Gizem Özgeç yazdı...
İnsan bazen ait olduğu topluma bakmaktan korkuyor.
Ben son iki gündür biraz bunu yapıyorum.
Ve düşünüyorum...
Bir başkasının acısı karşısında ne yapıyoruz gerçekten? Üzülüyor muyuz, yoksa kendimize bir mesafe koyup, “Bizi ilgilendiriyor mu?” diye mi bakıyoruz?
Ne korkunç soru.
Ama galiba mesele tam da burada.
Başkasının acısını hissedebilmek için illa aynı acıyı yaşamış olmak gerekmiyor. Gerekiyorsa zaten yandık. Çünkü hepimiz her acıyı yaşayamayız. Ama tahmin edebiliriz. Kendimizi bir anlığına o hayatın içine koyabiliriz.
Bir geminin içinde değilsen, o gecenin nasıl geçtiğini elbette bilemezsin. Bir yakının orada değilse, telefonun çalmadığı her dakikanın nasıl bir işkenceye dönüşebileceğini de…
Ama bir çocuğun öldüğünü duyduğunda insanın biraz durması gerekmiyor mu?
Çocuk.
Hayatının daha başında. Annesine, babasına, dünyaya doyamamış. Belki odasında yarım kalmış bir oyuncağı, dolabında ertesi gün giyeceği kıyafeti, aklında küçücük bir hayali var.
Bir çocuğun ölümünü anlamak için onun kim olduğunu bilmemiz gerekiyor mu?
Nereli olduğunu, hangi kimliğe ait olduğunu, kimin çocuğu olduğunu?
Çocuk işte...
Bazen tek başına bu kelimenin bütün tartışmaları susturması gerekmez mi?
Ama susturmuyor.
Çünkü artık acının kendisini bile sorguluyoruz. Önce kim olduğunu öğrenmek, sonra üzülüp üzülmemeye karar vermek istiyoruz. Sanki acının da bir kimliği, ölümün de bir pasaportu var.
İşte buna takılıyorum.
Bir insan öldüğünde benim ilk sorum “Kim?” olmuyor. “Nasıl?” oluyor.
O aile şimdi nasıl dayanacak? Eve nasıl girecek? Bir daha açılmayacak o kapının önünden nasıl geçecek? Bir çocuğun odasına bakıp hayatına nasıl devam edecek?
Çünkü ölümün en ağır tarafı bazen ölüm anı değil, sonrasıdır.
Boş kalan sandalye. Çalmayan telefon. Eksilen bir ses. Her şeyin aynı görünüp hiçbir şeyin artık aynı olmaması.
Bir de biz varız.
Ekranın karşısında.
Bir felakete birkaç saniye bakıp ardından yorum yapıyoruz. Görmeden, bilmeden, yaşamadan… Sonra başka bir görüntüye geçiyoruz. Birilerinin hayatı paramparça olurken bizimki kaldığı yerden devam ediyor.
Belki çağımızın asıl meselesi empati eksikliğinden biraz daha fazlası.
Acıya maruz kalıyoruz ama acının içine girmiyoruz.
Çünkü içine girersen canın yanıyor. Canın yanınca da kendi hayatının ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyorsun.
Bencillik belki de yalnızca kendini düşünmek değil. Kendini korumak için başkasının acısına kapıyı kapatmak.
“Benim başıma gelmedi” diyerek rahatlamak.
Ta ki bir gün o cümlenin içindeki “benim” gerçekten sana ait olana kadar.
O zaman insan hiçbir kimlik sorusu duymak istemiyor. Kimin, nereli, hangi taraftan olduğunu değil; birinin yanında durmasını istiyor.
Belki empati tam da bu.
Başkasının acısını kendine mal etmek değil; senin başına gelmediği için onun acısının daha küçük olmadığını anlayabilmek.
Her ölümün ardından bir fikrimiz olmak zorunda değil. Her felaketi açıklamak, yorumlamak, tarafını bulmak zorunda da değiliz.
Bazen sadece susmak gerekiyor.
Çünkü bir çocuk öldüğünde, bir anne evladını kaybettiğinde, bir baba eve artık tamamlanmış bir aile olarak dönemediğinde; kimliklerin, tarafların, hesapların bir anlamı kalmıyor.
Geriye yalnızca insan kalıyor.
Ve insan insana bakıp şunu diyebilmeli:
“Senin başına geldi. Ama hayat, benim başıma gelmeyeceğinin sözünü bana hiç vermedi.”
Çünkü...
Acının kimliği yok...
Ölümün de...
Çocuğun hiç yok...
İnsan olmanın var!!!