Elime poşet gibi bir şey vermişti…

Verirken, sakın korkma; orada yeni arkadaşların olacak, sevineceksin, demişti.

Dün gibi hatırlarım annemin okula gönderdiği ilk günü.

Servisimiz vardı o dönem…

Ramadan Dayı’nın basıydı servis.

Aşağı Baf’a gelir, çocukları toplar, yukarıya, Mutallo’ya, okula götürürdü.

Okul bitişi tekrar bizleri alır, evlerimize dağıtırdı.

O ilk gün çok hüzünlüydüm.

Nereye gidecektim…

Kaygılıydım da.

Kimlerle tanışacaktım, ne öğrenecektim…

Biraz tedirgin.

Hatta biraz da meraklıydım.

Sınıflara girdik.

Ne girişti ama.

Benim gibi bir sürü ufak tefek çocuk toplanmıştık sınıfa.

Sırf ağlaşmalar ve gürültü vardı orada.

Başımızda da bir öğretmen.

Oyun ile birlikte başlamıştı öğrenim.

1963’tü o yıl.

Her şeyin bittiği ve de her şeyin başladığı yıldı o yıl ilköğrenime girişimiz gibi…

İlk kitap kokusunu o günlerde tanımıştım.

Kalemi…

Boyayı.

Yanımda kimin oturduğunu hatırlamam.

Sınıf kaç kişilikti onu da…

O yıldı ilk çarpışmalarla tanışmamız.

Ve barut kokusunu içimize çekişimiz.

Esir nedir bildiğimiz…

Ve ölüm…

İlk ölüm korkusunu işte o öğrenim yılında bilmiştim.

Kafasına nacak geçirilmiş büyüklerimiz yerde yatıyorlardı.

Birbirimize biraz daha sıkı durmamız bu yüzdendi.

Kader birliği miydi gelecek korkusu mu?

Tuhaftık.

Orada tanıdığım çocuklar da benim gibi ilk savaşı görmüşlerdi.

Onlar da havada patlayan mermilerle korkup, büyüklerine sığınmışlardı.

Mücadeleyi öğrendiler.

Dayanışmayı köküne kadar uyguladılar.

Beraberce hem de.

 Kısacası ilkokulda başlayan maceramız hep inişliydi çıkışlıydı.

Ara vermeden de sürdü.

Her yaz tatili dönüşümüzde hepimizde de farklılıklar olurdu.

Önce tanımadık gibi bakardık.

Sonra alışırdık farklılıklarımıza.

Hiç değişmemiş gibi yürür giderdik sene sonlarına.

Sonra ortaokul.

Matematikle tanışmamız.

Cebirin matematikten farklı oluşunu liseye girdiğimizde fark etmiştik.

Ve fizik dersleri.

Kemal Çelik’in kalın kitabı gösterip, gülerek, “Fizicik book” demesi…

Giderek kalınlaşan kitaplar ve zorlaşan hayat dersleri.

Üniversiteye hazırlıklar.

İşte o dönem bir daha anlamıştık mücadelenin hep süreceğini.

Kolay değildi gafgalladan çıkıp bir yerlere tutunabilmek.

Rüzgârdan kaçan yapraklar gibiydik.

Savrulurken tutunuyorduk bir yerlere.

Biz onu yaptık.

Tutunduk.

Kapalı getto hayatında öğretmenlerle öğrencilerin dayanışmasının bugün bile anlaşılamaması o yüzden.

Bir Kemal Ahmet Akay hocamız vardı mesela…

 Kimya öğretmenimizdi.

Nereden gelmişse gelmiş.

Tutkal gibi yapıştırmıştı bizleri üniversite yoluna.

Hiçbir menfaatleri yoktu oysa…

Tüm hocalarımızın da.

Devamı var…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31