1. YAZARLAR

  2. Ali Doğanbay

  3. Toparlanıyoruz derken toparlanıp gitmeyelim!
Ali Doğanbay

Ali Doğanbay

Afrika Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Toparlanıyoruz derken toparlanıp gitmeyelim!

A+A-

Toparlanma hadisesine aklım ermediğinden zamandır sosyal medyada dönen hareketi de pek anlayamadım. Sanırım Derviş Beyler de televizyonlardan anlayamadığını beyan etti ki Cuma günü de Kudret Beyler odasını toparlayarak Özel Temsilcilik Görevini iade ettiğini açıkladı. Hala daha olaylardan hiçbir şey anlamadığım gibi toparlanma hadisesinin de bu olduğunu sanmıyorum. Çünkü bir yerden bir yere gitmeden evvel toparlanılır ve fakat sanırım Kudret Beylerin hareketinin daha ‘bahar kokulu’ bir tadı olması lazım. Kudret Bey’in bahsettiği toparlanma bu değildir. O yüzden her türlü yanlış anlaşılmalara karşı bir daha altını çizerek söyleyelim ki, Kudret Beyler toparlandılar ama bahsedilen bu değildi. Kendisi yeni ve bahar kokulu tweetleriyle devrimcil meydanları dolduracak olan o Arap tandanslı hareketlerine devam edecektir. Kendisini takip etmeye devam ediniz.  Zaten çok saçma olurdu, ne yani bütün ülke, hadi kalkın gidiyoruz, toparlanın demek için harekete geçmeyiz herhalde. Ayrıca nereye gideriz? Daha evvel gidilmedi mi? Fakat benden yazması; eni sonu öyle çıkarsa bu ülke tarihinde şakanın çengelli iğneyle acıya da tutturulduğunu bir kez daha hatırlayacağız.  
   
Zira şöyle şeylere de nail olduk ki mesela DAÜ Koleji için yeşil sermayeye geçit yok diye onca hareketlenmeden sonra pat diye biz toparlandık gittik. Hani, hadiseye başka bir doksan derecelik açı veriyorum; oralarda çok acıklı şeyler de gördük, çok acıklı utanmalar, yazsan yazılmaz şeyler. DAK hadisesi, yeşil sermayenin gelip bizden alması değildir, bizim; beni geri işe alıyorsan yeşil sermayenin üstü sende kalsın demektir. Üstü onlarda kaldı, zaten üstü hep onlarda kaldı. Çünkü “bizim altımızı” pek dolduramadık, pek dolduramadık yerlerde de ‘doğa gelir bütün boşluğu doldurur’ hadisesi oldu. Yemin ederim cinas peşinde değilim, kelime oyunu da yapmıyorum, ama öyledir, ‘doğa gelir alır’. Aldı da. Sen ne bekliyordun? Şimdi neyin toparlanması olacak. Bunca sene toparlanamadın da şimdi mi toparlanacaksın? Ayrıca neyi toparlıyoruz? Burada, hepiniz, evinizin penceresinden, camından, balkonundan dışarıya bakın. Gördüğünüz hiçbir şey sizin değil. Size, şükran ettiğiniz müddet (ki edemediğiniz zamanlarda çeşitli sıfatlarla ayıplandırıldınız. Orada ne yaptınız? Doğru söyleyin kaç tweet attıktan sonra rahatlattınız sol göğsünüzün sızını?) şükranlarını sundukları bir arz ederim ülkesi burası. Şükran ki; kendilerine göre pohpohladıkları bir tribün şovundan ibaret bir şey. Ne güzel, devletimin Ultraslan’ı var herhalde, mümkündür, Derviş Beyler sıkı Galatasaraylıdır, dağlarda ne güzel koreografi yapıyorlar. Bayrak koreografisi yetmediği gibi bir de ışıklandırıyorlar geceleri. Şöyle Fatih Terim gibi Derviş Bey’in de eliyle dünya haritasını gösterdiği ve o haritanın içinde KKTC’nin olduğu ve KKTC vatandaşlarının da oraya yürüdüğü bir koreografi yapılıp Beşparmak Dağları’na monte edilse yeni ‘yol haritamız’ olmaz mıydı? Bir düşün? Şakasız. Hepsini bir düşün. Sana mı? Hayır, Güney Lefkoşa’ya ‘nasıl koyduk’ koreografileri, tribün şovları, milliyetçi-megolaman gazları değil mi? Kimi kurtardı kurtardım diyenler? Sen kimi kurtaramadın acaba, kendini mi en başta? O ki, kendini kurtardı. Ya sen? Senin olan, sana yapılan, ne var? Toparlanırken hadiseye doğru yerden bakılmasını, gofa gelmekle isyan etmenin ya da karşı durmanın başka şeyler olduğunu bir daha söylemek isterim. Ben her hadisede çok gofa gelenlerin sonradan çok karşı tarafa geçtiğini gördüm. 
   
Zira şaka yapmıyorum, evet, her toparlanıyoruz dediğimizde biz toparlanıp gittik. Onlar geldi. Onlar gelirken de, bütün toparlanıyoruz diyenler en başta toparlanıp onların tarafına geçti. Ayrıca, dağınık olanlar nelerdir, neyi düzeltiyoruz, kırık dökük nedir, alınacak verilecek eşyalar nelerdir, kaç usta kaç günde bitirir, boyası sıvası nedir, envanteri çıkarıldı mı, bir bok olmayıp gene dışını boyayıp evin içini leş gibi tutacaksanız haybeye toparlanmayalım.
   
Her gün birini nasıl vatandaş yaptıklarını okuyoruz, toparlanıyoruz mu, evet, toparlanıyoruz bence. Toparlanıyoruz, az kaldı, Polat Alemdarlar gelecek sen toparlanacaksın, az kaldı. Yıllardır elma armut dağıtır gibi “iki tane daha armut koyayım iki buçuk kilo olsun iki lira ver ablacım” manav hesabıyla vatandaşlık dağıtılmadı mı? Toparlanabildin mi, hayır. Toparlansaydın toparlanırdın.  Otellerin senin cebinden, devletin kasasından çaldı çırptı, elektrik faturalarının hesabı onlara sorulmazken –sorulamazken- KIB-TEK’i özelleştirmeye geldiler, toparlanabildin mi? O otellerde, ne kumarlar, ne Türkiye’den gelen sanatçılar, birine, herhangisine ne oluyor lan orada diyebildin mi? Diyemedin. Ama Demet Akalın çocuğunu düşürmüş haberinin altına ‘Allah belalarını versin’ dedin. Eğer bizi Demet Akalın konserine çağıracaksa, zaten başka çaresi yoktur, hepimiz ‘Diyarbakır’dan geliriz’ ve üzgünüm şarkılarına ancak ‘moron gibi bakarız.’ Başka türlü dinlenilmez bir tonda zira müziği! Çünkü bir kere daha söylüyorum ki ‘Diyarbakır’dan da gelmeden’ toparlanamayız. Pankart açtığı için 8,5 sene ile cezalandırılan öğrencilerin yanında olmazsak toparlanamayız. Hrant için adalet için demezsek toparlanamayız. Varın gerisini siz getirin. Ama düşününce, onca sene onca hadise, toparlanamadıysan seni ne toparlar bilmiyorum. Yalnız başına toparlanamazsın başka halklarla yan yana gelerek ancak toparlanabilirsin!
   
# şöyle bir işaret koyuyorsun. Yanına da talep ettiğin şeyi yazıyorsun. Ve vermişler pohpohu ‘ulan Araplar böyle devrim yaptı’ diye. Artık dünyayı böyle değiştireceklermiş. Abilerim, ablalarım, sonra da yanına Deniz diyorsunuz Mahir diyorsunuz, ayıp oluyor. Arap baharı olduğu günlerde yazmıştım, buralardan devrimler bekleyenler, solculuk bekleyenler yanılgı içindedirler. Hepsi Amerika’nın denetimi ve yetkisi altındadır. Ortadoğu’nun bitmeyen kahrı, dönüp zahmet ederseniz bir okuyun, meydanları ‘bahar’ diye ‘devrim’ diye dolduranlar, şimdi ne diyorlar? Evet, artık bir seçimleri var. Sandıkları var. Ama sandıktakiler kimlerdir, bir okuyun. Büyük olasılık, orada da # ile başlayıp toparlanma hadisesiyle devam etti her şey. ‘Böyle devrim yaptı adamlar ulan’ deyip esnek beyinleri de kazıkladılar.  İşte bu yüzden Emperyalizm bu dünyanın yaşayan en büyük Tanrısıdır! 68’in dünyayı nasıl kasıp kavurduğunu biliyorlar, o kadar çok korktular ki o genç isyancıların kafalarından, şimdi, ne güzel, devrim isteyenleri bilgisayarın başına koydular. # böyle devrim olacakmış. Ah Deniz Abim, ah. 
Hepimizi bir fanusun içine koydular. Ne kadar birbirimizle az konuşursak o kadar uzağa düşeriz çünkü. Bazen demokrasi sözü bile, gökyüzünden insan yüzüne varana değin o kadar değişiyor ki. Hâlbuki göğün yüzü her yerde aynı. Mesela İran’da evlerin balkonuna çıkıp oturmak yasak, evlere balkonlar yapıyorlar, balkonsuz düşünen mimar yok ve fakat balkona oturmak devlet tarafından yasaklandırılmış. Bu devlet bu mimarları devlet okullarında okutmuyor mu acaba? Oysa Avrupa’da evlerin balkonunda oturan insanlara uzunca bir süre bakarsanız polisi arama hakları polisin de gelip sizi uyarma hakkı var. Çünkü ‘özel yaşam hakkı’ diye bir şey var. İşte İran’da balkonun ifade ettiği şeyle Avrupa’da ettiği şey bu dünyanın Tanrılarının insanları fanusun içine koyup kendi istediği gibi şekillendirmesi ama asla birbirlerine dokunmamalarını sağlama düzenidir. Bu dokundurmama emperyalizmin zaferidir. Kendi fanusunda boğul, küçük küçük boğul, boğularak boğul, bütün o büyük büyük sermayeler benim ama. Ve onların dini-ırkı-rengi yok. Senin var ama, sen onun için bir kere daha boğul, büyük büyük boğul. Sen boğul ki küçük küçük ben daha çok büyüyeyim büyük büyük!

İran’da kadınların maç izlemeleri de yasak ve kadınlar ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ talebiyle ayaklarını kıran ahlak polislerine rağmen stada giriyorlar ve buna ‘devrim’ diyorlar. Neden fanusun içindeyiz? Bizim hayal ettiğimiz gökyüzü neden başka gökyüzü ile arkadaş olmuyor? Biz, mesela, burada, demokrasi derken tartışmaya nereden başlarız, kadınlar da artık maç izlemeli diyerek mi, hayır. Ama İran’da öyle. Ve neden balkonları bile siyasetleştirdiler? Bir balkonun bile bir halkın üzerinde algısı neden bambaşka oluyor? Bence hepimize böyle balkonlar yapıyorlar. Biz, o balkonları geçince ‘demokrasi’ ya da ‘devrim’ ya da ‘bağımsız’ olacağımızı düşlerken onlar ülkeler arasına apartmanlar dikip ‘mahalleleri yıkmaya’ devam ediyorlar. Bizim balkonumuz Kıbrıs Sorunu, onların balkonu baskı rejimi. Ama arada bir fark var, Ortadoğu’ya –İran hariç İran tutmadı İran tutmadı diye buralarda TC’yi çok tutuyor Amerika- bu adamları, bu yönetim biçimlerini onlar koydular. Şimdi de onlar deviriyorlar. Şimdi devirirken, onlar da seçim sandıkları koydular önlerine. Onlar seçecekler. Şöyle oldu, Amerika’nın ‘diktatör istediği dönemlerden’ ‘seçimle iktidar olacak diktatör dönemlerine’ geçildi. Gökyüzü bir, ama insanın yüzünden gördüğü gökyüzü bir değil. O kadar uzak olalım ve yakın düşmeyelim diye sosyal medya denen çöplüğe hapsederek bizi –burada oynayabilirsiniz evet, iznim var; buralarda, fazla uzağa gitmek yok ama- ‘bahardan kışa’ ‘kıştan bahara’ mevsimsel meteorolojik oyunlar oynatıyorlar bize. Ne zaman ki gökyüzümüz bir olacak, o zaman toparlanacağız. Ne zaman ki fanusumuz olmayacak, ne zaman ki balkonlarımız birbirimize bakacak, o hani her hatırladığımızda iç geçirdiğimiz, hüzünlü, yalın ayak günlerimizdeki o mahallelerdeki gibi ‘komşu komşunun açık kapısına tanıdık’ olacak, işte o zaman insanın gözlerinin içine bakarak merhaba demek en büyük toparlanmak olacak. Çünkü o zaman, insanın sürgüne gönderdiği o hissiyatlı içi, o insan içi geri gelecek. O zaman böyle sorularımız bile olmayacak. Çünkü dışımızda unuttuğumuz ve hatırladıkça iç geçirdiğimiz tek hatıramız kalmayacak. Çok güzel güleceğiz çocuklarımıza. Çocuklarımıza bir tek gülüşlerimiz kalacak. Büyüdüğümüz şehirler çocuklarımıza benzeyecek…

Niye sıkıştırıyorlar dersiniz bizi, kocaman apartmanlara? Çok mu büyüyor diye şehirler? Ne yapsınlar, değil mi? Neden hepimizin bir tweeter adresi var? Dünya birbirine hiç bu kadar yakın olmamıştı artık buralar global bir köy ve dünyada olup bitenden o dakika haberimiz olunuyor deniliyor değil mi? Ama mesela 68 ya da 70’lerin tweetersiz gençliğinde olsaydık şimdi en basitinden başlayalım ‘Arap Baharı’ safsatasına karşı dünyayı ayağa kaldıracak bir gençlik olurdu. Zapt edemezlerdi. Hrant’ın kanı yerde kalmazdı mesela. Ona da zapt edemezlerdi. Ölürlerdi de gene edemezlerdi. O dakika haberiniz oluyor da ne yapıyorsunuz? İyi zapt olduğunu düşündün mü hiç? Ben de olsam tweetsiz bırakmazdım hiç seni..
   
Toparlanacaksak, dünyanın başka halklarına bu kadar yabancı durarak, onları anlamayarak, kalıplaşmış isimlere inanarak ve CNN’den gördüğümüz film tadında karelere bakarak olmayacak bu. Dokunarak, hissederek ve anlayarak olacak. Benim anladığım budur. Sizin anlattığınızı anlamamam da bundandır. Kusura kalınmasın!
   
Toparlanmak kelimesinin içinde eksik bir şey varmış da o yüzden deniyormuş gibi bir şey geliyor bana. Biraz Freudyen bakıyorum, savunma mekanizması da totalitarizmdir bir yerde; yani sanki şöyle gibi, adamı kadınlar hiç sevmemiş ve herkes en çok eksik olduğu yerden konuşur ya; kadınları nasıl tavladığını, nasıl çapkın olduğunu durmadan anlatır gibi bişey. Yok, çapkınsındır, ona lafım yok, kesinlikle çok da seviştin ama eksiklik başka bişey, eksiklik başka bişey. Onu anlamadın diye çoğu şey eksik işte, çok eksik..
   
Bir de Kudret Beyler bu gofa gelip de siyasete atılırsa, korkarım ki, Kemal Kılıçdaroğlu gibi olabilir. Devrimci Kemal’den nerelere geldi, bir ara o da CHP’yi toparlıyordu, yeni CHP falan ve fakat gel gör ki bir yerden sonra gofa getirenler ne için ve neden ve nasıl ve niye gofa getirdiklerini dahi unuttular. Kemal Bey’in zaten gofa gelmekten başka bir şeyi yoktu. Şeysiz duruyor şimdi öyle, aman diyeyim.
   
Zaten ben hiç toparlanamadım şu hayatta. Dağınıklıktan çıkar diye umut ediyorum derli toplu bir halim, zira eğer toparlanacaksak fena halde dağıtmalıyız önce, kendimde deniyorum, mümkündür. Henüz bilimsellik kıvamına eremediği için insanlığa armağan edemiyorum.

Toparlayacak neyim kaldı ülkemde? Şimdi sokakta bir yerde yürürken karşılaşsak ülkemle o beni tanımaz ben onu. Benim mazim ülkesiz çocukların sınıfıdır, liselerde bir yerde. Bizi yalnızca aynı sınıfa arkadaş diye koymuşlardı. Sabahları rakı içmeyi ondan severdik. Çünkü rakının memleketi yoktur. Bir de yalan değil, bak, Ahmet Kaya’nın sesinin. Eğer bir gün eyvallahsız bir ülkeye girip o esna beni vatandaş yapacaklarsa, ben rakıya bulanmış Ahmet Kaya’nın sesine ülkem demek isterim. Olmaz mı? Niye tanışmıyoruz o zaman sokakta karşılaşınca ülkemle? İnsan ülkesini tanımaz mı? Ülkem mi çok rakı içiyor, ben mi, hep rakı kafasıyla mı karşılaşıyoruz ülkemle, neden tanımıyoruz birbirimizi? Sayın Kudret Bey rica etsem, bir gün beni de sokakta karşılaştığımız zaman ülkemle tanışık eder misin? 
   
Ben bu aralar Karadeniz Türküleri dinliyorum. Karadeniz Türkülerindeki ‘cinsellik’ ve ‘evli kadın fantezisinin’ aşkla harmanlanarak nükte halini alması üzerine uzunca konuşmak istiyorum. Böyle manasız amaçsız konuşmalarım vardır benim. Sonrasını bir tek dostlara anlatıyorum. Gerisi çok ayıp çünkü, ve ayıp hala insansız dolaşıyor insanda. Ne tuhaf!  İnsan insansız dolaşmaları seviyor ama! Ha. Bir de rakım eksik. Onu da abim gönderecek.
   
   
       
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.