Bahar yorgunluğudur herhalde… Son zamanlarda günlerimi okuyup yazma işgal ediyor. Geçen gün eşim işten döndüğünde, günü okuyup yazarak geçirmemi, şaşkınlıkla karşılayıp, “çıkmadın mı evden?” diye sormuştu…

Teknolojinin, evreni bir ekrandan süzüp algınıza sunması, elbette elli yıl öncesine göre bir ayrıcalık. Ama bir yandan da teknoloji insanın sosyal yanını soyutluyor. Gazetenin mürekkep kokusu, yeni alınan bir kitabın kâğıt hışırtısı, bir dostun sıcak eli, yeni bir plâğı çizen pikap iğnesinin cızırtısının yüreğinizi yakması, eskilerde kaldı. Unuttuk… Kitabı bilgisayarda okuyoruz, haberleri ekrandan duyuyoruz, müziği oradan dinliyoruz, arkadaşlıklarımız bile ekrandan yansıyorlar.

Son günlerde ilgimi çeken iki haber:

Muammer Kaddafi’nin oğlu ve üç torununun, NATO bombardımanında öldürülmesi… Babaların ve hele dedelerin ceremesini, oğulların ve masum çocukların ödemesi… İnsanlık, Cervantes’in ölümsüz Don Kişot’undan, nereye gelmiş? Kaddafi’yi beğenirsiniz, beğenmezsiniz, o değil mesele… Mesele, dedelerinin cezasını; torunların ödemek zorunda kalması! Ne yalan söyleyeyim, delikanlılığımda ben Kaddafi’yi severdim… Belki de bu kadar uzun süre iktidarı kadife eldiven içine gizlenmiş demir yumrukla kullanmasa, sevmeye devam ederdim… Ona değil, torunlarına yanarım ama şimdi… ” Çocukların karargâhta ne işi vardı?” demek de kurtarmaz insanı! Ve sorarsınız kendi kendinize: Savaş mı bu? Bu mudur Nâzım Hikmet’in bahsettiği o “büyük insanlık”? Osmanlı’nın tahta kılıçlı derviş-savaşçıları; batının şövalyelik kültürü, tamam pre modern zamanlarda kaldı ama füze atıp, çocuk öldürmek mi olmalı post modernizm’in gerçeği?

Yoksa Keith Jenkins mi haklıdır? “Gerçek, bir yanılsamadan ibarettir!”

İkinci haber:

Dün geldi… Usame bin Ladin, öldürüldü… Başlıkların yanında, hazretin ölü yüzünün resimleri var. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Afganistan’daki Rus işgaline karşı, kışkırttığı İslâm Köktenciliği’nin, maddiyata dönen sembolü olan bin Ladin; CIA’nın kurdurduğu teşkilâtı ile, Ruslar çekildikten ve Sovyetler de yıkıldıktan sonra, işsiz kalınca; biliyorsunuz ABD’ye sardırdıydı… Bedelini ödedi… Birinin kuklası olup, sonra da kuklacıya karşı “cihat”a sıvanmanın sonu ne olabilirdi ki! Başkan Obama, “Görevlendirdiğim küçük bir tim, görevi yerine getirdi! İslâm’la bir sorunumuz yok!” demiş… Kendi “orta” adı, Hüseyin olan bir ABD Başkan’ı…

Son günlerde dilime pelesenk ettiğim, Zizek’in “ Köktencilikler, artık antagonizmaların birlikte yaşaması zorunluluğunu fark etmelidirler.” Cümlesi, tamam doğrudur da kanıtı bu kadar mı acımasız olmalıydı? İslâm köktenciliğinin doruğunu oluşturan bir eski CIA ajanının ölüm fermanını, Müslümanlıktan dönme bir ABD başkanı mı vermeliydi?

Dünya, çocukluğumuzu bırakın, gençliğimizin dünyası da değil artık… Ernesto Guavera, Bolivya dağlarında ölmeseydi otuzlarında, bugün acaba posterleri, pop kültürün bir simgesi haline gelir miydi? Baksanıza, göğsüne Fidel posteri asıp dolaşan var mı? Seksen yaşında ihtiyarın, resmini kim asar göğsüne? Yüzü kırışık içinde, saçları belki de dökülmüş, astımlı seksenlik bir ihtiyar olsaydı, Ché; bugün de “Ché” olabilir miydi?

Dünya değişti tabii ki… Ve elbette ki değişecek… Ne demişti düşünür? “Bir derede iki defa yıkanamazsınız… Akıyor… Penta rei…”

İş yaşadığınız her günün hakkını verebilmek… Ve aynaya baktığınızda utanmamak…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31