Kimin ‘beslemesi’ olduğum konusunda emin değilim.  Zira sömürgecinin sömürgesine birazcık da olsa bahşetmesi gereken şeyin sömürülenin sömürge tarafından ‘beslenmesi’ değil midir? TC Başbakanına göre sömürge haklarımız da mı yoktur? Durmadan, yatıp kalkıp itaat etmek durumunda mıyız? Hem ‘sömür’ hem ‘besleme’ olacak şey değil.  Fakat TC Başbakanı demokrasi kavramını kendi ülkesine getirdiğini hatta iki vites daha attırarak ‘ileri demokrasiye’ geçtiklerini söylemiyor muydu?

 İleri Demokrasi nedir? Mısır’da Tahrir Meydanı’nda olunca ‘hak’ Lefkoşa’da olunca ‘utanmazlık’ mı? TC Başbakanı ‘başörtülü kızlar’ üniversitelere alınmayınca ‘zulüm’ addediyordu fakat Beyazıt Meydanı’nda ‘Parasız Eğitim’ diyen çocuklar polislerce anaları ağlatılarak dövülürken ‘canım böyle demokrasi mi olur?’ oluyordu.  Demokrasi nasıl  oluyordu? Bir demokrasinin olması için gerekli şartlar nelerdi?  TC Başbakanının istekleri mi?  Keza Tekel işçileri için de ya da Ankara Kızılay’da Torba Yasaya karşı gelip yürüyen topluluğa da ‘böyle demokrasi anlayışı olmaz’ diyordu.

Demokrasi bir anlayış mıdır? Yoksa Başbakanın anladığı mı demokrasidir? Demokrasinin de sınırları vardı yani, TC Başbakanı’nın öngördüğü ve çizdiği yere kadardı, ötesi ‘provokatif eylemdi’ ya da ‘başka güçlerle kullanılmaktaydı’.  Zaten Samanyolu TV izlemiyorsak Rasim Ozan Kütahyalı okumuyorsak, Star Gazetesi-Taraf Gazetesi-Sabah Gazetesi almıyorsak ya provokatif taraftandık ya da başka güçler tarafından kullanılmaktaydık.

Çünkü kendi ülkesini öyle bir yere getirmiştir ki eğer anti Akp’ci durumunuz varsa darbeci-Ergenekoncu tayfadandınız. Çünkü üçüncü bir yol vardır ya da ey arkadaşlar ikiniz de ‘doğru değilsiniz’ denilemiyordu. Çünkü  ‘aksırıncaya tıksırıncaya elleriniz patlayıncaya kadar’  TC Başbakanını alkışlayacaktınız. Öyle yalandan, kibarca göstermelik bir sevgi de değil, itaat etmelisiniz, her şeyi siz değiştirdiniz, demokrasi,  insan hakları, ekonomi, ülke itibarı, dış siyaset ne varsa sizinle değişti siz en büyük Başbakansınız demeliydiniz.

TC Başbakanı’nın açıklamasını okuyunca şöyle düşündüm. TC Başbakanı’nın evine bir aylığına kalmaya gitsek.  Bütün aile.  Sonra TC Başbakanı’na desek ki,  ‘yahu senin çalışmana gerek yok ben eve erzak alırım, evin ne ihtiyacı varsa karşılarım da, sen bana bir iş bulana kadar evini aç’ desek ve kalmaya başlasak. Fakat evinden çıkmasak, çıkmadığımız gibi evin orasına burasına durmadan tadilat yapsak. Sonra da kendisi bize ‘çıkın artık evimden’ dediğin de ‘Seni ben besliyorum ulan,  evinin her şeyini ben alıyorum, bu evde artık benim de haklarım var, kimi kovuyorsun sen’ desek dostluğumuz arkadaşlığımız yaptığımız iyilik şizofrenik bir hal almaz mı?

Hayır, neden ev sahibinin gözünden kimse konuya bakmıyor? Sen geleceğim dedin, bak kendi ağzınla diyorsun, evin konumu falan güzel, buradan böyle bakınca bütün mahalle elimin altında ve fakat misafirim, konuk insanım, ev benim? Bir zahmet çıkabilir misin? Hayır, ben seni besliyorum, madem ki besliyorum, çıkamam evden, eve geldiğimde bu kadar pahalı değildi buralar, senin ev çok pahalandı, ben de isterim, ben de isterim denmesi evi de mahalleyi de akıl hastanesine çevirmez mi?

Tabi bu esna içerisinde çekirdek aile kıvamından çıkılarak amcalar, teyzeler, halalar, yeğenler, amca çocukları, dayılar, dayı çocukları, dayı çocuğunun akrabası, dayı çocuğunun akrabasının arkadaşı, amca çocuğunun uzaktan akrabasının yakın arkadaşı falan gibi mitozlamasına bölünerek çoğalmalardan bahsetmiyorum. Hayır, var ise böyle ev sahibi, böyle enayi bir ev sahibi, ben de kiralanmak istiyorum, beslenmesi neyse alış verişini yaparız.

Utanmazlığın büyüğü şudur TC Başbakanı: Ankara politikaları olarak ürettiğiniz  ‘memur devletinden’  bir müddet sonra ‘kara para aklama’ ve ‘kumarhane ve kerhane cumhuriyetine’ eriştirdiğiniz buralara, şimdi ‘asalakmış’ gibi davranıyor olmanız. O fabrikaları ben kapatmadım TC Başbakanı. O portakal bahçelerini ben kesmedim TC Başbakanı. Narenciyeyi ben bitirmedim. Beslemek nedir anlatayım mı?

Beslemek, kendi ürettiğini seni tanıdığını iddia eden ve adına ‘Anavatan’ denen ülkeye satamamaktır. Beslemek,  ‘Rum tohumları’ deyip işine geldiğinde aşağılama yöntemi olarak saldırdığın bu halka, sonra devlet olarak ‘Yavruvatan’ dediğin yerle değil de ‘Rum tohumlarıyla’ ticaret yapmaktır. Bu nedir? Yüz bile kızarmayacak kadar olup az utanç veren bir şey midir? Ticaret yaptırmadığın yere beslemem mi diyorsun? E ne olacaktı TC Başbakanını? Sen çocuğa yürüme öğrettin de çocuk mu emekledi? Kendi yolunu bile yapamaz hale getirdiğin, üretimini sıfırladığın, iş gücünü yok ettiğin, kendi malını elinde patlattığın, ticaretini tuzla buz ettiğin, durmadan ‘işsiz ve yoksul insanlarını’ daha da işin içinden çıkılmaz hale gelsin diye pompaladığın bu yere ‘besleme’ mi diyorsun? Kusura bakma TC Başbakanı, iyi besleyememişsin o zaman. Ayrıca her sömürge halkı gibi ‘besleme haklarımdan’ yararlanmak istiyorum. O kadar çok ‘özmalımı’ sömürdün ki, o kadar çok ‘benim olanı’ aldın ki. Üstü kalsın desem ‘utanmazlık’ olur mu?

Bazı kesimlerin “Ankara’ya karşı değil bu tutumumuz, biz ‘defol’ derken ‘bu hükümetin’ yaptıklarına diyoruz, yoksa Ankara’yla hiçbir sorunumuz yok” halleri de beni öldürecek. Şizofreni bir klinik vaka mı ülkemde ve komple ülkeyi mi kliniğe kapatmalıyız? Ankara dediğiniz nedir? Soyut bir şeyden konuşuyor muyuz gibi mi oluyor; ne oluyor arkadaşlar, deliriyor muyuz? Ankara dediğin baya Akp Hükümeti, baya Cemil Çiçek baya Tayyip Erdoğan işte. Ankara, her zaman bunlar, isimler neyi değiştirir ki, dün Özal, Erbakan, Çiller, Demirel. Sen Ankara’nın politikalarına ‘artık yeter’ demedikten sonra.

 Hayır, Ulusalcılar iktidarı bırakınca ya da sanki CTP ya da DP hükümete geçince her şey tozpembe olacakmış gibi davranmak da nedir? Zamanında CTP’li dostlarımıza bu hükümet bu adaya “Barış” falan getirmez dediğimizde Tayyip Erdoğan’ın ne kadar demokrat ve barışçıl olduğundan konuşuyorlardı. Alın size demokrasi! Alın size allı pullu barış. Sana besleme diyen, utanmazlar diyen bir TC Başbakanı, yürüyün şimdi Barış’a, demokrasiye.

 Velhasıl bu şizoid durumdan acilen kurtulmalıyız. Ankara’ya diyoruz, başka kime diyeceğiz. Ankara’da da yıllardır kimler varsa onlara diyoruz. Elbette o kadar sapıtmadık, her defasında diyoruz, neden İzmitli bir adamla, hangi zaman bu adaya gelirse gelsin ya da hiç gelmesin, faşizan bir tutumla davranmadıktan sonra, neden karşı olalım ki.  Anadolu’dan bir sürü adam tanıdım, hepsi kardeşimdir, çoğu zaman dünyanın en güzel adamları olarak geldiler. Fakat evde karısını döveni, hangi halk olursa olsun ya da hangi insan- kendisinden başka olanı, kendi gibi olmayanı aşağılayanı-dışlayanı-baskı kuranı sevmedim, gene karşısında oldum, Japon bir tanıdık olsaydı bu, böyle olsaydı, onun da karşısında olurum. Delirmeyelim lütfen. Adını koymazsak teşhisi yapamayız.

 Ey TC Başbakanı; bu halkı İngilizler uslandıramadı. Bu halkı faşist Yunan cuntası uslandırmadı. Bize tarih ajitasyonu yapmayın. Kimsenin, hiçbir zaman beslemesi olmadık. Kimsenin besmelesine de ihtiyacımız yok. Ne yaptıysan, sen yaptın. İyi bak buralara, ne görüyorsan senin eserindir. O yüzden ‘utanmazlık’ dediğin, tıpkı o çocukların tarihi yanılgıya düşüp pervasızca ettikleri küfrün nereye gittiğini bilmeden açtıkları pankart gibi yersiz oldu. Çünkü bu yer hiçbir zaman benim olmadı. Hep senindi. Ben ‘benim olsun’ diye kavga ediyorum. Aynaya kızıyorsun. Kızdığın, küfrettiğin, bağırdığın aynadır. Aramızdaki ne fark var biliyor musun sen aynaya kızıyorsun, biz –artık- aynayı kırmak istiyoruz.

Bunların hepsini yapacaklar bize. Daha da acımasızca saldıracaklar. Haziran’daki seçimden sonra burayı daha da uslandırma projeleri mutlaka olacak. Hepimiz için tasarladıkları uslu-puslu plan Lefkoşa Terminali’ndeki külliye benzeridir. Yavaş yavaş yükselecek, yavaş yavaş olacaktır. Ham meyvayı koparmıyorlar dalından, biliyorsunuz. Ama yılmadığımız sürece ve başımızı dik tuttukça, evet sendeleyebilirsin, yere de düşebilirsin fakat hiçbir zaman direnen bir halkın yenildiği görülmemiştir. Sen, senin olanı istiyorsun. Sen, senden alınanı geri istiyorsun. Sen en onurlu şeyi yapıyorsun; kendini istiyorsun, seni alanların elinden, seni kendine yamalayanların elinden, seni santim santim sömürenlerin elinden kendini alıyorsun.

Görürüz görmeyiz, ama çok iyi biliyorum, sen yürüdükçe ve meydanlarda daha da kalabalıklaştıkça, kendine benzeyeceksin. O kendimiz hiç kimse imzalı yaftalanmayacak işte. Dedem, madem kayıtlara geçiyor, isminin söylenmemesi ‘utanmazlık’ olur; Mulla Emin Soyudal.  Onurlu bir insanın elleriyle dokundu durdu Yenikapı’nın surlarına, o kadar aksiyon, o kadar ölüm, o kadar insan öldü yanı başında, insan bir kere yüksek sesle konuşmaz mı, ağzından bir kere kötü söz çıkmaz mı? Savaşırken insan olabilir mi insan, insan kalabilir mi savaşın içinde insan? Onursuz muydu benim dedem? Besleme miydi Yenikapı’nın surlarında düşmanı beklerken? Bütün o yoksulluğun içinde nerdeydiniz, hanginiz vardı? Dedem, önce memleketinin peşinden koştu, sonra çocuklar peşinden deli diye. Ne zaman dedemi hatırlasam, dedemin yaşadıklarını, dedemin hayatını ülkeme benzetirim.

Şimdi peşimizden Cemil Çiçekler, Tayyip Erdoğanlar koşuyor ‘utanmaz’ diyorlar, ‘Rumcu’ diyorlar, ‘dinsiz’ diyorlar, ‘anamıza’ sövüyorlar ve dedem gibi ancak Yenikapı’nın surlarına kaçınca gizlice, elinde tahta bir silahla, belki insan olduğumuz hatırlayalım diye belki de insanlar o kadar insan olmadığı için, kaçamıyoruz işte. 

Eğer bir gün, mücadeleyi de öğrenecek olursam, orada Mağusa Kabristanlığı’nda uzanıyor, ondan öğreneceğim, sizlerden değil. Kimseye sebat etmek durumunda değiliz. Ve TC Başbakanı, sizin ağzınızla söylüyorum: Bizler sizin memurunuz değiliz. Siz buyurunca öyle yapmak zorunda da değiliz. Ve evet demokrasi zordur, herkes için adaletli bir şeyi savunmak zordur, kendin için bencil bir istekten öteye gitmezse, değildir. Ne kadar UBP Hükümeti kukla vaziyetini senelerdir korusa da; onların yerine diyeyim, ‘Cumhurbaşkanından Başbakanına herkes tavrını net koymalı’ diye buyuramazsınız.

 Daha evvel de yazdım; buradan konuşurken Trabzon’dan, Amasya’dan, Konya’dan bahseder gibi konuşamazsınız. Fakat güzel çelişkilere gebe oluyor bakınız ki, hem kendi ayakları üstünde duran, özgür seçimlerin yapıldığı, bir başka ülkedir diyorsunuz, işinize geldiğinde – ki bu işiniz kaç sularında işe gidiyor anlamadım, tamamen işine geldiği gibi çalışıyor-  fakat sonra da bizim paramızla beslediğimiz yer, bize nasıl böyle yapar utanmazlıktır diyorsunuz. TC Başbakanı size yapılacaklar, Lefkoşa’da, Beyazıt Meydanı’nda, Diyarbakır’da, Mülkiye’de, nereye kadardır; buyurunuz, demokrasi çizgimiz nereye kadar çizilmiştir, nereden sonra ‘birilerinin uşağı ya da provokatif oluyoruz?

Ne orospu çocuğuyuz, ne beslemeyiz, ne Rumcu’yuz, ne dinsiziz, ne de utanmazız. Kimseden icazet alacak da değiliz, kimsenin istediği gibi davranacak da değiliz. Kimse de bizi kurtarmadı. Eğer biri kurtardıysa da dedem kurtardı. Madem akıl hastanesine çevirdiniz, hepimizi Galatyalılar kurtardı, oldu mu?

Ama hikâyenin sonuna geldiğinde bu kez –and olsun ki- dedemin sonuna benzemeyeceğiz, çünkü bundan hiç ‘utanmıyoruz’, ‘utanmadan da yürümeye devam edeceğiz’.

 Çünkü biz ‘karar’ verdik ‘utanmaz’ olsak da ‘onurlu bir halk’ olarak yaşayacağız…  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31