1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Tiyatro takla atan bir sanat değildir!
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Tiyatro takla atan bir sanat değildir!

A+A-

 

Banka soymak, banka kurup işletmekten daha ahlakidir” ya da “Yazarlar, hükümetlerin savaş yaptıkları kadar hızlı yazamazlar, çünkü yazmak düşünmeyi gerektirir” veya “Mizahın olmadığı bir ülkede yaşamak kötüdür. Fakat çok daha kötü olan, mizahsız yaşayamayacağın bir ülkede yaşamaktır” diyen Brecht Amca’ya takla attıramazsınız elbette.

 

 

            Ya da Haldun Taner’in “Vatan Kurtaran Şaban” oyunundaki Şaban ile Mısta rolüne soyunuyor olmanız, yani sizin yaptıklarınızın sizden çok evvel evvelce Haldun Taner gözünden görülüyor olmanız bir kere daha gösteriyor ki, tiyatroya takla attıramayacaksınız beyler! Tiyatro taklasız bir sanattır, delikanlıdır, düzen sevmez, dağınıktır, yıkıcıdır, eyvallah etmez bir sanattır, serseridir, âşıktır, kalbi vardır, tiyatro biraz da vicdanın aynasıdır, yere tükürür, kaldırım taşlarını söker, taş atar, cam kırar, saldırır, sataşır, iter, düşürmek ister, yıkmak ister ve elbette iktidar varsa tiyatro da vardır, o ki ezcümle takla attırılamaz bir sanattır tiyatro.

            Taklacı bir mizah anlayışını, yani bilinen deyişle ‘suya sabuna dokunmayan bir mizah anlayışını’ tiyatro sahnelerine getirmek istediğinizi görüyoruz. Çünkü takla attırmadığınız mecra kalmadı, yargıdan tutun da eğitime, eğitimden tutun da spora, spordan tutun da dış politikaya kadar geniş bir yelpazede takla attırmadığınız yer kalmadı, şimdi takla attırmayı düşlediğiniz yer tiyatro! Fakat yanıldığınız bir yer var ki, tarih boyunca tiyatro sanatı zaten iktidarlarca ya da egemenlerce sevilmemiş, susturulmaya çalıştırılmış, yasaklanmış, baskılara maruz kalmış ama geriye nedense politikacılar değil de gene tiyatrocular kalmıştır.

1933 yılının hemen başlarında ‘Tedbir’ adlı oyunu polis tarafından yasaklanan Brecht vatana ihanetten mahkemeye verilir. Brecht ve arkadaşları 28 Şubat günü Berlin’i terk eder ve Prag, Viyana ve Zürih üzerinden Danimarka’ya kaçar. Aynı yılın Mayıs ayında Brecht’in eserleri Naziler tarafından yakılır. 1935 yılında ise Brecht vatandaşlıktan çıkarılır. Bugünden düne bakıldığında, dünyanın insanlık üstüne yazılan tarihinde Brecht ülkesiz-vatandaşsız-kimliksiz bir insanlığın ortak memleketidir, dilidir, sanatçısıdır, peki Naziler, Adolf Beyler, ve onların kanlı elleri tarihin neresinde, ne şekilde durmaktadır? Çünkü takla atanlar Adolf Beyler ve Nazilerdi, çünkü onlar da baskı ve zulüm ile dayatarak, kısıtlayarak, tiyatronun meşrebine uymayan bir elbiseyi üzerine dikmeyi onu kendilerine göre değiştirmeyi çabaladılar, evet bir süre tiyatroyu esir aldıkları görüldü ama asla tiyatroyu dilsiz bırakamadılar, asla tiyatroya diz çöktüremediler, bir müddet sonra da Adolf Beylerin taklası değil tiyatronun ‘kendi öz meşrebi’ kazandı.

İktidar, kendini kusursuz, adaletli, hak sahibi ve tartışılmaz görür. Eleştirilmeyi sevmez. Bu açıdan, taşı elinde tutan mizahtan çok taşı cebinde tutan mizahla daha haşır neşirdir. Taşı elinde tutan mizahtan çekinir, o taşın akıbetini iyi bilir, mizahın sulu bir komiklikle olmasını ve bu tip güldürüsünü daha çok sever. İktidar, kendisine dokunmayan, eleştirmeyen, her türlü yazı ve çiziyle sıkı fıkıdır. O yüzden her iktidarın gazeteleri, köşe yazarları, etek öpücüleri vardır. Onun yaratmak ve uygulamak istediği siyasal ve toplumsal ortam da tam anlamıyla budur. O yüzdendendir ki, tiyatronun ‘kendi öz meşrebi’ iktidarlara ters gelir, sevimsizdir, meşrebiyle oynamaya yeltenirler hemen.

Ama bilmedikleri bir tarihsel gerçeklik ve tiyatronun yarattığı teorik bir genetiği vardır ki tiyatromuz da hemen ona yeltenir; tiyatro ya da mizah veya adına daha dar manada taşlama dediğimiz tür tam da siyasal gücün yarattığı bu korku ortamlarında ortaya çıkar. Eğer Brecht Nazi Almanya’sına ve Hitler’in çağına ayak basmasaydı, savaşın o bütün hışmıyla çirkin ve insan yiyen oburluğuna denk düşmeseydi ömrü, neresinden anlatırdık şimdi Brecht’in şiirlerini, oyunlarını, yazılarını? Ve o kadar güzel büyür müydü dili tiyatronun? Ama öyledir, egemenler karşıtlıkların ve çelişkilerin yarattığı gücü bilemeyecek kadar saf oldukları için ‘kötü taklacılar’ olarak geçerler tarihe, tiyatro ise o yüzden ‘sanat’ olarak düşer tarihe…

İşte bu korku ortamından dolayı toplumun sustuğu, sindirildiği yerde siyasal gücün karşısına çıkar, tiyatro. Siyasal düzene ve onun yarattığı toplumun bozuk yapısına karşı gelir. Bütün bu yapıyla alay eder. Bu yapının aksaklığını, yanlışlığını, kusurunu gösterip onunla alay eder. O yüzden umutsuz olmayın, karamsar olmayın, ne zindanlar hesapladılar bundan evvel ki iktidarlar da, hangi dehlizlere kapatıp susturmayı istediler de tiyatroyu, beceremediler. Sahnemizi, dekorumuzu, şehrimizi, tiyatromuzu alıp taklacı mı yapacaklar, yapsınlar; Sokak Tiyatrosu diye bir şey daha var tiyatroda, mizah diye bir şey daha var tiyatroda, hem bütün bu olumsuzluklardan, karartıdan, baskıdan, dayatmadan güç alarak büyüyen bir sanattır tiyatro. İşte o yüzden, daha ilk fırsatta, yani bütün kurumlarına takla attırıp kendine benzettikten hemen sonra, akıllarına gelen ilk sanat tiyatro oluyor. Yanılgı bir kere tekrar edilirse yanılgıdır, ikincisinde artık direnenin zaferidir, yine yanılıyorlar, yine yanılacaklar, umutsuzluğa kapılmayın, öyle buraya deyince oraya giden bir sanat değildir tiyatro, onlardan daha çok edep ve ahlak bilir, oturduğu yeri de kalktığı yeri de ve tabi oturmasını da kalkmasını da bilen bir sanattır tiyatro, umutsuz olmayın. Tiyatro, birileri istediği zaman yerinden kalkıp onların istediği yere oturacak bir sanat değildir. Tiyatro, oturmaz ki zaten, hep ayaktadır, egemenlerin bilmediği saflığı, öğrenemediği cahilliği de bundandır.

Bazen çok sert, bazen de en saldırgan haliyle karşısında durur. Fakat her zaman muhaliftir tiyatro. Uygunsuz ve yerinde değildir. Bazen çok düzgün bir cümleyi bozar, bazen resmin bir köşesini, bazen bir eşyanın tabiatını, bazen de aklın bir dediğini.

O yüzden dostlar ben o kadar da moralsiz, umutsuz, karamsar değilim. Tarih işlemesi gerektiği gibi işlemesi gerektiği yerden işliyor. Çünkü karşıtlığımızda büyüyor egemenlerin dili. Ama onların karşısında da tiyatro büyüyor, onlar orada durdukça da, yani biz onları oradan aşağı alıp alaşağı etmedikçe de, tarihe ve insanlığa hep takla attırmak istedikleri yerde tiyatronun kapısına gelecekler. Ahlaka mugayir davranışlarından ötürü kapatacaklar. Bak, ne güzel yazdı Haldun Taner Usta; Vatan Kurtaran Şaban’dan bu yana, ne vatanı kurtaranlar bitti ne de Şabanlar zira ta o zamandan bu zamana da adları değişse de fikirleri aynı insanlar iktidardalar. Şimdi bunların istediği, Şaban’ın yanına bir de Mısta verecekler, artık nefise mektebinden, plakçılara, kitapçılardan, konservatuarlara, tiyatroculardan, TRT’ye, sinemadan heykele, heykelden resim’e kadar vatan kurtarmak için gezecekler. Ki sizde fark etmişsinizdir, saydıklarımızın bir kısmını zaten gezdiler, hallettiler, aşikârdır da belirtmeye lüzum yoktur, ama derim ki bakın Haldun Taner’in oyunu yazdığı tarihteki, Başbakan’ı, Kültür Bakanını, İçişleri Bakanını hatırlamazsınız, taklacıları neden hatırlayasınız ki, ama Haldun Taner’i, oyunlarını, düzyazılarını, öykülerini, kim silebilecek, hangi takla atışı değiştirebilecek? Ki, öyle taklacılar olmasaydı, Haldun Taner ‘Vatan Kurtaran Şaban’ların’ mizahını yapar mıydı?

Yani taklacılar gene aynı yerindedir. Takla atmam diyenler aynı yerindedir. Gene kapatacaklar, kilit vuracaklar, kendi meşreplerine benzetmeye çalışacaklar, beri yandan mizahı da, taşlaması da, tiyatronun kendi meşrebi de ilerleyecek. Tarihe bakıldığında, bundan sonra mesela; kilit vuranların tarihi değil ‘kilit vuranların mizahını, taşlamasını yapanlar’ anılacaktır. Aziz Nesin şöyle diyor “Halkın, ister kendi ulusunun egemen sınıfına, ister istilacı yabancılara karşı başkaldırdığı, savaşa girdiği evrelerde artık gülmecenin geniş olarak yeri yoktur. Ne zaman halk savaş gücünü yitirip yenik düşer, kendisini ezenlerden korkmaya başlarsa, o zaman yoğun olarak gülmece silahını eline alır ve bu koşulda gülmece yayılma ortamı bulur.” Daha durun dostlar, tarih işlemektedir tekerrürden ibaret, bize şimdi Brecht Amca gülümsüyor, Haldun Taner gülümsüyor, Aziz Nesin gülerek bakıyor, onların bilmediği ama bizim bildiğimiz çok şey var, onların bildiği sadece esir almaktır, susturmaktır, sindirmektir, baskı kurmaktır, ama onların bilmediği bizim tarihten ve ustalarımızdan bildiğimiz bir şey vardır; tam da şu anda, şimdi, yani onlar ezerken, korkuturken, yenik düştüğümüzü sandıklarında, büyür, büyür, kocaman olur, tam da o bitti denilen yerden de başlayan bir sanattır yani tiyatro. Yani gücünü tamamen bundan aldığını bilmez de elini kolunu bağladım sanır egemenler, çünkü onların bilmeyip bizim bildiğimizdir, tiyatro böyle çiçek açan, büyüyen, kök salan bir sanattır.

Her şeyin ilk anlamını ve değerini giderek yitirdiği ve değiştirilmeye başlandığı bu yerde de tiyatrodan ya da mizahtan istenen de artık “suya sabuna dokunmadan” salt güldürme üzerine yapılmasıdır. Genelde buhran ve “aman abiciğim oralara hiç bulaşmayalım, dokunmayalım” durumunun toplumsal içgüdü halini aldığı durumda, “siyasal taşlamanın” elinden “taşları” tek tek alınmış, öyle bırakılmıştır. Gülelim de neye güldüğümüz o kadar önemli değil zamanlarından geçerken aslında hem o kadar üzgünüz ki, o kadar bizi hayat un ufak ediyor ki, işsiziz, parasızız,  mutsuzuz, güldüğümüz şeye düşünecek kadar zamanımız yok, zaten o kadar düşünmeye yorucu esnemelerimiz var, gülelim yeter, güldürün bizi yeter demeye programlanır insan. Tiyatro ve insan arasında bir adımlık yol oluşturulur, sistem öyle bir yol ister uzasın, çünkü bilir ki bir adım da olsa o yol uzayınca, o insan ile tiyatro arasında dünyanın en uzun yolculuğu olur. Zira tiyatro insandan ne kadar uzağa adımlanırsa, insanın boyu o kadar küçülür…

Ama o kadar da umutsuz olmayın derim ben yine de. Çünkü tam da şimdi, yani burada, buradayken başlayacağız yeniden adlandırmaya. Bunların hepsi, hem de hepsi, bu ülkede yaşanmıyor olsalardı, Aziz Nesin belki de hiç olmayacaktı. Niye, bir insanı, otelde diri diri yakmak için, bir şehir dolusu insan, toplatılır peki, otelin önüne? Sadece, yazı yazdığı için mi? Sadece oyun yazdığı için mi? Yoksa şiir yazdığı için mi? Bir oyun yazarının oyunu neden polislerce yasaklanır? Neden bir oyun yazarı vatandaşlıktan çıkarılır? Nazım, neden ülkesine gelemez mesela, hala? O yüzden, tam da bu anda, bu durumda, belki de en dipteyken ve yukarıya baktığımızda kapkaranlık iken, fazlasıyla gerekli ve yerindedir, tiyatronun her şekli. Ve ‘taşlamasını’ bilen, cebinde taşır taşlarını. Kimseye göstermez. Kimseye vermez. Yeri geldiğinde de ‘taşı gediğine koyar.”

Merak etmeyin dostlar, umutsuz olmayın, tiyatro yeri geldiğinde hiç tereddüt etmeden, gayet antrenmanlı ve bilinçli bir ayak içi bir vuruş ile kaleciyi sola taşı da gediğine sokacaktır yine…

İroni ustası Bertolt Brecht, Nazi Almanya’sında bir Hitler olmasaydı, ironi ustası olur muydu, “Hitler Savaşının tarihini taşıyan bir mezar taşı” isimli şu şiirini “Hoş gördün baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın, kötü öğütler verdin bana, ağabey, ablacığım, uyarmadın beni” diyerek yazabilir miydi? Ya da Bertolt Brecht savaşın korkunçluğunu “Kardeşim bir pilottu, gün geldi emir aldı, topladı çantasını, uçtu güneye doğru. Fatihti benim kardeşim, halkımıza toprak gerek, ve hep hayalimizdir bizim, ülkeleri fethetmek! Guadarrama Dağları’nda şimdi kardeşimin fethettiği yer, uzunluğu bir seksen, derinliği bir elli!” diyerek yazar mıydı?

Bırakınız desinler efendim, bırakınız yapsınlar efendim, bizim de yazacaklarımız vardır efendim elbet…

 

             

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.