1. YAZARLAR

  2. Dr. Nazım Beratlı

  3. Zihniyet İdeoloji’den önde gelir - 1 - 2
Dr. Nazım Beratlı

Dr. Nazım Beratlı

Haberdar Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Zihniyet İdeoloji’den önde gelir - 1 - 2

A+A-

Yıllar önce Kıbrıslı’da çıkan bir yazım, dün gözüme çarptı… Okuyunca, arada bir buları hatırlatmanın, hiç de kötü olmayacağını düşündüm… Buyrun, tekrar okuyalım:

Osmanlı zihniyeti, Frenkçe “Mentalitesi”;  dünyayı ve ahreti Tanrının düzenlediği esasından hareketle, toplumların refahını, var olan tanrısal ahenk ve dengenin sağladığı inancına, dayanırdı. Biraz da Osmanlı’nın hem doğu tipi despotik imparatorluk; hem de Roma tipi kadim imparatorluk modellerinin en üst aşamasını oluşturmasının verdiği güvenle, toplumsal dengenin bozulmasının, kaos, dağınıklık ve sefalete neden olacağı, sanılırdı. Varılacak yerin en üst aşamasına zaten varılmamış mıydı? Osmanlı zihniyeti, bu teorisini “Nizam-ı Âlem” diye isimlendirir ve evrenin nizamını korumakla da Tanrının padişahı görevlendirdiğine inanılırdı. İşte bundan dolayı Osmanlı düşünce dünyasını, “geleneklerin korunması” esası yönlendirirdi. Ve aslına bakılırsa, zihniyet/mentalite açısından bizde hakim olan kafa yapısı, sağımız, solumuz; ilericimiz/gericimiz, dindarımız/ateistimiz hepimizin kendi “denge” anlayışımızı herkese kabul ettirmeye uğraşmamızı, emretmektedir. Düşünmeye düşman olup, tımarhane kapılarına “düşünen adam” heykelleri koymamızın nedeni, budur. Bin yıllık Bizans/Roma nizamı ile üçbin yıllık doğu tipi despotik devlet geleneklerinin zihniyetimizde oluşturduğu “doğruların” aslında “yanlış” olduğunu anlamamıza, yüzyıllar yetmemiştir. Zira değişik şeyler söyleyenleri o geleneklerin etkisi ile dinleyip anlamaya değil; onların var olan dengeyi bozarak felâkete yol açacakları korkusu ile susturmaya çalışıyoruz. Her yeni şey söyleyenin, dengeyi, nizamı bozacağı endişesi ile yok edilmesi ve Osmanlı sisteminin düşünür değil; sallabaş yağcıları adam yerine koyarak yönetime oturtması, düştüğü düşünce sefaleti içerisinde, yok olmasına neden olmuştur. Ama zihniyet devam etmektedir!

İmparatorluğun yükselme dönemi boyunca egemen olan bu zihniyet, ilk defa 1595’lerde kendinden kuşku duymaya başladı ama dillendirilmesi, 1699’da Karlofça Andlaşması ile Macaristan, Ukrayna ve Transilvanya elinden alınınca oldu... Ve elbette ki birkaç asırdan beri etkin olan “gelenekçiliğin” etkisi ile direnişle karşılaşıldı! Ne var ki 1718’de Belgrad’ın da Avusturya’ya verilmesi ile sonuçlanan savaşlar ve Pasarofça Andlaşması’nın imzalanması, Kırım’ın da Ruslar tarafından işgali; artık o “denge” zihniyetinin geçerliliğini, sorgulanır hale soktu... Artık o güne kadar yaşandığı gibi yaşamaya devam edilemeyeceğinin ortaya çıkması, iki tür toplumsal tepkinin örgütlenmesine yol açtı:

Bir kısım Osmanlı önde geleni, “denge” zihniyetinin terkedilerek, batı Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma zihniyetinin kavranması gerektiğini savunurken; bir başka kesim de geleneklerin terkedilmesinden (yani dengenin zayıflamış olmasından) dolayı geri düşüldüğünü, asıl geleneklere sarılınarak, eskiye dönerek Avrupa ve Rusya ile başa çıkılabileceğini, ileri sürmekteydiler.

Üçyüz yıldır, Türk zihniyetinde tartışılan da budur...

(Yarın devam edecek)

(Dünden devam)

Dünya’da imparatorlukların ulus devletlere çözüldüğü çağda, biz bu zihniyetimiz nedeni ile dünyanın gidişini kavrayacak düşünme alışkanlıklarına sahip olmadığımızdan; Türk Ulusçuluğu’nu yaratmaya çalışan Namık Kemal’i sürdük, Mithat Paşa’yı boğduk, Mustafa Kemal’in Anadolu’da boynunda idam fermanı ile dolaşmasını sağladık! Türk Ulusçuluğu’nun manifestosu sayılan Üç Tarz-ı Siyaset’i, Yusuf Akçura ancak Kahire’de yayınlayabildi. Bu yeni fikrin imparatorluk dengesini bozup, felâkete yol açacağından korkuyorduk, oysa asıl onun yasaklanamaya çalışılması, felâketin nedeni oldu...

Mustafa Kemal, ulus devleti kurduktan sonra, onun ölümü ile eski “denge” zihniyetimiz, yine ön aldı! Bu defa da toplumsal, tarihsel, politik bir kategori olan “ulus”, dengenin ortasına yerleştirildi. O kadar ki aslında “ulus”a da “ulus devlet”e de karşı olanlar bile, adlarını “Milli Görüş” koydular! Yeni “denge” bu idi... Düşünmeye falan da gerek yoktu... Farklı sesler dengeyi bozarsa, felâket olurdu...

Ve günümüzde, batı Avrupa’da artık “ulus” ve “ulus devlet” ekonominin gelişmesinin ayak bağları olduğu için, “ulus ötesi” bir birlik kurulduğu bu günlerde, imparatorluğun bittiğini ve “ulus devletler çağı” başladığını anlamadığımız gibi, şimdi de bunun çağının geçtiğini anlayamayıp geçmişe mahkûm olmaya, devam ediyoruz.

Şimdi de herkesten sonra ( İngilizler’den altıyüz, Fransızlar’dan ikiyüz, Yunanlılar’dan yüzelli yıl sonra inandık biz “ulus”a!) aklımıza yatan “ulus devlet” düşüncesine, körün değneğine sarıldığı gibi sarıldık, alel acaip egemenlik tanımları yaparak (bizdeki bu tartışmalar, Fransa’da 1789’da, İngiltere’de de 1200’lerde  bitmişti) Don Kişot gibi yel değirmenlerine saldırıyoruz.. “Geç buldum, erken ayrıldım” diyen o şarkıdaki gibi!

Sayın Rauf Denktaş’ın, elindeki davayı alınabilecek en yüksek tazminatla kazanan modern bir avukat gibi değil de ha bire erteleten kasaba avukatları gibi artık bıkkınlık veren zamana oynama taktiği de; Ankara’da İttihat ve Terakki’nin hiç değişmemiş  ama kendini yıllarca “solcu”, “demokrat” şu bu diye yutturan Deniz Baykal’ın “ulusçu” hezeyanları da aslında 1718’den beri sürdürülen tartışmanın, tekrarlanmasıdır. Devam edemeyeceği açık olan statüko karşısında, bir taraf “dünyaya açılalım” diyor; öteki taraf da “geleneklere sarılalım, eskiyi muhafaza edelim!” lll.Selim ile Kabakçı Mustafa arasındaki; ll.Mahmut ile yeniçeriler arasındaki, Mustafa Kemal ile Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi arasındaki tartışma, devam ediyor! Kendi özgüveni ile dünyaya meydan okuyan ve onunla boy ölçüşmeye hazırlanan ilerleme düşüncesi ile özgüven eksikliğinden dolayı dünyadan korkan, içe kapanmadan başka hiçbir şey öneremeyen, meşkuk bir eskiye bağlılık ideolojisi çatışıyor! Bin yıllık kadim tutuculukla; kendi kendini lll.Selim’den beri oluşturmaya çalışan yeni bir zihniyet, boğuşuyorlar...

Tarih, hep ikincileri haklı çıkarmıştır...

Anlaşılacağı üzere bu yazı kaleme alındığında, Rauf bey hayatta ve iktidarda; Deniz Baykal da CHP’nin başında idi… İnsanları değiştirebiliyoruz… Ama ya kafamızın içindeki bin yıllık zihniyet?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.