1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tolgay

  3. Üzerinde yaşadığımız kültür mirası
Ahmet Tolgay

Ahmet Tolgay

Kıbrıs Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Üzerinde yaşadığımız kültür mirası

A+A-

Yenicami Mahallesi'ndeki antik Lüzinyan Evi'nin yanından her geçtiğimde orada saygı duruşunda bulunmak gibi bir duygu sarar benliğimi. İçinde yaşadığım ve koynunda nice anımı barındıran kente duyduğum sevgiden ileri gelmektedir bu duyarlılık. Çünkü başkent Lefkoşa'yı gerçek anlamda yaratan ve günümüze dek ulaşabilmesini sağlayan Lüzinyanlar'dır. Ve işte orası, o Lüzinyan evi, onlardan günümüze kalan ender yapılardan biridir…

Lefkoşa'daki en görkemli Lüzinyan yapısı "Saray" adıyla bugünkü mahkeme binalarının bulunduğu yerdeydi. Gerek Venedikliler gerekse Osmanlılar tarafından yönetim binaları olarak kullanılan Lüzinyan Sarayı, 1878'de Kıbrıs'ta İngiliz egemenliği başladığında artık harabeye dönmüş durumdaydı. Kültür mirası anlayışı bugünkü kadar gelişmediğinden İngilizler orayı restore etmektense baştanbaşa yıkmayı yeğlemişler ve arsasına bugüne dek ulaşan sarı taştan gösterişli binalarını yapmışlardı.

Lüzinyan yapılarının hemen tümü daha önceden Venedikliler tarafından yıkılmış ve bunlardan elde edilen malzemeyle Lefkoşa'yı çepeçevre saran surlar inşa edilmişti. Nice görkemli katedral, saray, kilise, şapel ve manastır bu surların inşa edilebilmesi adına kent haritasından silindi… O nedenle 1191'den 1489'a kadar 298 yıl Kıbrıs'ta egemenliklerini ve kültürlerini yaşatan Lüzinyanlar'dan geriye pek az mimari iz kalabilmiştir…

İşte Lefkoşa'nın Yenicami Mahallesi'ndeki Lüzinyan Evi, yalnızlığının hüznü içinde ve yok edilen görkemli bir kültürün günümüzdeki ender temsilcilerinden biri olarak, Lefkoşa’nın en nostaljik yörelerinden birinin sinesinde, bu topraklardan Lüzinyanların da geçtiğini anımsatan soylu ve vakur bir anıt gibi durmaktadır.

Venedikliler ufuktaki Türk tehlikesinin korkusu içinde eğer diğer kültürlerle birlikte Lüzinyan yapılarına kıymasalar ve o yapıların taşlarıyla molozlarını kenti çevreleyen görkemli bir duvara dönüştürmeselerdi, herhalde başkent Lefkoşa'nın günümüze dek uzanan manzarası ve mimari - kültürel dokusu, çok daha değişik olacaktı. Bunu hayal etmek bile, kişiye heyecan verir... Lüzinyanlar Kıbrıs’ı yürekten sevmişler ve burayı kendilerine kalıcı bir yurt olarak özümsemişlerdi…

Merkezi bir yerleşim birimi olarak Lefkoşa'nın oluşumu milattan önce yedinci yüzyıla dek uzanır. Kentin ilk kurucusunun Prens Lefkos olduğu bilinir. Bu kişi Ptolemy 1’inci Soter'in oğlu idi. Yaşadığı dönem milattan önce 300 yılları... Ne var ki, Lefkos'un derleyip toparladığı bu yerleşim biriminin altyapısı ve gösterişli binalarıyla gerçek kente dönüşmesi Lüzinyan dönemindedir. Lefkoşa'nın başkent olarak belirlenmesi ve Doğu Akdeniz coğrafyasında saygın bir konuma gelmesi de Lüzinyan anlayışı sayesindedir. Lüzinyanlar Lefkoşa merkezde olduğu için buradan adanın yönetilmesinin kolaylaşacağını düşünmüşlerdi. Üstelik bu kent, kıyıdan uzak konumuyla dışarıdan gelecek saldırılara karşı stratejik savunma olanaklarına sahipti. Denizin rahatsız edici rutubeti de pek yoktu buralarda.

Lefkoşa'nın burçları taştan bir kolye ve tam bir küre şeklindedir. "Türk bölgesi" olarak uluslararası alanda tanınan kuzey yarım küre, yüzyılların yıkımına ve ihmaline karşın, bugün bile adanın en değerli kültür miraslarını barındırmaktadır. "Rum bölgesi" olarak tanınan güney yarım küre kültür mirası bakımından bu denli zengin değil. O nedenle Güney Lefkoşa'ya gelen ve orada konaklayan turistler mutlaka bu kuzey yarım küreye geçme gereksinimindedirler. Çünkü kentin kuzeyini adım adım gezmeden ve o zengin kültürel mirasla yüzleşmeden böylesine görkemli ve etkin geçmişi olan tarihi Lefkoşa'yı tanıyabilmeleri olanaksızdır. Turistlere karşı her zaman davetkâr ve albenili bir duruşu vardır Lefkoşa'nın kuzey yarım küresinin.

Kuşkusuz ki albeni kaynakları saymakla bitmez… 1562 yılından beri mütevazı tarihsel kimliğiyle ayakta duran Girne Kapısı'nın büyüleyici bir kabulü var kuzey yarım küreyi ilk ziyaret edenleri. O büyüye kapılanlar heyecanla yönelirler öteki albeni kaynaklarına. Girne Kapısı ile yüz yüze bakışan Mevlevi Tekkesi 17'nci yüzyılın günümüze kadar ulaşan mirası. Osmanlı geleneklerinin seçkin izleri, 1963’de Etnografya Müzesi’ne dönüştürülen bu karakteristik kubbeli binada korunur. Avluda korumaya alınmış zarif mermer mezar taşları, Girne Kapısı Mezarlığı’nın son izleri olarak ziyaretçilerini selamlar… Kıbrıs’ın Osmanlı yönetimine girmesiyle birlikte bu mekanı oluşturarak burada konuşlanan Mevlevi Tarikatı’nın anıları, semahanesiyle birlikte, müzede tüm canlılığıyla zamana direniyor… Sıralı 16 mezarda, başkentin o en gürültülü köşesinde saygın Mevlevi şeyhleri huzurlu uykularını sürdürürler…

Mevlevi Tekkesi'nin önünden geçerken, Barok kapının hemen yanında, yakın geçmişe dek işlevini sürdüren ve mahalleye su ulaştıran Osmanlı çeşmesini görürüz… Orada soluklanıp Girne Caddesi boyunca yüründüğünde, Lefkoşalıların DİKİLİ TAŞ dedikleri Venedik Sütunu'nun gölgesine ulaşmak an meselesidir. Yarım küreyi bir açık hava müzesine dönüştüren diğer tarihi yapılara "ver elini " demeden önce Dikili Taş'ta bir kez daha soluklanmak ve popülaritesi ile popülasyonu gittikçe artmakta olan güvercinleri yemlemek keyif vericidir. Lefkoşa'nın ilk oteli diyebileceğimiz dört yüz küsur yaşındaki BÜYÜK HAN, bin bir gece masalı çarşısını çağrıştıran ARASTA'nın koruyucu kalesi gibi...

Lüzinyanların anısı, Latin Katoliklere ait St. Sophia Katedrali'nden Kıbrıs'ın en büyük camiine Osmanlı eliyle dönüştürülen Selimiye'nin görkemli gölgesinde nice tarihi pırlanta barınır. Bedesten, restorasyonu hızla süren Belediye Pazarı (Bandabuliya), 15'inci yüzyıl Latin uzantısı Lapidary (Taş Eserler Müzesi), Osmanlı konutu Saçaklı Ev, Haydar Paşa Camii ve son zamanlarda esaslı bir düzenlemeden geçirilen Mahmut Paşa Kütüphanesi gibi...

Hasılı, bu antik yörenin büyüleyici atmosferinden kopabilmek kolay değil.

Ama Lefkoşa gezginlerini dingin bir konukseverlikle bekleyen diğer yerler de asla ihmale gelmez. Örneğin restorasyonuna bir türlü başlanamayan Kumarcılar Hanı, esaslı bir restorasyondan geçirilmesi 2010 yazında tamamlanan, hamam geleneğinin canlı kanıtı Büyük Hamam, Derviş Paşa Konağı, Arabahmet Camii, o mütevazı, yıkık duruşunda bile bin bir gizem saçan Tanti'nin Hamamı, sokaklara serpiştirilmiş Osmanlı çeşmeleri, Lefkoşa’nın çok şiddetli bir savaştan sonra Osmanlılaştırılabildiğinin izleri olan kentin her yanına yayılmış yüzlerce yıllık şehit mezarları, ihmal edilip es geçilebilir mi? Lefkoşa'nın kuzey yarım küresinin her köşesi, her taşı tarihi anlatır satır satır bu eski başkentin gezginlerine...

Kaynak: Kıbrıs Gazetesi

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.