Sabah ezanı ile çıktım.

Yağmur yeni bitmişti.

Yerler ıslak, arabaların üzerleri damlacıklı, yapraklar nemliydi.

Ufukta gitmekle gitmemek arasında kararsız kara bulutlar.

Bulutların arkasında doğmakla doğmamak arasında tereddütlü güneş…

Kızıldı gökyüzü.

Kızıllığın diğer yanları maviye hazırlanıyordu.

Günlerden 10 Kasım’dı.

“Bugün” dedim “Atatürk’ün ölümünün yıldönümü.”

Bir gün önceden arkadaşım uyarmıştı “yarın tören var, gel.”

Gitmeli miydim?

Yıllar öncelerini düşündüm o an.

Baf’taki töreleri.

Her yıl anılırdı Atatürk.

Türkiye’nin her bayramında meydanlardaydık.

Elimizde Türk bayrakları, ağzımızda marşlar.

Hepimiz kahramandık.

En az kırk yıl geçmiş üzerinden.

Acaba değişen bir şeyler var mıydı, merak ettim.

Yine Baf’ı döndüm.

Törenler kalabalıktı.

Kim varsa yollara çıkar, oğlunu, eşini, arkadaşını görmeye giderdi.

Giysiler jilet gibiydi.

Törenlerde ciddiyet vardı.

Kapalı yerde yaşamanın getirdikleri miydi yoksa küçük yerdeki birbirine bağlılık mı bilemedim.

Ama bağlıydık…

Şimdi Baflılar her yerde.

Baflıların bu hafta sonu yemeği var.

Lefkoşa’da…

Kim varsa, nerede yaşıyorsa ulaşılmaya çalışıldı.

Haberler uçuruldu.

Ki yemeğe katılan yıllardır göremediklerini görsün, hasret gidersin.

Olmazdı yoksa böyle yemekler.

Balo yapardık.

Yılda birkaç kere toplanır dans yarışmaları yapardık.

Ama Baflılar günü diye toplanmazdık.

Ne tuhaf değil mi?

Hava aynı hava, dağ aynı dağ ama insanlar birbirlerine hasret.

Biri o yandaysa diğeri diğer yanda.

Birbirlerinden habersiz. 

Arkadaşım çağırdı diye törene gitmeli miydim diye düşünürken telefon çaldı…

“Hadi ben gidiyorum gel.”

O orada görevliydi.

Kalktım, gittim.

Polis tören yerine giden yolları kesmişti.

Arabalar nereye gideceklerini önce bilemediler, sonra yollarını buldular, işlerine yürüdüler.

Anıt roundabounduna yaya gittim.

Etraf polis kaynıyordu.

Roundabout önünde askerlerden oluşan bir grup vardı.

Yanlarında takım elbiseli, kravatlı birkaç sivil.

Onların yanında da ellerinde Türk ve KKTC bayrakları olan bilemedin on beş öğrenci…

 İzlemeye gelen siviller ise parmak sayısı kadardı.

Çelenk koydular.

Selamladılar.

Fotoğraflarını çektim.

Çekerken siyah gözlüklü biri geldi.

“Kimsin” dedi.

“Gazeteciyim” dedim.

“Hangisinden” dedi.

“Afrika” dedim

“Hım” dedi

Yürüdü.

Elinden tuttum.

“Sen kimsin” dedim.

Kaymakamlıktanmış.

“Kim yolladı” dedim.

“Asker” dedi.

“Gazeteci olmasam, fotoğraf çekemeyecek miydim” dedim.

“Çekebilirsin” dedi

“E öyleyse neden sordun” dedim.

Ağzını büktü.

Uzaklaştı…

Anma bitti.

Döndüm.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31