Yıl 1987, 20’li yaşlardayım.

O zaman gençliğin de verdiği enerji ile saate hiç bakmadan çalışıyoruz.

Editör biz, muhabir biz, fotoğrafçı biz, karanlık odacı biz.

Yağmurlu bir Cumartesi akşamı olduğunu hatırlıyorum.

Saat akşamın 9’u, Halkın Sesi’ndeki odamda bir yandan sayfa yapıyorum, diğer yandan ölüm ilanı için gelen okurlarla ilgileniyor, fatura kesiyoruz.

Tam işler bitmek üzere deyip koltuğa yaslanmıştım ve eve gitme planları yapıyordum ki telefon çaldı, biraz isteksiz de olsa kaldırdım ahizeyi, biraz da yeni bir haber, yine eve geç gideceğim korkusuyla.

“Akay sen misin” dedi telefonun ucundaki ses.

Öyle sert bir şekilde gelmişti ki sesi, içimden ‘hayırdır inşallah’ diye geçirdim.

Tabi o zamanlar Akay abiyi hafta sonları bulmak ne mümkün?

‘Yok’ dedim telefondaki sese, ‘Akay abi yok, ben Levent’

“Akay’ı ver bana çabuk” diye gürledi karşıdaki ses, ses tonunu arttırarak.

Sonra sordum, ‘siz kimsiniz’ diye!

“Ben” dedi, Rauf…

“Hangi Rauf” diye bu kez ben kızarak ve sert bir şekilde sordum.

“Rauf Denktaş” diye daha fazla gürledi bu kez!

Ne yalan söyleyeyim, içimden tamamen bir arkadaş şaka yapıyor diye geçirdim.

Buyur kardeşim yardımcı olayım diye, biraz da alaycı bir tarzda konuşmama devam ettim.

“Oğlum sen de nereden çıktın karşıma…” diye karşı ses devam edince, işte o an anladım karşımdaki sesin kim olduğunu…

Birkaç dakika içinde önce başımdan kaynar sular döküldü, sonra bir ateş ve ardından ter bastı beni, bunun akabinde ayaklarımın buz gibi olduğunu hissettim.

Şaşkınlık ve biraz da korkunun verdiği etkiyle ne diyeceğimi düşünürken, o devam etti…

Meğerse bir köşe yazarımız, Kıbrıs sorunu ile ilgili bir yazı kaleme almış ve o yazısında okuyucuya yanlış bilgiler vermiş.

Ona hiddetlenmiş Rauf bey ve telefonu eline kapıp kızgınlığını dile getirecekmiş.

Akaya binin içeride olmadığına kanaat getirince, önce kızdığı pragrafı okudu bana, sonra da bunu doğru olmadığını ifade etti.

“Tamam Cumhurbaşkanım, gelince Akay abiye hemen ileteceğim’ dedim, biraz da kendime gelmenin verdiği cesaretle.

Sonra, hiçbir şey demeden sert bir şekilde kapadı telefonu yüzüme. İkinci bir şamar yemiş gibi hissettim.

Tabi o zaman cep telefonu yok, Akay abiye ulaşmam mümkün değil, hem şoku atlatmaya çalışıyorum, hem de Akaya binin nerelerde olabileceğini düşünüyorum…

Saat 21.30;

Tam ofisin kapı koluna elimi uzattım ki, karşımda rahmetli matbaacımız İsmet Ernaz’ı (İsmet Arap) gördüm.

Arkasında da o ihtişamlı yapısıyla Cumhurbaşkanı Denktaş…

Ben ‘hoşgeldiniz’ bile diyemeden o ‘gel çocuk gel biraz konuşalım’ diye bu kez sevecen bir sesle konuştu bana.

Elinde Halkın Sesi, sinir olduğu köşe yazısını kalemle altını çizmiş, yaklaşık bir saat kadar Kıbrıs sorunu dersi verdi.

Bu meslek hayatımda aldığım ilk ciddi dersti ki, Saray’dan kalkıp yürüyerek gazeteye gelmesi, yapılan bir yanlışlığa en çabuk sürede müdahalesi, sonra da benimle karşılıklı kahve içmesi, ona duyduğum saygınlığın ve sevginin de başlangıcı oldu.



Yıl 1995;

İzmir’de Türklük Kurultayı var.

Bir gurup meslektaşla birlikte biz de kafiledeyiz.

Bütün Türki Cumhuriyetlerden devlet liderleri var.

Ama her zaman olduğu gibi Denktaş beyin yeri çok farklı.

Bırakın kurultaya katılanları, kentin yaşayanları da Denktaş’ı görmek, ona sarılmak için otel kapısında kuyruk oluşturmuşlar.

Tabi ki hepsiyle görüşmesi mümkün değil.

Kurultaya ara verilmiş lobide oturup çay içiyoruz.

Ansızın yaşlıca bir kadın ağlayarak bulunduğumuz bölüme doğru koşturuyor.

Elinde de iki oğlan çocuğu, ‘Denktaş beyi göreceğim’ diye feryat ediyor.

Korumalar, polisler, görevliler şaşkınlık içinde, tam önüne geçiyorlar Denktaş bey her zaman ki yüksek ses tonuyla ‘bırakın kadıncağızı yahu’ diye gürlüyor.

Herkes sus pus oluyor ve adını sonradan Şerife olduğunu öğrendiğimiz yaşlı kadın çocukların elini bırakıp Denktaş’a öyle bir sarılıp kenetleniyor ki, iki gözü iki çeşme.

‘Oğlumu 1974 harekatında kaybettim, yüz tane, bin tane oğul sana kurban olsun’ dedikten sonra ipler kopuyor ve orada bulunan herkes, ama herkesin kendini bırakıyor ve büyük bir duygu seli yaşanıyor.

Kadının diğer oğlundan olma iki torundan birinin adı Mücahit, diğerinin Denktaş…

Ben ilk gördüm Denktaş’ı ağlarken, öyle değil mi ya Türklüğün simgesi olmuş bir liderin herkesin önünde ağlaması insanı etkilemez de başka ne etkiler…



Yıl 2001;

Denktaş bey ile İstanbul’da bir yerel gazeteyi ziyaret edeceğiz.

Ziyaretten bir saat önce gittim gazeteye.

Gazete sokağına taksi ile girmenin mümkünatı yok.

Yaklaşık 200 metrelik yol insan kalabalığından kapanmış, bütün iş yeri ve evlerde Türk bayrakları asılı.

Millet işini gücünü bırakmış, Denktaş’ı bekliyor.

Sokağın bakkalının önünde durdum, insanları inceliyorum.

Ağlayanları, ellerinde bayrak sallayanları, Denktaş ile kucaklaşma fırsaıt bulamayıp kendileriyle kucaklayan insanları görüp de duygulanmamak elde mi hiç?



Meslek hayatım boyunca Denktaş ile onlarca televizyon programı, bir o kadar radyo programı ve sayısız röportajlar yaptım.

Onun ölümünün ardından, şu anda ne nutuk atacak bir halim var ne de buna psikolojim müsait.

Ama bütün arşivini DAÜ’ye bağışladığını açıkladığı an ‘eyvah’ demiştim içimden.

Sonra acı haberi yurt dışında bir otel odasında aldım.

Evet, beklenen bir sondu ama onun aramızdan ayrılması, insanın içinden bir parçanın kopması gibi geldi.

İşin güzel ve bir o kadar da şaşırtan yanı, Başta Türkiye olmak üzere dünyanın çeşitli merkezlerinden dostların 
mesajlarıydı…

Sanki de tüm tanıdıklarım birbiriyle yarışırcasına taziye mesajı çekmeye başladılar.

İşte o an anladım ki, belki biz zaman içinde kendine yeteri değeri veremedik ama, o sadece Kıbrıs’a değil, bütün dünyaya mal olmuş bir liderdi ve gelen mesajlar da bunun en güzel göstergesiydi.



Şimdi herkes arasında bir tartışmadır gidiyor;

Kimisi oğlunun vasiyetine uyulmasını yanına gömülmesini, kimisi Anıttepe’ye Dr. Küçük’e komşu olmasını, kimisi de 
Ankara’ya gömülmesini söylüyor.

Hatta kulağımıza gelenlere göre aile arasında da bu konuda bir anlaşmazlık söz konusuymuş.

Allah için, oraya ya da şuraya gömülse ne yazar?

Dr. Küçük için şehrin en güzide yerine anıt yaptık da ne oldu?

Senenin iki günü hariç, kimselerin oraya gittiğini gördünüz mü?

Bırakın bu saçma sapan tartışmayı ve bari onu öbür dünyada rahat bırakın.

En önemlisi onu yüreklerin en müstesna yerine oturmaktır…

Gerisi, şovdan ve palavradan ibaret.

Hepimizin başı sağ olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31