1. YAZARLAR

  2. Levent Özadam

  3. Zamanın köründeyim…
Levent Özadam

Levent Özadam

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Zamanın köründeyim…

A+A-

Biliyorum bunu bekliyordun!
Bende bekledim!
Sana hediyem olsun!
Ve kangren olmadan bir gün doğumunu adıyorum avuçlarına…
Yürek spazmıyla uyanmadım ilk kez ve hayallerim, her insanın “küçük ve şirin” düşlerine benziyordu.
Baharı fark ettim eylül! Tenimi ısıttım, güneş süzmeleri arasından kavrularak girdim güne…
Camın buğusuna adını yazdım bugün ilk kez…
Ve ilk kez bir cama yapıştı dudaklarım, dudakların yansıyorken gerçeğime…
Uzamıştı acı ekspertizlerim, yorulmuştu. Kırılgan ölüm seanslarında kalacağımı sanmıştım ve susamışlığım azmıştı… Kahır yüklü ecel terimdi, her gece susayıp da içtiğim ve seçtiğim her durak, kümelemişti beni…
Çıkamadım…
Aşk buydu!
Sevmiştim seni güzelim…
Geceleri bordür yapıp siluetini dizmiştim duvarlarıma…
İnce zarı yırtılırken kışın, baharın göbeğinden tuttum! Serin şimdi her yer…
Üstelik soğuk mikroplarımı kırmışken ve uslanmışken buldun beni ve sanki uslanmış buluyorum seni…
Sıfırın altında öldürerek şeytanlarımı,
sana bir gün,
Sana bir yıl
Ve sana bir ömür sunmak için…
Ve ben, zamanın köründeyim
Varlığında yokluğunu,
Yokluğunda varlığını bulamayan...



Geceler bu yüzden güzeldir…

Ben hep geceleri yaşarım...
Gece güler, gece ağlar, gece yazar, gece üşür, gece sever, gece düşünür, gece yaşarım...
Her gece aynı çukur yere uzanır, üstüme yalnızlığı örter, bazen de kafama kadar çekip yorganı gömülürüm uykusuzluklara...
Ama ben severim gece yaşamayı, kendimle kalmayı, kendime kızmayı, kendimle konuşmayı, kendimi bilmeyi severim bu kadar kendini bilmezin olduğu bir hayatta...
Kendimle baş başa yaşarım geceyi keyfimce hesap vermeden kimseyi takmadan…
Yalan, kimseyi takmadan olmuyor geceleri, biri takılıyor illa ki kafama, takılmakla da kalmıyor gecemi paylaşıyor uzaktan da olsa, beynimi kemiriyor bazen, bazen de içime kadar işliyor her gece... Saatler geçiyor ama o durmak bilmiyor sürekli aklımdan çıkmıyor, sanki damarlarımda dolaşıyor, nefesimle ciğerlerime doluyor, sonra bir yolunu bulup kalbime uzanıyor...
Ama her defasında gece bitiyor güneş doğuyor ve ben hepsini unutup, bir yerlere sokuşturup gizleyip hislerimi, maskemi takıyorum her sabah yüzüme ve gülüyorum gördüğüm her yüze...
Böyle sürüp gidiyor ta ki tekrar gece olup, yalnızlığımı yanı başıma alıp kendimle baş başa kalana dek... Sonra yine o kısır döngü başlıyor, aldığım nefeste, kanımda, gözyaşımda, içtiğim bir duble de, söndürdüğüm sigaramda bile rahat bırakmayan, etrafımda dolaşıp duran yalnızlığımı bozan kafamı kurcalayan O geliyor geceme...
Belki de geceleri bu yüzden özlüyor, bu yüzden her sabah gece olsun diye dua ediyorum... Bu yüzden geceleri seviyorum.
 



Sen bahanesin...


Bir eski mevsim solarken penceremde, bulutlar huzursuz kıpırdanırken, duvardaki saat beynime çakıyorken tik taklarını ve rahatsız musluk damlıyorken içeride kendi kendine, kendi, kendime küsüm.
Sana küsüm...
Beni çok sevme...
Ölüyorsam benden önce ölmeyi isteyecek kadar çok sevme beni.
Ben öldükten sonra içinde hep beni yaşatarak yaşayacak kadar az sev beni.
Beni çok sevme...
Sessizliğimde boğulacak kadar çok sevme beni.
Sesim her defasında dudaklarında bir tebessüm çınlatacak kadar az sev beni.
Çok düşünecek kadar çok sevme, hep beni düşünecek kadar az sev beni.
Her düşündüğünü anlatacak kadar çok sevme beni, her şeyi söyleyebilecek kadar az sev beni. Yokluğun varlığın kadar anlamlı, çok sevme beni.
Uyuduğunda yanında olamayışımı dert edecek kadar çok sevme beni, başın omzumda kokum burnunda bir beş dakika sana yetecek kadar az sev beni.
Kendini yarasız kanatabilecek kadar çok sevme beni.
Bilip bilmeden açtığım her yarayı kapayacak kadar az sev beni.
Çok sevme beni...
Bir gün yirmi dört saat, seni birkaç saat arayıp sormadığımda kendini anlamsız hissedecek kadar çok sevme beni, hep sabredecek, beni hep anlamaya çalışacak kadar az sev beni.
Her şeyin yapacak kadar çok sevme beni, beni kendine karıştıracak kadar az sev...
Beni çok sevme, yüreğin yanımda küt küt çarpacak kadar çok sevme beni, yüreğin yanımda ürkek bir serçenin yüreği gibi titreyecek kadar az sev beni...
Beni az sev ama uzun sev!
Üzgünüm…
Beni çok sevme, sana yüklediğim anlamları senmişsin gibi düşünme, sen o anlamlarla sadece bende varsın.
Ben seviyorsam, sen bahanesin.

 



Bir daha ölmezsin

Unutma!
Yüreğinde bir ismin imzası var
ve sen onu silemezsin
söküp atamazsın ne kadar uğraşsan da
seninle beraber büyür içindeki sızı
ilk önce onu hissedersin
başkasına dokunduğunda…
Unutma!
Bir kere sevdin mi
uzun uzun yanarsın
sitemler… Öfkeler birikirken içinde
sen azalırsın.
Dilinde küfür elinde kadeh eksik olmaz
günler böyle geçer. Alışırsın…
Unutma!
Sabahlar artık gecikir.
İster sağa dön ister sola
gözüne uyku değil gidenin hayali gelir…
Kendini şiirlere verirsin
elin sigaraya gider her on dakika da bir
fena zehirlenirsin…
Unutma!
bir süre güvenmeyeceksin kimseye
kendine sığınacaksın
aşk konuşulduğunda sen susacaksın
oflarla ahlarla başlayacaksın her cümleye
çevrende senden başka herkes haksız olacak
senin haklılığınsa çaresiz gidecek çöpe…
Unutma!
Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın
biri seni bulacak…
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan
biraz ürkeceksin.
Ne kadar dirensen de nafile
insansın sonuçta, seveceksin…
Eski acılara bakıp da küsme sevdalara
gavura kızıp da oruç bozulmaz
sök at kafandan acabaları!
Bir kemik aynı yerden
iki defa kırılmaz…
Artık kararmaz gecelerin.
Bir daha yaşlar akmaz gözünden.
Sabahların gecikmez.
Kim bilir ağladığın günlere gülersin
bir defa öldün ya zamanında?
Bir daha ölmezsin…
 



Kıssadan hisse
Anlaşılmak…

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş.
Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam.
Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.
Bu sözlere hak veren profesör konferansa başlamış.
İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmiş,
dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.
Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.
“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır.”

 



Günün fıkrası

Aşk



Genç kız annesine sorar:
- Anne aşk nasıl bir şey?
- Aşk mı? Aşk şöyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, seni Venedik’e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco Meydanı’nda güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, müzik filan ve arkasından en lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır.
Sonra da, ne bileyim işte, sana güzel bir araba alır, bir daire alır ya da deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, iste aşk böyle bir şeydir
kızım…
- Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük. Bunlar yok mu?
- Ha onlar mı? Onlara inanma… Onlar bedava kız götürmek için komünistlerin uydurmaları!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.