1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tolgay

  3. Türkiye ve demokrasi
Ahmet Tolgay

Ahmet Tolgay

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye ve demokrasi

A+A-

Türkiye’de Cumhuriyetin kurulduğu 1923’ten AKP’nin iktidara geldiği 2 Kasım 2002 tarihine kadar 57 Hükümet kuruldu. Yani 79 yılda 57 hükümet, bir buçuk yıldan daha kısa süreye bir hükümet düşüyor. Türkiye’de ilk seçimler 1946’da yapıldı, 1923’te değil. Ve bu seçimler ile 15’inci Hükümet kuruldu… Başbakan asker kökenli Mehmet Recep Peker oldu. Bu hükümet sadece bir yıl sonra 1947’de dağıldı. Hasan Saka başkanlığında yeni hükümet kuruldu, o hükümet de fazla gitmedi. 1948’de yine Hasan Saka başkanlığında 17’nci hükümet kuruldu. 1949’da Şemsettin Günaltay başkanlığında 18’inci hükümet, 1950’de ise Adnan Menderes başkanlığında 20’nci hükümet kuruldu. 1960’a kadar 5 Menderes Hükümeti kuruldu. Bu hükümetler kronolojik olarak incelendiğinde her bir yılda, iki yılda hükümet değişikliği olduğu görülür. Bu durum, padişahlıktan sonra gelen cumhuriyetin ve demokrasinin hazmedilmesinin ne kadar zor ve sıkıntılı olduğunun göstergesidir. Bu görüntü yediklerini hazmedemeyen ve sürekli kusan bir adamı çağrıştırır.
   Ne ki demokrasi taşlarının henüz yerine oturmadığı görülüyor. Türkiye’de sağlam bir rejim henüz tam anlamıyla kurulamadı. 2 Kasım 2002’den günümüze, kısa süreli Abdullah Gül dönemi (58’inci Hükümet) hariç, üç seçim ve üç iktidar dönemi yaşandı. Bu Türkiye demokrasisi adına olumlu bir gösterge. Ayrıca asker tarafından hiç darbe ya da darbe girişiminde de bulunulmadı. Hatta ileride demokrasiyi zedeleyecek bir darbe oluşumunun kökü kazılarak Ergenekon davasından çok sayıda general hapse atıldı. Bu yerinden oynayan taşların sadece biridir. Bu arada Cumhuriyet başsavcısı tarafından tabir yerindeyse darbe girişiminde bulunuldu ve iktidardaki 330 milletvekili olan AKP’yi kapatma davası açıldı. Bu da yerine oturmayan demokrasinin oynayan taşlarından bir başkasıydı. AKP kapatılmadı ve yoluna devam etti.
   2 Kasım 2002’nin bir önemi de askeri darbelerin geride kalması ve sivil darbelerin başlamasıydı. Çünkü bu seçim sonuçları başlı başına bir darbeydi. 1999’da, seçimden kısa bir süre önce yakalanan Abdullah Öcalan’ın yurda getirilmesiyle yüzde 22’lere ulaşan Ecevit önderliğindeki DSP, 2002’de sadece yüzde 1,21 oy alarak ekonomik krizin faturasını sandıkta ödedi. En keskin sivil darbe de başarısız olan hükümeti sandığa gömen 2002 seçimleridir. 2002’de yüzde 34 oy alan AKP ise başarılı ekonomik politikaların ve icraatlarının sonucunda 2007’de oylarını yüzde 46,58’e, 2011’de ise yüzde 49,83’e yükselterek 21,5 milyon oya ulaştı.. AKP iktidarda kaldığı süre içinde ortalama yüzde 7 civarında büyüdü. Yüksek büyüme oranı o ülkedeki yaşam seviyesini yukarı çektiğinden halk bir huzur ortamına kavuşur.
   2011’deki son seçimde oy oranı yüzde 50’ye yaklaşan AKP iktidarındaki baş aktör Recep Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’ın hatası kendi siyasal ideolojisini halka benimsetmeye çalışmasıdır. İşte bu yüzden de oy oranı hiçbir zaman yüzde 50’yi geçmeyecektir. Çünkü her şey ekonomi değildir. Kuzey Kıbrıs’ta da her tarafa cami ve külliye yapılmak istenmesi halkın tepkisine neden olmaktadır. Türkiye’deki son olaylar, içki yasağının hemen sonrasında başlamıştır. Bu Erdoğan’ın çok önceden düşündüğü birşeydi. İlgili yasa, tepki çekmemesi için halka gerektiğince açıklanmadan alelacele birkaç gün içinde geçirildi. Oysa ki, Erdoğan kürtaj yasağının konulması gerektiğini söylediğinde halktan ve özellikle kadınlardan büyük tepki görmüş ve geri adım atmıştı. Erdoğan içki yasağını koyarken örnek olarak batı ülkelerindeki uygulamaları göstermektedir. Ancak gerçek olan onun ideolojisi ve dünya görüşüdür. Çünkü “müslümanlıkta beden bizim değildir. O yüzden ona iyi bakmalı ve hayattayken içki ve sigara içmemeli.”
   Batı ülkelerindeki uygulamaların kökeninde ise aşırı içki tüketimi yatmaktadır. Türkiye’de aşırı içki tüketimi yoktur. Batılı ülkelerin tüketiminin çok altındadır. O yüzden örnek olarak batılı ülkelerdeki uygulamaları göstermek, pek de gerçekçi değildir. Şimdi yapılan Erdoğan’ın demokrasi anlayışını halka zorla giydirmektir. Ancak toplumun bir kesimi bu giysiyi üzerlerine dar bulmakta ve giymeyi reddetmektedir. O nedenle de sokak gösterileriyle tepkilerini dile getirmektedirler. Ancak ilginç olan eylemciler “AKP istifa” diye bağırırken kamuoyunda hiçbir hükümet modelinin yer almamasıdır. Hatta muhalefet partilerinden oluşacak bir iktidar modelini reddetmekte ve böyle bir modeli başarısız 57’nci hükümete benzetmektedirler.
   Bu kriz ortamında ortaya çıkan bir gerçek de AKP’nin üç ağabeyi olarak başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Bülent Arınç ve Abdullah Gül’ün belirmesidir. Erdoğan bildiğini yaparken bir yandan da Arınç ve Gül’e mesaj yollayarak sorunu barışcıl yollardan çözmelerini istemektedir. Erdoğan, mitinglerden aldığı destekle de Kasımpaşalılığı tutmuş bildiği yoldan gitmektedir!... Erdoğan çalışkanlığı ve üretkenliğini esneklikle birleştirebilse, yani halka bildiğini zorla empoze etmeye çalışmasa, belki de AKP’nin oy oranı yüzde 65’lere ulaşabilirdi.   
   “Esneklik” demişken bu konuda akla ilk gelen isim Turgut Özal’dır. Başbakanken her hafta mizah dergilerinde boy boy karikatürleri yer alır, ama o hiç oralı olmaz, gazeteciyi ve karikatürcüyü hapse attırmazdı. Polisin son göstericilere zor kullanarak saldırması birkaç yıl önceki Tekel işçilerinin direnişindeki tavra benziyor. O zaman da özelleştirme sonrası mağdur olan ve gelirleri  4 bin TL ‘den 1000 TL’ye düşen işçiler günlerce açlık grevi yaparak hükümeti düşürme ve yıpratma adına eylemlerini sürdürmüşlerdi. Ancak aldıkları yanıt değişmemiş ve karşılarında “ben devletin kasasını soydurmam” diyen tavizsiz bir başbakan bulmuşlardı. İlginçtir ki, bu eylemlerin hemen sonrasında uluslararası reyting kuruluşlarından biri Türkiye’nin kredi notunu artırmıştı. Erdoğan “doğrusu neyse ben onu yaparım, bu ülkeyi öyle yönetirim” mantığındadır. Şimdi de koyduğu içki yasağının ve diğer icraatlarının mutlak surette doğruluğuna inanmakta ve o yüzden göstericilere aynen Tekel işçilerinde olduğu gibi prim vermeyi düşünmemektedir. Oysa demokrasi “dediğim dediktir” rejimi değildir…
   Ancak burada bir paragraf açmalı… Erdoğan Yakında cumhurbaşkanı olmayı düşünmektedir. Bu yüzden Türkiye’deki sistemi değiştirerek, parlamenter sistemden başkanlık sistemine bir geçişi aklında tasarlamaktadır. Ve her zaman olduğu gibi batı ülkelerini örnek göstermekte, “bakın dünyanın en ileri ülkesi olan Amerika’da başkanlık rejimi vardır o yüzden bizde de başkanlık rejimi olmalı” demektedir. Türkiye’ye yayılan bu son direnişlerden sonra Erdoğan’ın bu düşlerinin gerçekleşebilmesi çok zordur. AKP Tekel işçileri olayından güçlenerek çıktı. Ama bu son direnişlerden hasar görmektedir. Dolayısıyla gelecek yılın martında yapılacak yerel seçimlerden sonra o gücü artık kendinde göremeyecek. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması durumunda yerine gelecek olan Abdullah Gül’dür. Çünkü görüldüğü gibi güncel krizin çözümünde üç isim öne çıktı. Bunlardan Arınç’ın başbakan olması pek beklenemez. Dolayısıyla yol Gül’e göründü. AKP’nin 10 yıllık başarılı ekonomik programının baş mimarı Ali Babacan’ın başbakan olabileceğini düşünenler de vardı. Ne ki, son krizdeki pasif tavrı Babacan’ı siyaset sahnesinde geri plana itti.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.