Kıbrıslı Türkler, şimdi değil; ezelden beri kendilerinin küçük bir halk olduğunu, kendi başlarına ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini, adeta içselleştirmişlerdir. Tarihsel sürece bakın!

Osmanlı döneminde ota şuta isyan etmekten çekinmezlerdi… Kâh Anadolu’dan, kâh Mısır’dan gelen birlikler tarafından bastırılan bu isyanlardan, özellikle 1804’ten sonra Osmanlı tümenleri başa çıkamayınca Mısır’dan gelen İbrahim Paşa birliklerinin adada yaptıkları zulüm, uzun yıllar unutulmamıştır. Zulüm dedikse, Rumlar’a değil ha! Bize… Bir imparatorluğun tebaları idik ve isyan etmiştik…

Bu nedenle, 19.yy yazarları, bizden farklı bahseder. Osmanlı kaynakları “cibilliyetlerinden merkuz  şekavet ve tuğyan” ( yaradılıştan gelen eşkiyalık ve asilik)ten bahsederken, İngiliz kaynakları bizimkileri, “Orta Doğu’nun en yumuşak başlı insanları” diye tanımlar… Hangisi doğru? Sanırım ikisi de…

Adanın İngiliz eline geçmesinden sonra, sanırım bizim huyumuz değişti! Yüz sene önce bir yeniçeri eşliğinde adayı gezen o gezginin dediği gibi, Orta Doğu’nun en” uyumlu” insanları oluverdik! Belki de bunda Kıbrıs’ın İngiliz’e devri esnasında padişahın gönderdiği fermanda, “ İngiltere devlet-i fehimanesine boyun eğmeniz, devlet-i aliyyenin menfaati icabıdır” cümlesi etkiliydi. Belki de Başpiskopos Soforianos’un, ilk İngiliz vali Sir Garnet Woolsley’e daha “beyan-ı hoş amedi” eylerken, Yunanistan ile birleşme talebini her şeyin önüne koyması…

Sebep ne olursa olsun, İngiliz sömürge yönetimi, devlet kadrolarına nüfus oranı ile uyumsuz bir biçimde Türkler’i doldurdu… Biz yıllar sonra bunu “böl ve yönet” diye algıladık ama o çağda Londra’ya yazılan bir raporda, Türkler için, “Bunlar doğuştan at binip kılıç kullanıyorlar. Yedi zaptiye ile bütün Baf ilçesinin güvenliğini sağlamak mümkün.” Deniliyordu…

Bu tarihsel sebeplerin her biri tartışılabilir! Ancak tartışılamayacak bir gerçek var ki o da bizim o noktadan itibaren, İngiliz’den geçinen bir sektöre sahip olduğumuzdur. Rauf Denktaş, bir konuşmasında, KATAK’ın bölünmesinin nedeninin, örgüte üye olan emekli ve memurların, “İngilz’e karşı çıkmamak lâzımdır” tezini savunmaları ve Dr. Küçük ile Necati Özkan’ın da bunu reddetmesi olduğunu söyler. Görüntülü kaynak, elimdedir…

Bu sömürgecilik sektörü, İngiliz giderken, beraber gitti… 1950’lerde, Kıbrıs’tan İngiltere’ye göç, ortalama 2 bin kişidir. 1960’ta ise bu rakam 8 bin kişidir…

Ama bir kez huy zuhur ettikten sonra, can çıkarsa da o çıkmıyor! 1964’ten başlayarak, son zamanlara kadar, bir başka sektörü tanıdık: “Anavatan sektörü”! Bu, Şükran çığırtkanlığı ile sınırlı değil! Solumuzun bölünmeleri bile, Türkiye pratiğinden kaynaklanmaktadır.

Nihayetinde, en yeni sektörümüz de AB Sektörü’dür… Gene sağı ile solu ile kendini AB’nin buradaki temsilcisi sanan bir zümre var! Önünü ardını düşünmeden, duyduğunu bülbül gibi şakıyan bu yeni sektör, farkında değil ki AB buraya girecek değildir! Girersek, biz AB’a gireceğiz! Bunun için de “biz” olabilmeliyiz… Girmeden tavla teslim olan bir toplumu, neden alıp da sorumluluk da yüklenecekler? Yetkileri kullanırlar, sorumluluk da almazlar!  Zaten olan da bu değil mi?

Biz bu tavrı yeni görmedik! İngiliz zamanında da vardı, sancaktarlık zamanında da.

Bunu neyin üzerine yazdım? Biraz düşünen anlayacaktır…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31