölçüde görevimizi yaptığımıza inanıyoruz. Çünkü ülkenin geleceği, gençliğin geleceğinden ayrı düşünülemez. Biz ülke sorunları ile ilgilenmekle, gerçekte kendi geleceğimize sahip çıkmış oluyoruz. Yaşlı kuşağın bize devredeceği Türkiye’yi, Amerikan üslerini, bizi Amerika’ya bağlayan ikili anlaşmaları, yıldan yıla artan dış borçları ve Türk halkının nasıl sömürüldüğünü görüp de ülke sorunlarıyla ilgilenmemek en yumuşak söyleyişle ihanettir. Türk ulusuna ihanettir. Türk devletinin geleceğine ihanettir(…)Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca neden ve niçinini düşünmeksizin bir miktar karşılığında üretim yapmak yani robotlaşmak.
İkinci yol ise kim için ve ne için çalıştığını bilerek emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur…

 

Ama başka bir yüzyılın sesiydi, yalancılığın, riyakârlığın olmadığı samimi bişeydi. Belki çoğu aşklarda bile denk düşüremediğimiz, bir şarkıda ya da şiirde bile tutturamadığımız ama hep özlemini duyduğumuz o kekremsi tadın, o bişeyin adıydı, şimdi bütün insan suretlerinden kaçırmayı denediğimiz, o yalancılığın ezberinden sıkıldığımız hayatların, başka şeylerin, başka olan adıydı. O yüzden Kıbrıs, çok üzgün hikâyelerin daha olacak, çünkü bu kadar yalanı onca sene bunun için biriktirdiler, bu günler için. Ne mi olacak?

 

Hiçbir şey değişmeyecek. Siz onların şarkılarını dinleyeceksiniz onların kasetlerini alacaksınız, siz onların televizyonlarını izleyeceksiniz onlar çok para kazanacaklar. Siz belki bir gün onlar gibi olursunuz diye umut edeceksiniz. Umut, bütün salakların yarın için bekledikleri şey işte. Onlar kazanacaklar hep, siz durmadan kaybedeceksiniz. Ve emin olun kaybetmiş olmanız kimsenin umurunda değil. Önemli olan onların ne kadar kazandıkları. Zayıf insana gücü verirsen ancak öç alır. Ezilenler iktidara gelseler de ancak öç alırlar. Mesele düzeni onarmak değil düzenden istifade etmektir. Taraf olmak zorundasındır ama bütün taraflar bozulduysa herhangi bir taraftan olmak zorunda değilsindir mesele taraftır ve tarafları değiştirmenin taraftarı olacaksın. Hitler de misal taraftı ama iyi taraftar olmadığı kesindi…

O yüzden bu aralar Faize’nin şiirini odamda yüksek sesle okuyorum kendime. Yüksek sesle şiirler okunduğu zaman devrimler de insanlara benzeyecek, biliyorum. Ve okuyorum : “Ben çok sıkıldım Kıbrıs… Sağcılarına da, solcularına da tahammülüm kalmadı, bunu bil! Küflü dillerden bunaldım, bıktım yeninin bayatlığından… Ne iki dili kaldırabildin, ne bağrında yaşatabildin iki dini... Ne minarelerinden hayır geldi, ne camilerinden Kıbrıs… Çan seslerin de yerin dibine batsın, ezan seslerin de…’Barış’ın da yok senin ‘irini’n de… İlla ki ‘peace’ yapacaklar sende, illa ki pis edecekler bugününü de… ’”  

 

Diri olmayan sözcüklerim sana da yetmez bana da Kıbrıs. Çünkü bir ölüyle konuşamazsın Kıbrıs. Sen dirildiğinde Kıbrıs biz de sözcüklerimiz de dirilecek. O güne kadar ‘Senin nasıl dirileceğini; umursayanlar ve umursamayanlarla yapın’ ben ‘Nasıl dirildiğini yazarım Kıbrıs’. O güne kadar sözüm biti Kıbrıs, artık daha bireysel ve kamuya kapalı şeyler yazacağım. Çünkü bu kadar az’a çoğum bitti Kıbrıs. Çok yalnızız Kıbrıs sadece birbirimize söylemiyoruz, hepsi bu…

 

24 Haziran 2011


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.